Irak'a karşı emperyalist saldırı savaşı hazırlıkları bütün hızıyla sürüyor...

ırak mitingABD emperyalizminin "şer ekseni"nin en üst sırasına yerleştirdiği ve "terörizme karşı savaş" adı altında açık saldırı hedefi olarak belirlediği Irak'a karşı saldırı hazırlıkları bütün hızıyla sürüyor.
İngiltere dışındaki tüm Avrupa devletlerinin, Rusya'nın, Çin'in, Japonya'nın, İsrail dışındaki tüm Ortadoğu devletlerinin, Arap Birliği'nin, Asya, Afrika, Latin Amerika'daki devletlerin büyük çoğunluğunun, Irak'a karşı bir Amerikan / İngiliz saldırısına karşı olduklarını açıklamaları ABD'yi saldırı kararlılığından caydırmıyor.
Neredeyse bütün dünyanın saldırıya karşı olduğunu açıklaması, ABD açısından en iyi halde saldırı tarihinin biraz ertelenmesinde bir işleve sahip. Bu süreç saldırı için uluslararası destek halesinin biraz da olsa genişletilmesi için diplomatik çabaların arttırılmasını, tabii bu arada askeri yığınağın tamamlanması çalışmalarının hızlandırılmasını beraberinde getiriyor.
ABD'nin saldırısına karşı olan emperyalist ve gerici güçler, BM Örgütünü devreye sokarak saldırıyı engellemeye çalışıyorlar.
Onlar eğer Irak'a bir saldırı olacaksa, bunun -1991'deki Körfez Savaşında olduğu gibi -BM'nin bir kararına bağlı olarak onun görevlendirmesi sonucu olması gerektiğini, bunun dışında bir saldırının uluslararası hukuka aykırı olacağını savunuyorlar. Tabii burada düşündükleri, bir emperyalist saldırının doğrudan hedefi olan Iraklı emekçiler, halklar değil, kendi çıkarlarıdır. Onlar Irak'a olası bir ABD saldırısı ertesinde, ABD emperyalizminin Irak'ın tek ve gerçek egemeni olacağını, Irak'a tek başına egemen olacak ve orada kendine tam bağlı bir rejim tesis edecek ABD emperyalizminin, Irak petrollerini tek başına kontrol etmek yanında, Ortadoğu'daki zaten egemen konumunu da iyice pekiştireceğini, dünya hegemonyası dalaşında çok büyük bir avantaj elde edeceğini bilmektedirler. Irak'ı tek başına ABD'ye "yedirmeme", emperyalist sömürü pastasından pay alma, Ortadoğu'da sözlerini biraz daha fazla geçirebilme onların temel dürtüsü ve derdidir. Anda var olan durumu koruma, hatta Irak'a karşı olan ambargo kaldırılarak Saddam rejimi ile birlikte yaşama onların işine gelmektedir. "Barışçı" görünmelerinin, "uluslararası hukuk" savunucusu görünmelerinin; işi BM üzerinden halletmeye çalışmalarının nedeni budur. Onlar gayet iyi bilmektedir ki, BM'den Irak'a karşı 1991'dekine benzer bir saldırı kararının çıkması mümkün değildir. Saldırı için BM kararının talep edilmesi, aslında ABD'nin Irak'a saldırısının BM üzerinden önlenmeye çalışılması, andaki güya barış durumunun -öyle bir barış ki, İngiliz ve Amerikan uçakları hemen her gün Irak'taki hedefleri bombalıyor- korunması, Saddam'la yaşanılması anlamına gelmektedir.
Bunu onlar gibi, ABD emperyalistleri de bilmektedir.
ABD emperyalistleri, Irak'a karşı saldırı için, BM kararının beklenmesi gerektiği düşüncesinde olmadığını, aslında 11 Eylül sonrasında ilan edilen "terörizme karşı savaş"ın, saldırı için yeter meşruiyet sağladığını savunmaktadır. Ayrıca, Irak'ın daha önce alınmış BM kararlarını çiğnediğini; 1999'da BM silah denetçilerinin casusluk nedeniyle yurtdışı edilmelerinin BM kararlarını çiğnemek olduğunu, bunun yaptırımcı sonuçları olmasının BM kararlarında öngörüldüğünü, bir saldırının bu kararların uygulanması olacağını vb. savunmaktadır.
Buna rağmen, saldırı hazırlıkları için biraz daha zamana ihtiyacı olduğundan, BM'de sorunun bir kez daha ele alınmasına evet demiştir. BM'de yürüyen görüşmelerde, BM Irak'a yeniden silah denetçileri gönderme, Irak'ın silahlanma programını hiçbir engelle ve sınırla karşılaşmaksızın denetleme kararı almış; Irak'ı denetçilere her konuda yardımcı olmakla yükümlü kılmış ve Irak'ın 10 Aralık tarihine kadar bütün silahlanma programları hakkında eksiksiz bir rapor vermesini talep etmiştir. ABD'nin bastırmasıyla karar metnine, BM'nin bu kararlarına uymaması halinde ve "kitle imha silahları"nın varlığının tespit edilmesi halinde "yaptırımlar uygulanacağı" tespiti konmuştur.
Bu kararı her taraf kendine göre yorumlamaktadır.
BM Örgütü açısından bu karar "barışın korunması için çok önemli bir adım"dır!
ABD açısından bu karar, Irak'ı her an BM kararlarını uygulatmak adına vurabilmek için -BM kararı, BM kararının uygulanması için yaptırımdan söz ediyor- açık çektir.
Irak açısından bu karar, ABD'nin Irak'a karşı olası bir saldırısının, BM kararlarına rağmen bir saldırı olacağının ispatıdır.
ABD-İngiltere dışındaki emperyalist büyük güçler açısından bu karar, ABD'nin saldırısını engelleme ve onu frenlemenin bir aracıdır.
Irak'taki Saddam rejimi, ABD'nin Irak'a saldırı ve Saddam rejimini devirme konusundaki kararlılığını görmüştür. O bu yüzden BM Örgütü kararlarına harfiyen uyarak Birleşmiş Milletler silah denetçilerine her türlü kolaylığı göstererek ABD'ye saldırı bahanesi vermemeye çalışmaktadır. O kadar ki, 1999'da silah denetçilerinin casus olarak Irak'tan kovulmasıyla sonuçlanan habersiz "Saray denetimleri" bile bu kez hiçbir zorluk çıkarılmadan yaptırılmaktadır. Bizzat Saddam kendilerinin BM silah denetçilerine hiçbir zorluk çıkarmayacaklarını, onların "barışı korumak için" olası bir "ABD saldırısını engellemek" için "Irak'ta oldukları"nı vs. söylemektedir. Başkan yardımcısı Taha Ramazan'ın, silah denetçilerinin şimdi de casusluk yaptığı -ki yaptıkları gerçekten de açık casusluktan başka bir şey değildir- yönündeki açıklamaları, aynı gün Saddam tarafından adeta tekzip edilmektedir.
Saddam rejimi, ABD'nin saldırısını engelleyebilmek için, başka adımlar da atmaktadır. Örneğin son olarak 10 Aralık tarihinde, Rusya'nın Lukoil petrol holdingi ile yapılan anlaşmanın iptal edildiği Irak tarafından açıklanmıştır. Anlaşmaya göre Irak'a karşı ambargonun kalkması sonrasında, Lukoil firması Irak'ta zengin bir petrol yatağı bölgesinde petrol çıkarma imtiyazına sahip oluyordu. Lukoil 40 milyar dolar tutarındaki anlaşma için 3,7 milyar dolarlık yatırım yapmıştı.
Irak, anlaşmayı iptal gerekçesi olarak Lukoil firması şefi Aleksperov'un yaptığı bir mülakatta, Rus devletinin kendilerine, Saddam'ın devrilmesi halinde de bu anlaşmanın geçerli olacağı garantisini vermiş olduğunu söylediğini gösteriyor. Bu şekilde, "dostça olmayan bir tavır" gerekçesiyle anlaşma iptal ediliyor. Bu bir yandan tabii, şu an Saddam rejimi ile petrol anlaşması ve bağlantısı yapmış olan bütün firmalara ve emperyalist devletlere bir mesaj. Diğer yandan fakat ABD'ye ve ABD'li firmalara da, savaştan vazgeçilmesi halinde, işbirliğine açık olunduğunun, hiç kimseyle bozulmaz bir angajman ve işbirliği içinde olunmadığının mesajı.
Irak bunun dışında 10 Aralık'a kadar kendinden istenen silahlanma programları üzerine eksiksiz raporu da, kendine tanınan süre içinde hiç itirazsız, BM silah denetçilerine, BM Örgütüne ve Uluslararası Atom Enerjisi Komisyonu'na ulaştırmıştır. 12 bin sayfa tutarındaki bu rapor bağlamında normal işleyiş, silah denetçilerinin ve Uluslararası Atom Enerjisi Komisyonu'nun bu raporu değerlendirerek bu değerlendirmelerini BM Güvenlik Konseyi'ne sunması; Güvenlik Konseyi'nin bu değerlendirmeler temelinde tartışıp karar almasıdır.
Fakat ABD ve İngiltere, daha en başından itibaren, silah denetçilerine güvenmediklerini, ellerinde kendi istihbarat örgütlerinin raporları olduğunu, bunların açıkça Irak'ta kitle imha silahlarının olduğunu ispatladığını vb. söyleyip durmaktadır. Silah denetçilerinin denetimlerinin sonuçları onlar için belirleyici bir rol oynamamaktadır. Onlar, Irak rejiminin her halükârda yalan söylediğini, denetçileri kandırdığı ve kandıracağının kesin olduğunu savunmaktadır.
Bu yüzden de ABD ve İngiltere, Irak'ın silahlanma programları konusundaki detaylı raporunun, bu rapor hakkında denetçilerin değerlendirmesi beklenmeksizin, derhal ve bütünüyle BM Güvenlik Konseyi üyesi devletlere -tabii en başta kastettikleri kendileridir- verilmesi konusunda baskı yaptılar. Ve söz konusu rapor olduğu gibi BM Güvenlik Konseyi üyesi devletlere verildi.
Şimdi bu rapor BM silah denetçileri ve Uluslararası Atom Enerjisi Komisyonu tarafından, hem de paralel olarak ABD uzmanları, Pentagon / CIA vb. tarafından mercek altına yatırılmıştır. ABD ve İngiltere, bu raporda sahtekârlıklar olduğunu, daha raporu görmeden, daha rapor ortada yokken zaten ilan etmiştir. Şimdi, kendileri dışındakiler ne derse desin, hangi sonuca varırsa varsın, onlar daha önce ilan ettikleri sonuca uygun uyumsuzluklar / bahaneler bulup bunları saldırı gerekçesi yapacaktır.
ABD açısından sorun Irak'a saldırılıp saldırılmayacağı değil, bunun zamanlamasıdır.
Zamanlama açısından da belirleyici olan, ABD ve İngiltere dışındaki güçlerin ne deyip ne yaptığı değil, saldırı için askeri hazırlıkların ne ölçüde tamam olduğudur. Bunun yanında tabii Irak'ta Saddam sonrasında ne olacağı konusunda opsiyonların tespit edilmesi; esas istenenin ne olduğunun, alternatiflerin ne olduğunun kesin olarak tespit edilmesi; istenen hedefe varmak için atılacak adımların belirlenmesi gereklidir.
ABD bütün bu konularda hazırlıklarını tamamlamak için harıl harıl çalışmaktadır.
Ortadoğu bölgesine, 1991'den bu yana en büyük askeri yığınak yapılmış durumdadır. Ve bu yığınak sürekli olarak büyümektedir.
Bunun yanında, Avrupa'daki NATO üyesi devletler, hava sahasının ve NATO üslerinin serbest kullanılması konusunda "pakt yükümlülükleri"ni yerine getirmeleri konusunda uyarılmış, bu konularda saldırıya en fazla karşı çıkanlar -örneğin Almanya dahil olmak üzere-, yükümlülüklerini yerine getireceklerini açıklamışlardır. Yine ABD, NATO çerçevesinde Avrupa'daki NATO üyesi devletlerden bir dizi lojistik / askeri destek talebinde bulunmuş ve istediklerinin bir bölümünü almıştır.
ABD açısından Irak'a saldırı konusunda Türkiye çok önemli bir yere sahiptir.
Askeri başarı açısından olduğu kadar, siyasi açıdan da Irak'a karşı saldırıda ABD'nin yanında yer alacak bir Türkiye, Müslüman bir ülkeye saldırıda bir başka Müslüman ülkenin doğrudan yer alması; savaşın din savaşı olarak görülüp gösterilmesini engelleme açısından önemlidir. Ayrıca ABD'nin yanında doğrudan savaşa girecek bir Türkiye, Ortadoğu'da Türkiye'yi ABD'ye iyice bağlayacak bir edim olarak çok önemli görünmektedir.
ABD Türkiye'nin Irak'a karşı saldırıda aktif olarak ABD ile birlikte savaşa girmesinde ısrarlıdır. Bu konuda ikna turları atılıp durulmakta, Türkiye'ye "yüksek" heyetlerin biri gidip diğeri gelmektedir.
Ancak Türkiye'nin şimdiye kadarki devlet siyaseti Irak'a karşı bir saldırıdan yana değildir, bir saldırı olması halinde de doğrudan taraf olmak konusunda hevesli değildir. Böyle bir olası savaşta şimdiye kadarki resmi devlet siyaseti, Güney Kürdistan'da bir Kürdistan devletinin kurulmasını engelleme; Irak'ın toprak bütünlüğünün parçalanmasını engelleme; böyle bir durumun çıkması halinde ise Musul / Kerkük konusunda "tarihsel hak"larını talep etme, bunları güvenceye alma üzerine kuruludur. TC devleti, bundan önceki Körfez Savaşının Türkiye açısından maliyetinin çok yüksek olması, çok ağır ekonomik zararlar görmesi ve bunların yeterince tazmin edilmemesinden şikayetçidir. Yeni bir savaşta da aynı duruma düşmek istememektedir. Bunun için bütün pazarlıklarda, bir yandan savaşı önlemeye çalışırken, -Türk hakim sınıflarının çoğunluğu, en iyi durum olarak, savaş çıkmaması ve ambargonun kaldırılmasını görmektedir-, olası bir savaş halinde de, ister savaşa doğrudan girsin, isterse dolaylı destek versin, ortaya çıkacak zararların tazmini konusunda garantiler istemektedir.
ABD Türkiye'yi savaşa ikna etmek için elinden geleni yapmakta; Türkiye'nin nazlanması halinde, "Kürt kartını oynama" yönlü şantajları, büyük askeri yardım, savaş sonrası Irak'ın şekillendirilmesinde söz sahibi olma sözleri vb. ile tamamlanmaktadır.
3 Kasım'dan sonra iş başına gelen hükümeti de ABD, Türkiye'yi ikna konusunda yeni bir şans olarak değerlendirmektedir.
Kendine "muhafazâkar demokrat", "Müslüman demokrat" sıfatlarını takan yeni AKP hükümetinin Türkiye'de iktidar olabilmek için, kendilerini emperyalistlere yarandırma, kabul ettirme, onların desteğini alma sorunu vardır.
Bu yüzden bu hükümetin, kendinden öncekilerden çok daha fazla ve en başta yerleşik devlet bürokrasisinden, ordudan daha fazla, ABD ile pazarlıklarda, onların taleplerine onay verme olasılığı vardır.
Diğer yandan ABD emperyalistleri açısından, AKP'nin gerçekten de "uslanmış", "model olabilecek" bir Müslüman iktidar olup olamayacağının denenmesi için Irak konusu önemli bir testtir. Onlar, bir AKP iktidarını, model olarak kullanmak istediklerini çok net olarak göstermişlerdir. Hiçbir resmi sıfatı olmayan Erdoğan'ın Beyaz Saray'a davet edilmesi, ABD'nin AB konusunda Türkiye'ye tam destek vermesi vb. bunun sembolik gösterileridir.
ABD, pazarlıklarda Türkiye'nin kendi yanında savaşa girmesini istemektedir. Bunun için pazarlıklar sürmektedir, sürecektir. Bu pazarlıklar sonucu, Türkiyeli işçilerin / köylülerin / emekçilerin Irak emekçilerine karşı savaş malzemesi olarak kullanılma olasılığı hiç de küçük bir olasılık değildir. Bugünkü hükümet, Özal'ın üç koy-beş al mantığı ile, pazarlıklarda eğer ABD'den istenen garantiler alınır, ve akçalı ücret konusunda da fiyat istenen düzeyde olursa, savaşa doğrudan katılmaya yatkın bir konumdadır. Bu bağlamda sorun ordunun iknası sorunudur. Ordunun da verilecek fiyatı yeterli bulması halinde, Türk emekçileri kendilerini haksız emperyalist bir saldırı savaşının içinde bulabilir.
Fakat pazarlıklarda Türkiye'nin doğrudan savaşa girmesi noktasında bir anlaşma sağlanmasa bile, Türkiye'nin dolaylı olarak savaşın tarafı olacağı ortadadır. Türkiye'deki NATO ve ABD üsleri, ABD'nin Irak'a karşı savaşında en önemli saldırı üsleri olarak kullanılacaktır. Ve daha şimdiden zaten ABD'nin askeri yığınağı için kullanılmaktadır. Türkiye doğrudan savaşa girmese bile, TC topraklarının Irak'a saldırıda hangi boyutlarda kullanılacağı konusunda 13 Aralık'ta Hürriyet'te yayınlanan haber ibret belgesidir. Buna göre ABD'nin Türkiye'den resmen talep ettikleri şunlardır:
ABD Türkiye'den Irak'a karşı saldırıda 14 havaalanının kullanma hakkını istemiştir.
Bunlardan Çorlu, Afyon, Adana, Diyarbakır, Batman ve Muş havaalanları öne çıkan 6 havaalanı. Adana'da İncirlik hava üssü zaten saldırıların esas üssü olarak düşünülüyor. Bunun yanında Diyarbakır, Batman, Muş havaalanları da saldırı üsleri olarak planlanmıştır. Çorlu, Afyon havaalanları ise havada ikmali sağlayacak tanker uçaklarının üslenmesi ve operasyon merkezi olarak düşünülen yerler.
Bunun yanında ABD 2001 Ekim ayında getirdiği listede, Mersin ve İskenderun limanları yanında, Samsun ve Trabzon limanlarının da "ikmal" için kullanıma açılmasını talep etmiş. TC, Irak'a yapılacak bir müdahalede Samsun ve Trabzon limanlarının kullanılması isteğinin biraz tuhaf olduğu gerekçesiyle bu iki liman talebini reddetmiş. Bu tabii aynı zamanda Mersin ve İskenderun'da liman talebinin onaylanması anlamına da geliyor!
Ayrıca Irak'a kuzeyden de bir cephe açılması için, 90 000 Amerikan askerinin Türkiye'de konuşlandırılması talebi de var.
Türkiye açısından, doğrudan NATO / Amerikan üslerinin kullanılmasını aşan talepler konusunda henüz kesin cevap verilmiş değil.
Bu aynı Türkiye'nin doğrudan savaşa girmesi gibi pazarlık konusu. Kuşkusuz Türkiye'nin bu konulardaki pazarlık marjı ve fiyatı, Türkiye'nin doğrudan savaşa girmesine göre biraz daha düşüktür.
Şimdi pazarlık zamanı!
Pazarlık, Türkiyeli işçilerin / emekçilerin kanı üzerine, Türkiyeli işçilerin / emekçilerin canı üzerine yürüyen bir pazarlık!
Bu pazarlıkta satılacak olan Türkiyeli işçiler / emekçilerdir. Onlar ister doğrudan savaşa sürülsün, isterse Türkiye "yalnızca" destekçi olarak savaşa girsin; Türkiyeli emekçilerin, Irak halklarına karşı emperyalist saldırı savaşında kazanacakları bir şey yoktur. Onlar -Türk hakim sınıfları açısından kazanç olsa bile- kaybedenler olacaktır.
Irak halklarına saldırının aracı olarak kendi hakim sınıflarının kuyruğunda hareket etmek, kendi sınıf kardeşlerinin kanına-canına saldırıya katılmak, kendi kendini vurmak demektir.
Halkların birbirine saldırmakta, birbirini kırmakta bir çıkarı yoktur, olamaz!
Halkların çıkarı emperyalizme ve her türlü gericiliğe, sömürüye karşı mücadelede birleşmektir. Sınıf mücadelesinde, devrimci mücadelede birleşmektir.
Egemenler her ülkede kendi emekçilerini "milli menfaatler" adı altında kendi menfaatleri için başka halklara karşı kışkırtırlar.
Irak konusunda da bugün yapılan, yarın yapılacak olan budur.
Türkiyeli işçiler-emekçiler, Irak'a karşı saldırıyı kendilerine yapılan bir saldırı olarak kavramalı, bu saldırıya katılmayı reddetmeli, bu saldırıya dur demek için mücadeleye atılmalıdır.
Bugün yapılması gereken budur.
Hiç kimse, ABD'nin Irak'a karşı savaşın "despotik bir rejimi" yıkmak için, "demokrasiyi", "insan haklarını" vb. tesis etmek için hazırlandığı ve yürütüleceği palavralarına kanmamalıdır.
İran'a karşı savaşında, şimdi yıkmaya soyundukları despotik rejimin en büyük destekçileriydi ABD emperyalistleri. Sorun despotizm / demokrasi sorunu vs. değil, Irak'a, Ortadoğu'ya, bütün dünyaya egemenlik sorunu! Irak petrollerinin rakipsiz egemeni olma sorunu.
ABD'nin Saddam devrildikten sonra Irak'ta kurmayı planladığı rejim için provalar yaptırdığı "Irak Demokratik Muhalefeti" içinde birleşen güçlerin demokrasi ile Saddam'dan çok daha fazla ilgisi yoktur. Birçoğu Saddam'ın şimdi kaçıp ABD himayesine girmiş generalleri, albayları vb.'dir. Örneğin muhalefetin gözde elemanlarından biri, General Nizar Hazraci, Halepçe katliamının birinci derecede sorumlusudur.
Kaldı ki, ABD bu muhalefete de fazla güvenmediğinden, Irak'ı Saddam ertesinde en azından bir süre askeri işgal altında, askeri yönetimle idare etmek istemektedir. Irak genel valisi şimdiden tayin edilmiştir: Bir ay önce Türkiye'ye de pazarlıklara gelen ABD generali Franks.
ABD'nin getireceği / götüreceği "demokratik"! askeri rejimin nasıl bir şey olduğunu dünya Afganistan'da görmüş, yaşamıştır!
Bunun Saddam rejiminden farkı, Amerikan olmasıdır!
Türkiyeli işçi ve emekçiler için bu gerici-emperyalist-karşıdevrimci saldırı savaşında söylenecek tek söz vardır:
HAYIR!

15 Aralık 2002

 




Afganistan'da iktidar dalaşı sürüyor!

ABD emperyalizminin Irak'a yönelik saldırganlığının, savaşın ne zaman başlayacağı, ya da BM'nin silah denetçilerinin Irak'a gidip gitmeyeceği, Irak'ın BM'nin denetimini kayıtsız koşulsuz kabul edip etmeyeceği vb. konularındaki tartışmalar; Afganistan'da olup bitenleri iyice arka plana attı. Basında neredeyse Afganistan hakkında haber yayınlanmaz oldu. Arada bir yayınlanan haberler ise esas olarak Afganistan'daki genel durumu ortaya koymaktan uzak, kendisini sadece somut bazı olaylarla sınırlayan haberler oldu.
7 Ekim 2002 tarihinin Afganistan'a yönelik saldırı savaşının başlangıcının birinci yıldönümü olması nedeniyle Afganistan yeniden hatırlanmaya başlandı... Afganistan'a savaş sürecinde 10 bin tondan fazla bombanın yağdığı; Afganistanlı ailelerin yarısının ölmemek için acil yardıma ihtiyacı olduğu; savaşın bitmesinden sonra yerlerine-yurtlarına geri dönen onbinlerce insanın yeniden göç yollarına düştüğü; Afganistan'a verilen yardım sözlerinin yerine getirilmediği; hatta Taliban rejimi yıkılmış olsa da dinci gericilerin yerel savaş ağalarıyla işbirliği içinde "barışı" sabote etmeye çalıştığı vb. vb. konularda haberler yazıldı... Böylece Afganistan hatırlanır oldu!
Afganistan'da olup bitenleri hatırlatmaya yol açan bir başka gelişme ise, Almanya'nın Bonn şehrindeki Petersberg'te yapılan, adına "Petersberg II" de denilen "İkinci Afganistan Konferansı" oldu. Bu konferansa değinmeden önce son bir yıllık sürece kısaca bakmak gerekiyor.
Bundan bir yıl önce, yaklaşık üç ay süren "sıcak savaş" sonrasında emperyalist saldırgan güçler Afganistan'da Taliban rejimini yıkma amacına ulaştılar. Birleşmiş Milletler'in gözetiminde Kasım 2001 sonunda Almanya'nın Bonn şehrindeki Petersberg'te yapılan "Birinci Afganistan Konferansı"nda ise Taliban rejiminin yıkılmasından sonraki dönemde Afganistan'da neler yapılacağı konusunda genel hat belirlendi.
Buna göre başına Hamid Karzai'nin tayin edildiği 6 aylık geçici hükümet 22 Aralık 2001 tarihinde işbaşı yapacak, sonra "Kurucu Meclis" (Loya Jirga) toplanıp 1,5 yıllık süreç için bir başka geçici hükümet kuracak, bu arada başkanı belirleyecek, kurulan hükümet 2003 sonuna kadar yeni bir anayasa kabul edecek ve 2004 yılının ortalarında ise genel seçimler yapılacak. Bu planın ilk iki adımı atıldı, 6 aylık geçici hükümet kuruldu, Haziran 2002 başında "Kurucu Meclis" toplandı ve Karzai'yi başkanlığa seçerek yeni geçici hükümeti kurdu. Şimdi yönetim reformları adı altında Afganistan'da merkezi düzeyde işleyen bir devletin oluşturulması yönünde adımlar atılmaya çalışılıyor. Yeni anayasanın oluşturulması çalışmaları sürüyor.
Ayrıca BM tarafından alınan Afganistan'a "Uluslararası Güvenlik Destek Gücü" (ISAF) yerleştirilmesi kararına uygun olarak özellikle geçici hükümetin çalışmalarını güvenlik altına almak için Kâbil ve çevresine değişik uluslardan oluşan 5000 civarında askeri güç yerleştirildi. Bu gücün komutası anda Türk ordusundadır ve BM komuta süresini uzatmazsa Şubat 2003 ortalarında Almanya-Hollanda ikilisi komutayı ortak olarak devralacaklar.
Birincisinden bir yıl sonra gerçekleşen "İkinci Afganistan Konferansı"nın amacı, bir yıllık süreçte Afganistan'daki gelişmelerin ve "Afganistan'da güvenlik ve yeniden imar" konusundaki durumun gözden geçirilmesi olarak açıklandı.
Konferansa Avrupalı, ABD'li diplomatlar, Afganistanlı temsilciler ve Afganistan'a komşu olan ülkelerin dışişleri bakanları katıldılar.
"Birinci Afganistan Konferansı"nın 2003 yılı sonuna kadar yeni anayasanın kabulü ve 2004 yılının yaz aylarında genel seçimlerin yapılması yönünde aldığı kararlar konusunda fikirbirliği var. Karzai, kendi önderliğindeki hükümetin bu kararları verilen zaman dilimi içinde yerine getirmek için elinden gelen herşeyi yapacağını ilan ederken özellikle uyuşturucu mafyasına karşı mücadelede uluslararası "yardıma" ihtiyaçları olduğunun altını da çizdi.
Konferansta üzerinde esas olarak durulan konu, "güvenlik ve yeniden imar" oldu. Bu iki noktayı içiçe ele almalarının esas nedeni, güvenliğin sağlanamadığı yerde "yeniden imarın" başarılı olamayacağını düşünmeleridir.
Güvenlik bağlamında atılan adımlar Afganistan'da "Afganistan Ulusal Ordusu" ve polis teşkilatı oluşturmaya yöneliktir. Polis teşkilatı konusunda olduğu gibi, ordu oluşturma konusunda da ISAF güçleri -bunlar içinde Türk ordusunun güçleri de var- değişik ulus ve milliyetlerden Afganistanlılara askeri ve polisiye eğitim verdi, veriyor.
Ama emperyalist devletler için daha da önemlisi, Karzai'nin devlet başkanı olarak "Afganistan Ulusal Ordusu" oluşturmak amacıyla yayınladığı kararname oldu. Konferans öncesinde yayınlanan kararnameye göre Karzai'nin komutası altında 70.000 kişilik bir ulusal ordu oluşturulacak. Buna paralel olarak kararname tüm "silahlanmış grupları" da yasaklıyor. Böylece, başta emperyalist saldırı blokunun yerel milis gücü olanların tasfiyesi; yerel savaş ağalarının silahlı güçlerinin varlığına giderek son verme, emperyalistlerin tayin ettiği hükümetin Afganistan'da iktidarını sağlamlaştırması istenmektedir.
Bunun hiç de kolay olmayacağını bizzat konferansın gerçekleştiği süreçte Afganistan'da yaşanan çatışmalar gösteriyordu. ABD emperyalizminin askeri konvoyuna yapılan bir saldırı sonrasında, B-52 ağır bombardıman uçakları beş ay sonra yeniden Afganistan topraklarına bomba yağdırdı... Onlarca kişinin öldüğü, yüzlerce kişinin yaralandığı ve binlercesinin de evlerinden kaçıp göç yollarına düştüğü haberleri basına yansıdı.
Kız çocukları için açılan okullara, düğünlere saldırılar, filmlerin (özellikle Hint filmlerinin) yasaklanması vb. olaylar dışında, Eylül ayında Karzai'ye yönelik suikast girişimi, ABD'li askeri güçlere karşı değişik biçimlerde saldırılar ve çatışmalar; Afganistan'ın iç güvenliğini sağlamanın hiç de kolay olmadığını gösteren verilerdir.
Bu bağlamda esas sorun tek tek bireysel saldırı veya çatışmalar değil, yerel savaş ağalarının kendi güçleri ölçüsünde -özellikle kendilerinin egemen olduğu bölgelerde- iktidarlarını oluşturmak, korumak için verdikleri mücadeledir. Bu güçler silahlı güçlerini tasfiyeye, silahlarını teslim etmeye pek de hevesli değiller. Bu güçler özellikle Afganistan'a komşu ülkeler tarafından desteklenmektedir. Bu yüzden de ABD, AB ve BM sözkonusu komşu ülkelere Afganistan'daki Karzai önderliğindeki hükümetle iç işlerine karışmama konusunda ortak bir tavır takınmaları yönünde görüş belirttiler ve 22 Aralık'ta bunun için yapılacak bir toplantıda biraraya gelinmesi konusunda görüşbirliğine vardılar.
"Afganistan Ulusal Ordusu"nun oluşturulması ve buna bağlı olarak "silahlı grupların" yasaklanması, ya da diğer bir deyişle "silahsızlandırma" çabaları doğal olarak çatışmaları da beraberinde getiriyor, getirecektir de.
Örneğin İran sınırına yakın bölgede egemen olan İsmail Han'ın emrinde 30.000 silahlı güç bulunuyor. Özellikle gümrük ticaretinden gelen gelirle -sadece 2002 yılı içinde 80 milyon dolar- hükümranlığını sürdüren İsmail Han, Karzai önderliğindeki hükümeti, merkezi otoriteyi protesto eden biridir.
Afganistanlı savaş ağaları içinde bu İsmail Han, ABD için çok önemli olmuş olacak ki, ABD Savunma (saldırı) Bakanı Rumsfeld'in ziyaretiyle "şereflendirdiği" tek Afganistanlı savaş ağasıdır. Rumsfeld İsmail Han'ı "çok enteresan, derin karakterli biri" olarak değerlendirdi...
ABD emperyalistlerinin kendi yanına çekmek ve Taliban iktidarını devirmek için yerel savaş ağalarına verdiği rüşvetin 70 milyon dolar olduğu bilgisi kamuoyuna yansırken; savaş sonrası dönemde de ABD emperyalistleri sadece İsmail Han ile değil, diğer yerel savaş ağaları ile de yakın ilişkiler kurmaya çalışıyor, varolanları geliştiriyor.
Bu ise "İkinci Afganistan Konferansı"nda ele alınan Afganistan'ın iç güvenliğinin sağlanması işini yokuşa sürüyor. Merkezi hükümet "silahsızlandırma" yönündeki tavrını pratik olarak gerçekleştirmeye çalıştığında -eğer yerel savaş ağalarıyla özel anlaşmalar yapılmazSAĞ, iç güvenliğin yerine çatışmaların gündeme geleceği açıktır.
Bunu bildikleri için de daha çok işgalci askeri gücün Afganistan'a yerleşmesi, ISAF'ın kontrolü ve yönetiminin Kâbil dışındaki büyük şehirlere genişletilmesi yönünde BM Genel Sekreteri açıklama yaptı ve bu tavır "İkinci Afganistan Konferansı" tarafından da esas olarak onay buldu. Emperyalistlerin kendi aralarındaki çelişkilere rağmen, Afganistan'ın iç güvenliğinin daha fazla işgalci güçle sağlanması konusunda görüşbirliği vardır.
"İkinci Afganistan Konferansı"nda üzerinde birleşilen temel görüşlerden biri; "genişletilmiş ve entegre edilmiş uluslararası güvenlik güçleri olmadan, yönetim ve onarım konusundaki çabaların, yerel savaş ağalarının direnişi karşısında başarısız olacağı" görüşü idi. (Daha fazla askeri gücün Afganistan'a yerleştirilmesi düşüncesi, ABD'nin Irak'a olası saldırısıyla ortaya çıkacak karmaşanın önlenmesi gerekçesiyle de açıklanmaya çalışılmaktadır.)
ABD ve İngiltere'nin seçilmiş şehirlere "Güvenlik Komandoları" gönderme yanlısı tavrının yanısıra, Almanya ISAF'taki Alman askeri sayısını iki katına çıkarmaya karar vermiş durumdadır.
Afganistan'ın dış güvenliği bağlamında ise 22 Aralık'ta Afganistan'da bir zirve yapılacak. Sözkonusu zirveye Pakistan, Tacikistan, Türkmenistan, Özbekistan, İran ve Çinli temsilcilerle Afganistanlı temsilciler katılacak. "İç işlerine karışmama" yönlü bir ortak açıklamanın imzalanması bu zirvenin amacıdır.
Bir yandan emperyalist büyük güçlerin önderliğinde "Afganistan'ın yeniden imarı" adına işgal ve yerleşme çalışmaları değişik biçimlerde sürerken, diğer yandan da değişik düzeyde ve yoğunlukta çatışmalar varlığını koruyor. Basına yansıdığı kadarıyla CIA'nın durum tespiti "özellikle küçük şehirlerde ve kırsal bölgelerde çok tehlikeli" olduğu yönündedir. Bu tehlikeye karşı etkili olabilmek için de CIA, ABD hükümetinden "artık yeniden inşa yardımına başlamak" gerektiği talebinde bulunmaktadır.
ABD emperyalistleri, bu yılın yaz aylarında "petrol ve gaz alanlarında yatırım imkânlarını" araştırmaya başlamasına rağmen, Afganistan'a savaş sonrasında Japonya'nın başkenti Tokyo'da 21-22 Ocak 2002 tarihinde yapılan "Afganistan'ın yeniden yapılandırılmasıyla" ilgili toplantıda verdiği "yardım" sözünü hâlâ yerine getirmemiştir.
ABD'ye karşı ve somutta da ABD askeri gücüne karşı gelişen saldırılar ve basına yansıyan değişik gelişmeler, Afganistan'da ABD'ye "işgalci güç" olarak antipatinin giderek güçlendiğine işaret etmektedir. Bu yüzden de ABD kendi "güvenilirliğini" ispat etmek için "yeniden imar yardımı"nı yeniden gündeme aldı. Basına yansıdığı kadarıyla "bağışçıların" 2004 yılına kadar sözünü verdikleri 5 milyar dolarlık insani yardımın, Ekim 2002'ye kadar sadece 45 milyon doları yerine ulaşmıştır.
Sonuç olarak Afganistan'da Taliban rejiminin yıkıntıları üzerinde oluşturulmaya çalışılan sistem hâlâ yerine oturmuş değil, kısa sürede ve kolay biçimde oluşturulacağa da benzemiyor.
Ayrıca savaş öncesi dönemde yurtdışına kaçan bazı teknokratların geri gelmesi dışında, hükümette yer alanların hepsinin "eski mücahitler" olması; oluşturulmak istenen sistemin yerine oturması durumunda da Afganistanlı halklar için özde bir şey değişmeyeceğini gösteriyor.
Emperyalist, işgalci güçler gibi, emperyalistler tarafından atanan, ağababalarına "ne olursunuz ülkemizde uzun yıllar kalın" diye el açan Karzai ve benzerlerinin önderliğindeki hükümetler de Afganistanlı halklara kurtuluş getiremez. Gerek emperyalizme bağımlılık sorunu, gerek toprak, tarım reformu sorunu ve gerekse de ulusal sorun varlığını sürdürecektir.
Afganistanlı emekçilerin-köylülerin gerçek kurtuluşu, emperyalizme karşı olduğu gibi, "kendi" egemen, sömürücü sınıflarına, toprak ve savaş ağalarına karşı devrim için verecekleri mücadeleyle kazanılacaktır!

12 Aralık 2002



ABD'nin arka bahçesindeki yabani otlar...

Latin Amerika ülkelerinin -Küba dışında- tümünde, ABD'nin ve IMF'nin istekleri yönünde bir ekonomi politikası izlenmiştir. IMF direktörleri tarafından Latin Amerika ülkelerine dayatılan, "istikrar tedbirleri" olarak lanse edilen programların ana hedefi güya bu ülkelerin ticaret dengesizliklerini gidermek, ihracatı geliştirerek döviz girdisi sağlamak, bütçe giderlerini bir düzene sokup enflasyonu dizginlemek, ulusal paralara istikrar getirmek ve ülke ekonomilerini canlandırıp atılıma yönlendirmekti.
IMF patentli politikaların sonucunda güya halkın gelir düzeyi de artacak, bu ülkelere sosyal refah gelecekti. Fakat bunun için de "geçici olarak fedakârlık" yapılacaktı. Ücret ve maaşların sürekli olarak düşürülmesine, artan işsizliğe katlanacak, devletin eğitime, sağlığa ayırdığı bütçenin sistemli olarak düşürülmesini "zorunlu bir gereklilik" olarak içine sindirecekti. IMF'nin bu türden ağır reçetelerini kabul etmeyen ülkeler olduğunda, bu bölgeyi kendi arka bahçesi olarak gören ve arka bahçesinde istediği meyveyi, sebzeyi yetiştirmeye tek başına karar vermede kendini yetkili gören ABD devreye girerek bunlar gerektiğinde zorla kabul ettirilirdi.
IMF'nin ve onun en büyük pay sahibi ABD'nin bu yöndeki savundukları politikanın gerçek yüzü tüm çıplaklığı ile çoktan ortaya çıkmıştır. IMF'nin "istikrar tedbirleriyle" halkın gelir düzeyi artmamış, tersine hiçbir dönemde görülmediği ölçüde düşmüş, milyonlarca işçi ve diğer emekçi tabakalar açlık sınırında yaşamaya mahkûm edilmiştir. Geliri artırılan kesim, Latin Amerika ülkelerinin büyük burjuvaları, devlet yönetimi içerisinde üst düzey yönetici konumunda olanlar ve emperyalist yatırımcılar, spekülatörlerdir. Bu ülkelerin zaten açık veren dış ticaret hacmi ve devlet bütçeleri, bazı kısa dönemli küçük artışlar dışta tutulduğunda, yine tarihlerinde görülmemiş boyutlarda açık vermiş, büyüyen döviz ihtiyacı daha büyük dış borçlarla kapatılmaya çalışılmıştır. Bu ülkelerin birçoğunda dış borç yükü brüt sosyal üretimlerinin nerede ise 2/3'sini aşan bir düzeye ulaşmıştır.
IMF tedbirleri ile düşürüleceği iddia edilen enflasyon oranları birçok Latin Amerika ülkesinde (Arjantin, Venezüela, Ekvador vb.) hiper enflasyon düzeylerine sıçramıştır. Ulusal paralarının değerinin büyük boyutlarda düşmesi sonucunda, birçok ülke kurtuluşu ya ulusal paradan tümüyle kurtulup değerli ABD dolarını ülkenin resmi para birimi olarak kabul ederek, ya da bu kadar radikal adım atmayanlar da ülke paralarının değerini tümüyle dolara bağlayarak aramaya başlamıştır. Bu tür tedbirlerin en önde gelen sonuçlarından birisi mal ve hizmet fiyatlarının yüksek değerdeki ABD dolarına göre pahalı tespit edilmesi, ücret ve maaşların ise "ulusal ihtiyaçlara" göre düşük belirlenmesi olmuştur.
Latin Amerika ülkelerinde yaşayan işçi ve diğer emekçiler açısından gelinen yerde durum, en temel (beslenme, giyinme ve barınma) ihtiyaçlarını karşılamak için gerekli gelirden yoksun yaşamaya mahkûm edilmek olmuştur.
Uygulanan ekonomik politikalar sadece büyük burjuvaların ve büyük toprak işletmecilerinin ihtiyaçlarına göre şekillendiğinden yalnızca işçi ve emekçilerin durumunda değil, aynı zamanda Latin Amerika ülkelerinin orta burjuva sınıfları ile küçük burjuva sınıfların durumunda da büyük oranda kötüleşmeye yol açmıştır. IMF'nin neOĞliberal ekonomik paketlerinden büyümek ve daha zenginleşmek umudunda olan orta burjuva ve geniş küçük burjuva katmanlar büyük ölçüde iflasa sürüklenmiş, ellerinde bulundurdukları önceki zenginlik araçlarını bile kaybetmişlerdir. Bu durum birçok orta burjuva sınıfın ve küçük burjuva katmanların IMF yönlü politikalara artık kuşkuyla bakmasına, hatta bu politikaları reddetmesine yol açmıştır. Latin Amerika ülkelerinin birçoğunda orta burjuva sınıflar ve küçük burjuvazinin önde gelen sözcüleri "bağımsız bir ulusal politika" yönünde taleplerini daha inatçı ve sistemli olarak dile getirmeye, bu yöndeki talepleri doğrultusunda işçilerin ve diğer emekçi kesimlerin de harekete geçmesi için uğraşmaya başlamışlardır.
Orta burjuva ve küçük burjuva kitlelerin IMF destekli hükümetlerden desteklerini çekmeye başlaması, birçok Latin Amerika ülkesinde hem işçi ve köylü hareketinin, hem de büyük burjuvalara dayanan hükümetlere karşı muhalefetin gelişmesine, büyümesine yol açmıştır.
Bu türden bir muhalefetin büyümesinin en açık göstergeleri bazı Latin Amerika ülkelerinde işçi ve diğer emekçi hareketlerinin büyük bir atılım içine girmesi, halkın birçok alanda kendi mücadele örgütlerini oluşturması ve bazı Latin Amerika ülkelerinde "halkçı"(!) burjuva muhalefetin hükümete gelmesi olmuştur.

ARJANTİN ÖRNEĞİ

Arjantin'de 1990'ların sonundan itibaren halk hareketi sürekli olarak büyüyerek gelişmiş, hükümetin mali iflası, ücretlerin dondurulması ve bankalardaki hesapların ödenmesinin durdurulmasını ilan etmesi ile birlikte ülke çapında yeni bir iktidar çekirdeği haline gelmiştir.
Özellikle Arjantin küçük burjuva kesimlerinin kitleler halinde hükümete olan desteğini çekmesi ile birlikte Arjantin hükümetlerinin ve Arjantin devletinin toplum içinde dayandığı sosyal taban büyük oranda erimiştir. Ülkenin hemen tüm önde gelen şehirlerinde, bölgelerinde işçiler, işsizler, yoksul mahalle sakinleri işsizler örgütlerini, mahalle meclislerini oluşturarak, art arda yerel ve genel grevler örgütleyerek, caddelerde barikatlar kurarak, yüzbinlerce işçi ve emekçiyi harekete geçiren miting ve yürüyüşler düzenleyerek kendi kaderlerini kendi ellerine almak yönünde çok önemli tecrübeler yaşamaktadırlar.
Arjantin hakim sınıfları ise hem IMF'ye hem de emperyalist büyük güçlere, en başta da ABD'ye el açarak yeni borç dilenme yoluna devam etmekte, ekonomik ve siyasi krizden yeni borçlar alarak, halk hareketine karşı ordu ve polis güçlerini daha etkili kullanarak bir çıkış yolu bulmaya çalışmaktadır.
Şu an için Arjantin'deki işçi ve emekçi hareketi gelişmişliğine ve güçlülüğüne rağmen, merkezi bir örgütlenmeden yoksun olduğu ve Arjantin işçi sınıfına yön verecek güçlü bir komünist partisi olmadığı için sistemli ve planlı bir iktidar mücadelesi verecek durumda değildir. İşçi ve halk hareketinin merkezi ve tutarlı bir önderlikten yoksun olması, ister istemez bu iki hareketin burjuva muhalefet hareketlerinin ideolojik, politik ve örgütsel etkisine karşı savunmasız kalmasına yol açmaktadır.
Arjantin'de egemen büyük burjuva Peronist ve Radikal partinin geniş işçi ve halk kitleleri nezdinde önemli ölçüde iflas etmelerine rağmen, muhalefet hareketini burjuva sınırlar içinde örgütleme yeteneğine sahip orta burjuva bir siyasi parti de yoktur. Görülen odur ki, Arjantin'in orta burjuvaları gelişecek bir işçi hareketinden ülkenin iflasının derinleşmesinden daha fazla korkmakta, bu yüzden halk hareketini "halkçı" sloganlarla örgütleme işinden uzak durmaktadır. Bu durum, Arjantin'deki genel muhalefet hareketini zayıflatma gibi bir dezavantaja sahip olsa da, şimdiye kadar kendiliğinden gelişen işçi ve halk hareketinin burjuvazi tarafından kontrol edilip yönlendirilememesi gibi belirleyici oranda bir avantajdır.

VENEZÜELA ÖRNEĞİ

Önemli ölçüde "millici" burjuvaların desteğini alan ve yoksul kesimlerin kısmi taleplerini de dile getirdiğinden işçi ve emekçi kesimlerden de önemli bir destek alarak Venezüela'da devlet başkanlığı seçimlerini kazanan Hugo Chavez'i büyük burjuva kesimler hiç kabul edemediler. Bu yüzden 2002 yılının Nisan ayında Venezüela büyük burjuvaları, yönetimlerini ellerinde tuttukları bazı sendikalar aracılığı ile de bir darbe yapıp Hugo Chavez'i başlarından def etmeyi denediler. Aynı türden darbe çabaları şu günlerde de (Aralık 2002) sürüyor.
Hem ABD'nin hem de Venezüela büyük burjuvalarının Chavez'den kurtulmak için darbe gibi tehlikeli araçlara bile girişmeleri için bazı önemli nedenler vardır: Hugo Chavez ne ABD'nin ne de Venezüela büyük burjuvalarının güvenini alarak işbaşına gelmiştir. Tersine ister seçim propagandasında, ister önemli ölçüde yumuşatarak formüle edilen hükümet programında Chavez ABD'nin ve Venezüela büyük burjuvalarının çıkarlarına zarar veren bazı tedbirler almayı savunmaktadır. Bunların başında ABD ve Venezüela kodamanlarının ısrarla talep ettiği Venezüela petrollerinin özelleştirilmesine karşı Chavez'in tavır alması gelmektedir. Hugo Chavez'in bu kesimleri kızdıran bir başka savunduğu tedbir, toprak ve arsa spekülasyonuna sınırlamalar getiren ve böylece Venezüelalı büyük toprak sahiplerini kendine düşman eden bir yasanın yürürlüğe sokulmasıdır.
IMF tedbirlerinin olduğu gibi kabul edilmesine karşı çıkan Chavez Venezüela'nın "ulusal ekonomisinin" istikrara kavuşmasını savunarak, ülkenin orta ve küçük burjuva kesimlerinin sıkı desteğine sahip olmak isterken, burjuva karakteri icabı büyük burjuvalarla da ilişkileri kesmemeye özen göstermekte, onları iktidar mevzileri içinde tutmayı teklif etmektedir.
Chavez'in amacı Venezüela devletinin emperyalizme bağımlılığını ortadan kaldırmak değil, biraz gevşetmektir. Chavez'in programı ekonominin işçiler ve emekçiler yararına kökten değiştirilmesini değil, işçi ve emekçilere verilen kırıntıların biraz artırılarak radikalleşmelerini engellemeyi öngörmektedir. Fakat ABD'nin tam desteğine sahip Venezüela büyük burjuva muhalefetinin Chavez'i darbeyle devirme girişimlerinden vazgeçmemesi, Chavez'i savunan işçi ve halk hareketlerinin daha da radikalleşmesi sonucunu da getirebilecektir.

BREZİLYA ÖRNEĞİ

Brezilya'da yapılan son seçimleri İşçi Partisi adayı Lula kazanarak yeni devlet başkanı oldu. Seçim mücadelesinde "sınıf mücadelesi"ne karşı çıkan, Brezilya'nın ihtiyacı olan hedefin "sevgi ve barış" olduğunu savunan; ne emperyalist büyük güçlere, ne IMF gibi emperyalist mali güçlere, ne de Brezilyalı burjuva sınıfa karşı tek "kötü söz" etmeyen Lula, işçi ve emekçi yığınları kendi potansiyelinde toplamak amacı ile "adaletli bir toplum", "devlet borçlarının azaltılması" gibi "halkçı" sloganlara da sahip çıkmıştır.
Brezilya toplumunun adaletli bir sisteme gerçekten ihtiyacı vardır. 170 milyonluk Brezilya nüfusunun %30'u yoksulluk sınırı altında yaşamaktadır. Hem kırsal kesimde hem de şehirlerin etrafında büyük bir alanı kaplayan gecekondu semtlerinde açlığın pençesindeki milyonlarca yetişkin ve çocuk hayatta kalma mücadelesi vermektedir. Brezilya'nın dış borçlarının brüt iç üretime oranı 2002'de %66'ya çıkmıştır.
Kendinden önceki devlet başkanlarının yoksulluğu ve dış borçları azaltmadaki başarısızlıklarını sert bir dille mahkûm eden Lula, dış borçların yoksulluğu azaltarak indirileceğini vaat etmektedir. Fakat belli bir sınıfın gelirine dokunmadan borç yığınını azaltmak mümkün olmadığına göre Lula hangi sınıfa yüklenecektir? Egemen sınıflara yeni vergi yükleri getirmeyeceği sözü veren Lula, kaçınılmaz olarak dış borç yükünü şimdiye kadar olduğu gibi -fakat daha dikkatli- yine emekçilerin sırtına yükleyecektir.
Lula ABD'nin arzuladığı devlet başkanı olmasa da, yer yer Lula hükümeti ABD'nin hoşuna gitmeyen kısmi tedbirler uygulasa da şu an için Lula hükümetinden çekinmesi ya da ona karşı Venezüela'da olduğu gibi aktif bir devirme kampanyası örgütlemesine ihtiyaç yoktur.
Lula burjuva hükümetinin esas zorluğu, hem bir yandan Brezilyalı büyük burjuvalarla hem de emekçi sınıflarla "kardeşlik ve barış" politikasını birlikte sürdürmesinin imkânsızlığıdır. Önümüzdeki kısa zaman Lula hükümetinin kaçınılmaz olarak büyük burjuvalarla "barış ve kardeşlik" politikasının daha da geliştirileceği bir süreç olacaktır.

EKVADOR ÖRNEĞİ

24 Kasım 2002'de Ekvador'da yapılan başkanlık seçiminde iki aday çekişiyordu: Ekvador büyük burjuvalarının desteklediği, muz milyoneri Noboa ve sendikaların, ülkede önemli bir güce sahip İndio (yerli) örgütlerinin ve yoksul semt sakinlerinin desteklediği asker kökenli Gutierrez. 8,2 milyon seçmenin %54,3'ünün oyunu alan Gutierrez seçimlerin galibi olarak çıkmayı başardı. Yeni devlet başkanı seçilen Gutierrez 15 Ocak 2003'te koltuğuna oturacak.
Seçimlerde yalnızca sendikaların, yoksul kitlelerin değil, aynı zamanda bir dizi büyüklü-küçüklü sosyalizm adına konuşan örgütlerin de desteğini alan Gutierrez'in bu başarısının iki temel nedeni vardı: Latin Amerika'nın en yoksul ülkelerinden birisi olan Ekvador'da önceki devlet başkanları döneminde ülkenin ekonomisi IMF'nin direktifleri ile başaşağı düştü. Ekvador 2000 yılından bu yana sürekli olarak hiper enflasyonla boğuşmak zorunda kalmıştı. Ülkenin mali sistemi çökmüş, ardarda bankalar iflaslarını ilan etmişlerdi. Ekvador nüfusunun %70'i yoksulluk sınırı altında yaşamaktadır. Tahminlere göre yoksulluktan kurtulmak amacı ile her ay 20 bin Ekvadorlu ülke dışına çıkmakta, başka ülkelerde iş bulmaya çalışmaktadır.
Bu ortamda, şimdiye kadarki hükümetlerin "sosyal suçunu" ortadan kaldırmak ve yoksulluğa karşı mücadele etmek iddiaları ile Gutierrez halk muhalefetini kendi potasında eritmeyi başardı. Halka vaadler dağıtmaktan yorulmayan Gutierrez emperyalist büyük mali güçlerle arayı bozmamaya da özen göstermektedir. Örneğin IMF ve diğer uluslararası kuruluşlarla yakın işbirliği içinde çalışacağını Gutierrez sık sık dile getirmekte ve emperyalist büyük güçlerin kendi iktidarından huzursuz olmasına gerek olmadığının işaretlerini vermektedir.
Gutierrez hükümetinin geleceği de, Ekvador büyük burjuvalarının çıkarları ile işçi ve diğer emekçi sınıfların çıkarları arasında nasıl bir balans ayarı verileceğine bağlıdır.
Şimdiden belli olan nokta, emperyalizme ve onun mali kuruluşlarına bağımlılık bağları koparılmadığı sürece, yeniden onların kucağına tümüyle oturmanın kaçınılmaz olduğudur.
Sonsöz: Sınıf mücadelesinde orta yol yoktur.

14 Aralık 2002