"Prestige" felaketi sürüyor!

prestigeSuyun kirliliğine çare arar gibi ve sendeleyerek yürümeye çalışıyor. Kuyruk tüylerine topak topak katran yapışmış. Kuyruğu bükülüyor. Bükülen kuyruğunu kaldırmaya çalışıyor, kalkamıyor, kuluçkaya yatar gibi hareketsiz yerde kalıyor. Kurtulmak için uçma çabası, denemesi birkaç adım sonra bitiyor. Parıldayan iki gözle kara topaklı tüyler içinde kaybolmuş... Dalgalar üzerinde uyurken "Prestige"den denize akan petrol tarafından baskına uğramış olmalı.
"Prestige" tankerinin batması hakkında geçen sayımızda tavır takınmıştık. Burada anlatttığımız bu durum, tankerin batmasından sonra daha iki hafta geçmeden basına yansıyan haberlerin aktardığı bir durum. Bu kısa dönemde 15 bin deniz /su kuşunun yaşamını yitirdiği haberleri dünya kamuoyuna yansıdı.
Kuşkusuz sadece kuşlar etkilenmedi bu tanker / çevre faciasından... Sözkonusu bölgede, başta İspanya, Portekiz ve Fransa sahillerinde deniz ürünleri, başta da balık çeşitleri ve midye bu zehirlenmeden etkilenmektedir. Midyenin dünyada en çok olduğu bu bölge, büyük oranda kirlenme durumundadır ve şimdilik balık tutma, midye toplama / çıkarma işleri yasaklanmıştır... Tankerdeki yüksek zehirli petrol (mazot) deniz suyuna her gün daha fazla karışmakta ve doğayı her gün daha fazla kirletmekte / zehirlemektedir. 500 kilometreden fazla deniz sahili petrol tabakasıyla kaplanmış durumda. Bunun 1000 kilometreye çıkması ihtimali çok yüksek.
Sözümona "kurtarma" çabası denen çabalar, çalışmalar ise, esas olarak deniz yüzeyine vuran, katılaşmış-katranlaşmış petrolün toplanması biçiminde yürüyor. Yani kısaca söylenirse, doğayı katletmenin sebebine karşı değil, sonucuyla uğraşılıyor. Halbuki tankerdeki petrolün sızması / akması önlense, ne sular kirlenmeye devam eder, ne de su ürünleri zehirlenmeye...
Evet, gerçekten de işin ta başında İspanya ve Portekiz yetkililerinin "Prestige"e karşı tavırları ve uygulamaları; kapitalizmde çevre sorununa da kâr dürtüsüyle yaklaşıldığını, onların çevreyi, doğayı koruma diye bir sorunlarının gerçekte olmadığını gösterdi, gösteriyor.
Geçen sayımızda da belirttiğimiz gibi, "Prestige" adlı petrol tankeri, İspanya ve Portekizli yetkililerin reddetmesi sonucu bu ülkelerin limanlarına götürülemedi. Tankerdeki petrolün başka bir tankere pompalanarak tahliye edilmesi imkânı var olduğu halde bu, İspanya ve Portekiz tarafından reddedildi.
İspanya hükümeti, kendi kıyılarına daha fazla zarar verir gerekçesiyle, tankerin mümkün olduğunca kendi kıyılarından uzak bir yerde batması için -zaten yarılmış olan tankerin- Atlantik okyanusuna / Afrika kıyılarına yakın bir yere çekilmesine karar verdi.
Bu çekilme işi tankerdeki yarılmayı daha da çoğalttı ve bunun sonucu olarak İspanya kıyılarına yaklaşık 250 kilometre uzaklığa çekilen tanker 19 Kasım'da ikiye bölünerek battı!
Bu batışla birlikte ilk başta 8000 ton petrolün deniz sularına karıştığı söylendi, yazıldı. Tanker battıktan sonra, denizin soğuk sularında petrolün katılaşıp, tanker içinde kalması hesaplarıyla beklendi. Ama kısa süre sonra, denizaltı kameraların "canlı canlı" gösterileri eşliğinde petrolün suya nasıl karıştığı kamuoyuna gösterilmeye başlandı... Böylece, su yüzeyindeki bir petrol tabakası daha temizlenmeden, ikincisi gündeme geldi... 77 bin ton petrolün yaklaşık 20 bin tonunun suya karıştığı, 50 bin tondan fazlasının da, önlem alınmazsa suya karışacağı uzmanların aktardığı bilgiler arasındadır. Bu durum gözönüne alınarak "Prestige" ve benzeri tankerler "ekolojik bomba" olarak tanımlanmaktadır.
Aslında teknik olarak 3500 metre denizin dibinde bulunan tankeri çıkarmak, en azından petrolün sızmasını önlemek mümkündür. Fakat bu çalışma, kapitalist-emperyalist hakim sınıflara "pahalı" gelmektedir. Onlar, bir kez daha kendi özel çıkarları, kârları uğruna doğayı kurban etti, ediyor.
Tankerin batmasından sonra, çevrecilerin de protestoları sonucu şimdi kimin suçlu olduğu üzerine tartışmalar başladı, karşılıklı suçlamalar yapıldı ve bu durum hâlâ sürüyor. Bu arada gerek çevrecilerin, gerekse de deniz sularının zehirlenmesinden doğrudan etkilenen denizcilerin (balık ve genelde deniz ürünleri ticaretiyle geçinenler) tepkileri de giderek büyüdü ve İspanya'nın Santiago de Compostella kentinde onbinlerce insanın (bazı verilere göre 200 bin kişi) katıldığı protesto eylemi yapıldı. Aynı büyüklükte katılım olmasa da değişik protesto eylemleri yapıldı, yapılıyor.
AB'li emperyalist güçlerin temsilcileri de -tankeri çıkarma veya petrol sızmasını önleme yerine- sözkonusu "Prestige" gibi deniz taşımacılığındaki tankerlerin 2015 yılı yerine daha önceki bir tarihte Avrupa Birliği'nin deniz sularından dışlanmasını tartışmayı sürdürdü, sürdürüyor.
Kuşkusuz eski ve tek duvarlı olan tankerlerin deniz taşımacılığından men edilmesinin kendisi doğru olur. Ama AB'li emperyalistler için sorun, doğanın kirlenmesini, katledilmesini engellemek değil, kendi deniz sularının kirlenmesini engellemektir. Bunun arkasındaki esas dürtü de deniz ürünleri ticaretinin yapılabilmesidir. Bunun yanısıra, herhangi bir kaza sonrasındaki deniz ve kıyıları -bu özellikle turizm alanı için önemli- temizleme işinin de büyük miktardaki paralara mal olmasıdır.
Eski ve tek duvarlı tankerlerin deniz taşımacılığından çıkarılması, bu şirketlerle AB'li emperyalistler arasında çelişkiyi de beraberinde getirmektedir. Çünkü sözkonusu şirketler kendilerine pahalıya mal olacağı gerekçesiyle bu eski tankerlerin kısa sürede deniz taşımacılığından çıkarılmasını istememekte, daha fazla kâr elde etmek amacıyla bu tankerleri mümkün olduğunca uzun süre kullanmaya çalışmaktadırlar.
Bu çelişkilerin bir sonucu da, alınmış olan kararlara rağmen (örneğin, sözkonusu tankerlere ancak 25 yıla kadar deniz taşımacılığı izni verilebileceği yönlü karara rağmen) 26 yaşındaki "Prestige" ve benzeri tankerler hâlâ taşımacılıktan geri çekilmemiştir.
Kısacası, iki çıkar tarafının çelişkileri arasında, doğanın, çevrenin katli devam ediyor! Kapitalizm, doğanın talancısı, çevrenin katili olduğunu her geçen gün yeniden gösteriyor.
Bir kez daha vurgulamak gerekirse: Çevre felaketleri engellenmek isteniyorsa, kapitalist sisteme karşı mücadeleyi yükseltmek ve bu sisteme son vermek gerekiyor!

15 Aralık 2002


DİKKAT, DİKKAT!
Nükleer santral lobicileri işbaşında!

Dergimizin düzenli okuyucularının bileceği gibi Akkuyu Nükleer Santralinin yapımı gündeme geldiğinde, bu konuya da birçok kez değinmiş ve Türk hakim sınıflarının kendi aralarındaki ve emperyalist devletlerin bu ihaleyi almaya çalışan tekelleri-konsorsiyumları arasındaki çelişkileri ortaya koymuştuk.
2000 yılı Temmuz ayına gelindiğinde, 57. hükümet diğer bazı nedenlerin yanısıra; IMF ve Dünya Bankası'nın, birkaç kez ertelenen Akkuyu Nükleer Santrali ihalesine finansman garantisi verilmemesini dikte etmesiyle "ekonomik istikrar programının sonuçlarına göre" davranma gerekçesini göstererek ihaleyi iptal etmişti.
Bu tarihten sonra Akkuyu Nükleer Santralinin yapımı konusunda genel bir sessizlik oluştu.
AKP'nin 3 Kasım 2002 seçimlerinde birinci parti seçilmesi ve 58. hükümeti kurmasına ve programında yapılan açıklamalara paralel olarak nükleer santral lobicileri seslerini yeniden yükseltmeye başladı.
Bu lobicilerin başında da AKP hükümetinin destekleyicileri gelmektedir. Örneğin Türkiye gazetesinin kafatasçı, ırkçı köşe yazarlarından M. Necati Özfatura bu lobinin sözcülerinden biri.
Özfatura, AKP hükümetinden nükleer santral projesini, özellikle de Akkuyu Nükleer Santral projesini kısa bir zamanda gündeme getirmesini temenni ettikten sonra, nükleer reaktörlerin, "diğer enerji kaynaklarına oranla daha tehlikesiz, daha yararlı, daha ucuz ve daha çevreci olduğu", "bir reaktör kazasının günümüzde zor bir ihtimal olduğu" yönünde masallar anlatmakta, böylece nükleer santraller için kamuoyu oluşturmaya çalışmaktadır.
Akkuyu Nükleer Santrali ve benzeri santrallerin ihalesini yeniden gündeme getirme çabası, yaşam temellerini yoketme ihalesi ve çabasıdır. Buna karşı mücadeleyi yükseltmek her samimi çevreyi, doğayı koruma yanlısının görevidir.
Bir kez daha, doğayı koruma mücadelesinin kapitalizme karşı mücadele olarak sürmesi gerektiğini belirtiyor ve "Türk Çernobillerine" hayır! diyerek şu talepte de bulunuyoruz:
Nükleer santral yapımı yasaklanmalıdır!

16 Aralık 2002