8 Mart geliyor
Önümüz 8 Mart...
Ve
eylem hazırlıklarına başladık bile. Bu yılki 8 Mart savaşın gölgesinde
geçecek ve bizim eylemliklerimize de şüphesiz damgasını vuracak. Biz
emekçi kadınlar savaş istemiyoruz! Bu savaştan bizim hiçbir çıkarımız
olmadığı gibi kaybedeceğimiz çok şey olacak. Emekçilerin emperyalist
kâr uğruna birbirine kırdırılmasının karşısındayız. Iraklı emekçilerin,
özelde de emekçi kadınların Bush ve yandaşlarının petrol ve dünya
hegemonyası için gündeme getirdikleri bir savaşta mağdur edilmelerine,
bombalanmalarına, yerlerinden yurtlarından edilmelerine karşıyız.
Iraklı emekçi kadınlar, faşist Saddam rejiminden çektikleri yetmiyormuş
gibi, bir de emperyalist saldırganlıkla karşı karşıyalar. Onları ölüm
korkusu, yoksulluk, açlık ve kıtlık ve militarizmle birlikte kışkırtılan
erkek saldırganlığı bekliyor. Biz bu yılki 8 Mart eylemlerimizde çeşitli
uluslardan emekçi kadınlarla birlikte özelde Iraklı ve Afganistanlı
emekçi kadınlarla dayanışmamızı ifade etmeyi ve emperyalist savaşa
karşı protestomuzu yükseltmeyi görev biliyoruz.
Bu yılki 8 Mart'ın gündeminde duran ikinci nokta şüphesiz emekçi kadınların
yaşamını derinden etkileyen, her geçen gün biraz daha yoksullaşmalarına
yolaçan ekonomik krizdir. "En yeni" hükümet de ekonomik
krizi IMF programlarıyla aşmaktan başka bir reçete tanımamaktadır.
Gündemimizi belirleyen bu noktalarla 8 Mart hazırlıklarına girişmiş
bulunuyoruz. Bu yıl da işçi ve emekçi kadınların savaşa, yoksulluğa
ve erkek egemenliğine karşı mücadelesiyle çeşitli eylemlikler içinde
yerimizi almaya çalışacağız.
Bu yıl da çeşitli şehirlerde 8 Mart yürüyüşleri düzenlenecektir. Yürüyüşler
için yapılan eylem birliği toplantılarında geçen yıllardan alışkın
olduğumuz üzere, 8 Mart yürüyüşlerinin ana şiarlarının tespiti, yönelimi
ve en çok da erkeklerin katılımının nasıl olacağı konusunda tartışmaların
olacağından yola çıkıyoruz. Çeşitli ideolojik-siyasi yaklaşımların
belirgenleştiği tartışmalarda tarafların birbirini çokça feminizm
ve erkek şovenizmiyle suçladığını biliyoruz. Şüphesiz bunlar rast
gele yapılmış ithamlar değildir, tartışmalarda çeşitli bakış açılarını
yansıtmaktadırlar. Biz, bu tartışmalara ve genel olarak da 8 Mart
hazırlıklarına faydası olacağından hareket ederek hepimizin çokça
kullandığı erkek şovenizmi ve feminizm kavramlarından neyi anladığımızı
ortaya koymayı gerekli gördük.
Okurlarımızı 8 Mart hazırlıklarını yakından izlemeye ve güçlü,
coşkulu eylemler için göreve sarılmaya çağırıyoruz.
Eylem alanlarında buluşmak üzere...
Erkek şovenizmi nedir?
Erkek şovenizmi kavramı çıkışı itibariyle 1970'li yıllarda boyutlanan
burjuva kadın hareketinin ulusal sorundaki şovenizm kavramından esinlenerek
kullandığı bir kavramdır. Maçizm, maçoizm kavramları da hemen hemen
aynı dönemlerde ortaya çıkmıştır ve erkek şovenizmiyle eşanlamlı olarak
kullanılagelmiştir. Erkek şovenizmi günümüzde ezen cins olarak erkeklerin
kadınları aşağılayan her türlü yaklaşım, söz ve davranışının teşhirinde
kullanılan yerleşik bir kavram haline gelmiştir. Ulusal sorunda şovenizm
ezen ulus milliyetçiliğini, kadın sorununda erkek şovenizmi ezen cinsin
imtiyaz ve egemenliğini korumaya yönelik yaklaşım ve davranışlarını
ifadelendirmeye hizmet etmektedir.
Kavram olarak "erkek şovenizmi" görece yeni bir kavramdır,
anlattığı içerik ama çok eski... Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin
ve Devletin Kökeni adlı eserinde insanlık tarihindeki ilk ezen-ezilen
ilişkisinin erkeğin kadın üzerindeki egemenliğiyle oluştuğunu yazar.
"Erkek egemenliği", "erkek egemen toplum" kavramları
geçmişte Engels, Bebel, Clara Zetkin gibi komünist önderlerin yazılarında
da kullanılmıştır.
Engels, "Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni" adlı
eserinde, "Aslında heterizmin lahkim edilmesi ilgili erkeklere
değil, ilgili kadınlara yönelir: erkeğin kadın üzerindeki kayıtsız
şartsız egemenliğini toplumun temel yasası olarak bir kez daha açıklamak
için, onlar (kadınlar / ÇN) aşağılanır ve toplum dışına sürülüp atılır
(s. 96) der.
Clara Zetkin, burjuva kadın hareketini, erkek egemenliğinden bahsettikleri
ve bu kavramı yanlış bulduğu için değil, kendilerini "erkeğin
aile, devlet ve toplumdaki imtiyaz ve hakimiyetine karşı mücadele
ile sınırlamakta" oldukları için eleştirmektedir.
Ancak şu da bir gerçektir ki, dünya komünist hareketinin geçmişinde
ajitasyon-propaganda da bu kavramlar çok sık kullanılmamıştır. Şimdi
kullandığımız "erkek şovenizmi" ise hiç kullanılmamıştır.
Ancak, bu kavram kullanılmasa dahi, geçmişte dünya komünist kadın
hareketi erkek egemen anlayışlara ve erkek şovenizmine karşı mücadeleyi
başka sözcüklerle ifade ederek yürütmüşlerdir. Örneğin, Lenin, "eski
efendi bakış açısı"ndan; Clara Zetkin "önyargılar"dan
ve "burjuva darkafalılığı"ndan sözeder; Engels "erkek
aile içinde burjuvadır; kadın ise proletaryayı temsil eder" der
vb.
Her toplumun özgürleşme seviyesinin gerçek ölçütlerinden biri, kadınların
özgürlüğüdür.
Türkiye toplumu kadınların ağır cins baskısı altında yaşadığı koyu
bir erkek-egemen toplumdur. Daha düne kadar bu bizzat devlet yasalarıyla
da tescilliydi. TC devletinin kuruluşundan geçen yıla kadar yürürlükte
olan Medeni Yasa erkeği ailenin reisi ilan ediyordu. Şimdi bu yasa
değişti, ancak genel toplumsal yaklaşım yine aynı kaldı. Kadınların
büyük çoğunluğunun ekonomik olarak erkeğe bağımlı olduğu ve evlilik
kurumunu yaşam garantisi olarak kabul ettiği bir toplumda yasanın
değişmesiyle bir anda toplumsal gerçekliğin değişmesinin beklenemeyeceği
açıktır. Ekonomik ve toplumsal olarak bağımlı bir konumda olan kadınlar
ülkemizde sınıfsal, ulusal ve cinsel baskılara maruz kalmaktadırlar.
Kadınların ikinci cins olarak aşağılanması-horlanması, yoğun aile
içi şiddete maruz kalması erkek egemenliğinin en açık görünümleridir.
Özgürleşme mücadelesi veren emekçi kadınlar genel bir görünüm ve olgu
olan erkek egemenliğiyle karşı karşıyadırlar.
Komünistler, egemen sınıfların sınıfsal egemenliklerini sürdürmelerine
yarayan egemen kültür ve değer yargılarını bizzat ezilen sınıf ve
katmanlara da aşıladıklarının bilincindedirler. Ve tam da bu gerçek,
egemen sınıfları böl-yönet politikasında başarılı kılmaktadır. Daha
net koyacak olursak, kadınları toplumsal olarak aşağılayan, onları
köleleştiren anlayış ve pratikler salt egemen sınıflarda kendini göstermez,
işçi ve emekçi katmanlarda da köklü bir şekilde varlığını hissettirir
(hatta bazen onlarda daha çok). Bu nedenle işçi ve emekçi kitleler
arasında kadın sorunu bağlamında ezen cinsiyetin şovenizmine karşı
mücadele etmek esas görevdir. Ancak bu temelde, ezilen cinsin sapmalarına
(feminizm) karşı gerçek bir mücadele yürütülebilir.
Yaşadığımız toplum koyu erkek egemen bir toplum olunca bu ister istemez
devrimci ve komünist saflara da yansıyor. "Kadın-erkek elele!"
sloganının çok sevildiği bir ülkenin devrimcileri-komünistleriyiz.
Ancak, bu slogan henüz gerçek durumu değil, sadece arzulananı belirtiyor.
Bu şiarı gerçek duruma dönüştürmenin bir adımı bizzat emekçi kadınların
elele verip birlikte hareket etmeleridir.
Devrimci ve komünist saflarda kadın ve erkeklerin eşit hak ve yükümlülüklerle
yer alması için bilinçli bir çaba ve mücadeleye gereksinim var. En
baştan da toplumda hakim olan erkek şovenizminin ister istemez devrimci
ve komünist saflarda da yansımasını bulacağının kabul edilmesi ve
buna karşı mücadelenin gündeme alınmasına gereksinim var. Marksist-leninist
ve devrimci hareket içinde esas tehlikeyi erkek şovenizmi oluşturmaktadır.
Örneğin, devrimci saflarda hâlâ kadınlara yönelik şiddet ve cinsel
şiddet gibi kaba erkek şovenisti uygulamalar gündemdedir. Bunlara
karşı sürekliliği sağlanmış bir mücadele yürütülmek zorundadır.
Fakat bundan da daha zorlusu ince biçimleriyle süregiden erkek şovenizmine
karşı mücadeledir. İnce erkek şovenizmi, ilk bakışta açığa çıkarılamayan,
ancak yine de erkeğin imtiyazlarının-çıkarlarının savunulmasına hizmet
eden söz ve davranış biçimleridir. Bunlar çoğunlukla devrimci kadınların
kocalarından-babalarından-ailelerinden bağımsız özgür siyasi kişilikler
olarak gelişmesini şu ya da bu biçimle engelleyen pratiklerdir.
Devrimci kadınlar birçok durumda ev ve aile içi sorumlulukların esas
taşıyıcısı durumundadırlar. Erkek şovenizmine karşı mücadelenin bir
boyutunu da hala bu oluşturmaktadır. Mücadele alanlarında omuz omuza
olabilmek için, ev ve aile sorumluluklarını paylaşmak zorundayız.
Devrimci erkekler bu konularda kendilerini sorgulamak zorundadırlar.
Egemenlik ilişkisi devrimci saflara yer yer devrimci erkeklerin devrimci
kadınları her yönüyle kontrol altında tutma çabaları şeklinde de göstermektedir.
Örneğin, devrimci erkekler yer yer kadınların giyim-kuşamlarına, arkadaşlık
ettikleri çevrelere vs. "karışma hakkını" kendilerinde görmektedirler.
Devrimci saflarda aktif mücadelede bulunan ve özelde de kadın cinsinin
kurtuluşu mücadelesine gönül vermiş kadın arkadaşlar çokça "feminizm"
suçlamasıyla karşılaşmaktadırlar. Birçok durumda "feminizm"
suçlaması devrimci saflarda varlığını koruyan erkek şovenizminin son
silahı olmaktadır. "Feministlik yapmak" kadın arkadaşların
özgürleşme yönünde "fazla ileri gitmek"le eşdeğer biçimde
kullanılmaktadır. Bu konuda söylenmesi gereken şey şudur: Devrimci
kadınlar özgürleşme yönünde istedikleri kadar ilerlesinler hiçbir
zaman bu "fazla" olmayacaktır, hep az olacaktır. Bu nedenle
biz devrimci erkeklerden kadın arkadaşları dizginlemelerini değil,
özgürleşme yönünde daha fazla teşvik etmelerini bekliyoruz.
Feminizm nedir?
Feminizm, "kadın" sözcüğünden türetilmiş Latince bir sözcüktür
ve en kısa şekliyle burjuva kadın hakları savunuculuğu ya da burjuva
kadın hareketinin ideolojisi olarak tanımlanabilir.
Tarihsel gelişme sürecinde (burjuva) kadın hareketi "kapitalist
üretim biçiminin çocuğu"dur. (Clara Zetkin) Kapitalizm, kadının
üretici faaliyetini salt ev ve aile için üretici faaliyet olarak sınırlayan
eski üretim koşullarını yıktığı ve kadınları toplumsal üretim içine
çektiği ölçüde kadın ile erkeğin toplumsal eşitliği için gerekli ekonomik
temeli de yaratmış oldu. Erkek egemenliği tarihi boyunca ilk defa
ekonomik olarak erkekten bağımsızlaşma fırsatını kazanan kadınlar,
yasal ve toplumsal eşitsizliklerinin farkına vardılar ve örgütlenerek
kadın hakları için mücadeleye atıldılar.
Burjuva kadın hareketi 18. yüzyıl sonundaki Fransız Devrimiyle birlikte
tarih sahnesine çıkmıştır. "Bu devasa olayın fırtınası ve
ateşi içinde, örgütlü olan, mücadele eden kadınlar, kadın cinsiyetinin
aile, toplum ve devlette tam hak eşitliği talebini yükseltirler."
(Clara Zetkin)
Feminist hareketin yaratıcılarından Olympe de Gouges yayınladığı "Kadın
Hakları Beyannamesi"nde şunları yazıyordu:
"Kadın özgür doğar ve erkekle eşit haklara sahip olur. Temel
olarak, bütün egemenliklerin ilkesi, kadınla erkeğin bileşiminden
başka bir şey olmayan millettedir. Kanun önünde eşit olan bütün kadın
ve erkek vatandaşlar, kabiliyetlerine göre ve faziletleriyle, yeteneklerinden
başka hiçbir ayrıma uğramaksızın, bütün yüksek onurlara, yerlere ve
kamu görevlerine eşit olarak kabul edilebilmelidirler. Kadın giyotine
çıkma hakkına sahipse, yargıçlar kuruluna yükselme hakkına da sahip
olmalıdır... Kadınlar uyanınız!"
Kadınların burjuva devrimin zaferi uğruna yaptıkları tüm fedakârlıklara
karşın, insan hakları kadın hakları olamadı. "Genç kapitalizm,
burjuva toplumunu bu ileri adım için henüz yeterince derinlemesine
altüst etmemişti"(Clara Zetkin)
Clara Zetkin'in gayet açık olarak ifade ettiği gibi, çıkış noktasında
burjuva kadın hareketi ilerici bir niteliğe sahipti. Kadın ile erkeğin
tam toplumsal eşitliğini talep ediyor, bunun için mücadele ediyorlardı.
Burjuva kadın hareketinin ana talepleri şunlardı:
- Evlenme ve boşanma konusunda erkekle eşit hak
- Çocuklar üzerinde söz hakkı eşitliği
- İki cins için eşit bir ahlak anlayışı
- Kadının mülkiyeti ve geliri üzerinde sebestliği
- Öğrenim ve meslek seçiminde eşit hak ve serbestlik
- Sosyal hayatta tüm alanlarda erkekle eşitlik
- Devletin organlarında siyasi eşitlik ve seçme hakkı
Tek başına kadın cinsiyetinin erkekle eşit değer ve haklara sahip
olması gerektiğinin ilke olarak savunulması dahi önemliydi ve salt
burjuva sınıfından kadınlar için değil, işçi ve emekçi kadınlar açısından
da değerliydi.
Peki o zaman feminizme olan eleştirimiz, ideolojik düşmanlığımız nedir?
Hangi sınıf ve tabakadan olursa olsun tüm kadınların ortak çıkarları
için mücadele ettiği savıyla ortaya çıkan burjuva kadın hareketinin
ya da feminizmin sınıfsal karakteri, yanıbaşında bir başka kadın hareketi
filizlenip güçlendiği an ortaya çıktı: Proleter kadın hareketi! Proletaryanın
kapitalizmi yerle bir etmek için yükselttiği sınıf mücadelesiyle birlikte
tarih sahnesinde yerini alan proleter kadın hareketi, bütün zamanlar
için feminizmin sınırlılığını ortaya çıkardı. Burjuva toplumunun bir
çocuğu olan feminizm, sonuçta proleter kadın hareketine karşı burjuva
toplumunu savunma noktasında pozisyonlandı.
"Burjuva kadın hareketinin başarıları esasta ağırlıklı olarak,
mülk sahibi, egemen ve sömürücü sınıfların ekonomik bakımdan özgür
kadınlarına yaramaktadır. Kadın hakları savunucuları, kadınların ezici
çoğunluğunun sınıf köleliğine karşı mücadelesini -o cinsiyet köleliğini
ayakta tutmasına ve keskinleştirmesine rağmen- boşluyorlar."
(Clara Zetkin)
Proleter kadın hareketi toplumdaki kadınların büyük çoğunluğunun işçi
ve emekçi kadınlar olduğu ve onların çıkarlarının savunucusu olacağı
temel önermesiyle yol aldı ve kadın ve erkeğin tam toplumsal eşitliğinin
üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet sisteminin ortadan kaldırılmasıyla
sağlanacağını bayrağına yazdı.
Bugün de çeşitli eğilimleriyle feminizm ile proleter kadın hareketi
arasındaki temel ayrım aynıdır: Feminizm kadınların sınıflara bölünmüşlüğünü
dikkate almaksızın, ısrarla hangi sınıf ve tabakadan olursa olsun
kadınların "ortak çıkarları" için birlikte hareket etmesi
gerektiğini öğütlemektedir. Feminizm, eşit haklara kapitalist düzen
içinde reformlarla ulaşılacağını vaaz etmektedir. Proleter kadın hareketi
ise, bu "ortak çıkar"ın sınırlılığını ortaya koymakta ve
kadınlar içinde en büyük kitleyi oluşturan işçi ve emekçi kadınların
çıkarlarının savunucusu olarak açıkça taraf belirlemektedir. Feminizmde
bizim eleştirdiğimiz (kimilerinin sandığı gibi) onun kadın-erkek eşitliği
savunusunda "çok radikal" olması değil, tam tersine yeterince
radikal olmamasıdır. Kadın ile erkeğin tam toplumsal eşitliği kapitalizmin
yıkılmasından ve sosyalizmin inşasından geçer, sınıfların ortadan
kaldırılması ve insanın insan üzerindeki sömürüsüne son verilmesiyle
gerçekleşir. Bu ise erkek egemenliğinin son bulması ve tüm kadınların
kurtulması anlamına gelir. Kendisine feminist diyenlerin büyük çoğunluğu
tam da bu radikalliğe karşıdır. İçlerinde en ilerilerini oluşturan
küçükburjuva feministleri gerçi sözde yer yer antikapitalist bir pozisyonu
benimsemektedirler, fakat onlar daha bugünden sosyalizme karşı da
aynı mesafeyi korumayı hedeflediklerini ve kendilerini şimdiden "erkek
egemen sosyalizmin" kadın muhalifleri olarak gördüklerini açıklamaktadırlar.
Bu tavırlarıyla onlar gerçekte kapitalizmi ayakta tutmayı destekler
konumdadırlar.
Erkek egemenliğine karşı sözümona en radikal söylemle çıkışlar yapan,
kadın hareketinin "bağımsız" olması gerektiğine en büyük
vurguyu yapan feminizm ideolojik ve siyasi olarak burjuva toplumuna
bağımlıdır. Ve bu bağımlılık ilişkisi proleter kadın hareketi güçlendiği
ve saflaşmayı dayattığı ölçüde daha da berraklaşacaktır.
Proleter-devrimci kadın hareketi işçi ve emekçi kadınların talep ve
çıkarları için mücadelesinde hakim sınıfların uzantısı olmayan, demokratik
içerikli feminist grup ve çevrelerle yer yer birlikte hareket etme,
eylem birlikleri oluşturma siyasetini izler. Burda önemli olan, feministlerin
"bütün kadınların çıkar ortaklığı" genel savına karşı ideolojik
mücadelenin verilmesi ve somut pratikte işçi ve emekçi kadınların
hak ve talepleri için mücadelenin öne çıkarılmasıdır.
Bugün feministlerle devrimci-demokrat kadınlar arasındaki çatışma
noktalarından birini 8 Mart yürüyüşlerine, eylemlerine erkeklerin
katılımı oluşturuyor. Feministlerin çoğunluğu kadınlarla ilgili yürüyüşlere,
toplantılara vs. erkeklerin katılmasına ilkesel olarak karşı çıkıyorlar.
Bu kuşkusuz yanlış bir görüştür. Kadının kurtuluşunu gerçekten savunan
erkek olamaz mı? Bunlar bu mücadeleye neden katılmasın?
Bunun tam karşısında da 8 Mart yürüyüşlerinin, kadın toplantılarının
vs. erkeklerin katılımı olmaksızın yapılamayacağında direten diğer
bir yanlış görüş var. Bize göre, erkeklerin katılımını şu ya da bu
şekliyle ilke haline getiren yaklaşımlar yanlıştır. Biz, emekçi kadınların
hak ve talepleri için mücadelenin önplanda durduğu eylemlerde katılımın
da buna uygun olması, yani kadın ağırlıklı olması gerektiğini düşünüyor
ve buna uygun hareket etmeyi benimsiyoruz. Eylemlerimiz, toplantılarımız
içerikte ve biçimde amacımıza uygun olmalıdır. 8 Martlarda güçlü kadın
bloklarının oluşturulması, kadınların kurtuluşu sorununa ilişkin toplantılarda
öncelikle emekçi kadınlara seslenilmesi ve onlara söz verilmesi bizim
doğru ve amaca uygun gördüğümüz pratiktir. Biz salt kadınların katıldığı
yürüyüşlerin, toplantıların da düzenlenebileceğini savunuyoruz. Burda
bizim kıstasımız seçilen eylem biçiminin amaca uygun olup olmadığıdır.
Örneğin 8 Mart'ta ya da 25 Kasım'da salt kadınların katıldığı toplantılar
düzenlememiz de mümkündür. Örneğin derneklerde kadın arkadaşlar kadınlara
yönelik şiddeti tartışırken bunu erkeklerin olmadığı bir ortamda daha
rahat konuşabilecekleri kanısına varıp salt kadınlara yönelik toplantılar
düzenleyebilirler.
Salt katılım "feministlik" suçlamasının temeli yapılamaz.
Tartışma bu sınırlamanın hangi amaçla yapıldığı, hangi gerekçelerin
ileri sürüldüğü noktasında yürütülmek zorundadır. Feministler, en
başından "erkeksiz olacak" diye kestirip atma yaklaşımlarıyla
yanlış bir pozisyonda durmaktadırlar.
Biz, her ihtimalde dışardan bakıldığında erkeklerin hakim olduğu ve
emekçi kadınların taleplerinin yerine ağırlıklı olarak örgüt şiarlarının
duyulduğu bir 8 Mart yürüyüşünün amacına uygun olduğunu düşünmüyoruz.
Yapılan anlaşmaların eylem anında "güç" kullanarak bozulması
pratiğini de aynı şekilde yanlış değerlendiriyoruz.
Diğer taraftan ama, yürüyüş ve miting alanında bulunan, fakat eylemi
zedeleyici bir tavır içine girmeyen ayrımsız olarak tüm erkeklere
karşı düşmanca tavırlar takınılmasını da yanlış buluyoruz. Devrimci
erkeklerin bildiri dağıtarak, gazete-dergi satarak eylemimizi/ortak
davamızı desteklemeleri istediğimiz, hatta talep ettiğimiz bir pratiktir.
Biz, 8 Martlarda vs. erkek arkadaşlarımızın da sorumluluklarının olduğunu
düşünüyor, onlardan destek talep ediyoruz. Bu gereklidir. Aksi takdirde
işçi ve emekçi kadınların kurtuluş mücadelesinin salt kadınların sorunu
olduğuna dair zaten varolan yanlış anlayışlara kapıyı iyice açmış
oluruz.
Tavırlarda içeriği ve ölçüyü kaçırmamak - bütün mesele budur!
(Alıntılar: Clara Zetkin, Kadın Sorunu Üzerine Seçme Yazılar, Burjuva Kadın Hareketi, s. 97 ve devamı, İnter Yayınları)
Kriz-Savaş-Yıkım...
Emekçi kadınlar erkek egemen düzeni yıkın!
ABD ve İngiliz emperyalizminin Irak'a karşı savaş hazırlıklarının
tamamlandığı, savaşa beş kaldığı şartlarda bütün dünyada savaş karşıtlarının
protesto eylemleri artmaya başlıyor. Türkiye de bu savaşta -ABD ve İngiliz
emperyalistlerinin bir üssü olarak- yeralıyor. Bu anlamda Türkiye'de
savaş karşıtı eylemlerin kitleselleşmesi çok daha büyük önem taşımaktadır.
Ancak Türkiye'nin bu savaşta şu ya da bu ölçüde yer alıp almadığından
bağımsız olarak biz emekçi kadınların dünya kadınlarıyla dayanışma içinde
emperyalist savaşa karşı protestomuzu yükseltme görevimiz vardır.
Aşağıda Savaşa Karşı Kadın Platformu'nun Kadınlara Çağrı'sını yayınlıyoruz.
Biz emekçi kadınlar, dünya halklarının emperyalist çıkarlar uğruna birbirine
kırdırılmalarına elbette karşıyız ve andaki emperyalist saldırganlığa
karşı tavır koyan Savaşa Karşı Kadın Platformu'yla bu noktada birleşebiliriz.
Ancak bu platformun temel savunu tezlerine ilkesel eleştirilerimiz de
mevcut.
Aşağıda yayınladığımız çağrıda, bugünkü erkek egemen emperyalist dünyada
savaşın erkek işi olduğu ve bundan da en çok zarar görenlerin kadınlar
olduğu ortaya konulurken, sınıfsal bakış açısından tamamen uzak bir
şekilde kadınların doğası itibariyle "barışçıl" olduğu gibi
görüşler de yayılmaktadır. Yine "silah tüccarları, büyük patronlar
ve emperyalist odaklar içerisinde kadınlar yoktur" tespiti, kadınların
sınıflara bölünmüş olduğu gerçeğini atlayan, emperyalist burjuvazi içinde
kadınların da yeraldığını ve giderek daha fazla söz sahibi olduğunu
görmezden gelen yanlış bir tespittir. Emperyalist-kapitalist dünyada
siyasete soyunan kadınlar kendi sınıflarının çıkarlarını savunma sözkonusu
olduğunda erkeklerden hiç de geri kalmadıklarını ispatlamışlardır. Falkland
savaşının "kahramanı" Margeret Thatcher, Tansu Çiller ve bugün
ABD'de güvenlikten sorumlu bakan olarak savaş politikasında aktif bir
rol oynayan Coudezza Rice gibi politikacılar bunun açık örnekleridir.
Emperyalist erkek egemen dünyada haksız-gerici savaşlardan zarar görenler
ezilen ve sömürülen kadın kitleleridir.
Çağrı'da temelden yanlış gördüğümüz bir diğer pozisyon sistem içi barış
çağrısıyla ilgilidir. Bu noktada çağrı başta doğru biçimde ortaya koyduğu
savaşın emperyalist-erkek egemen sistemin bir ürünü olduğu tespitiyle
de çelişmektedir. Biz, bugün bütün dünya kamuoyuyla birlikte savaşa
karşı bir tavır geliştirilmesini gerekli ve önemli buluyoruz. Ancak,
emperyalist-erkek egemen dünyada "kalıcı barış"ın olasılığı
hayallerinin yayılmasına da karşıyız. Kalıcı barış için erkek egemen-emperyalist
sistemin devrimlerle yerle bir edilmesi gereklidir.
Savaşa hayır!
Kahrolsun erkek egemen emperyalist sistem!
17 Ocak 2003
Kadınları savaşı durdurmaya, barışı getirmeye çağırıyoruz!
Bildiğiniz gibi ABD'nin başını çektiği ve müttefikleri tarafından
da desteklenen Afganistan savaşının ardından bugün Irak'a yönelik bir
emperyalist savaşın eşiğine getirilmiş durumdayız. Türkiye'nin bu savaştaki
rolüne, hava sahalarını ve ülke kaynaklarını Amerika'nın emrine sunmasına,
Türkiye Cumhuriyeti ve diğer ülke ordularının Kuzey Irak'a girme planlarına
karşı çıkıyor, Arap, Türk, Kürt, Amerikalı ve tüm dünyadaki kadınların
yararı için kadınları savaşı durdurmaya çağırıyoruz.
Sadece Irak'ta değil, üzerinde yaşadığımız topraklarda da barış istiyor,
militarist ve milliyetçi politikaların terkedilip barış yönünde adımlar
atılmasını talep ediyoruz.
Bu nedenle:
Biz kadınlar, aynı zamanda, her türlü baskı ve saldırıya karşı son yıllarda
barış taleplerini ısrarla dile getiren Kürt halkının sesine de kulak
veriyoruz. Toplumsal muhalefet tarafından yeterince duyarlılık gösterilmeyen
tecrit, imha, inkar politikaları nedeniyle mevcut barış sürecinin tehlikeye
düşmesini endişeyle izliyor, Kürt sorununun çözülmesini ve Türkiye'de
kalıcı bir barışın tesis edilmesini istiyoruz.
Biz kadınlar, emperyalist, şovenist, militarist politikalar doğrultusunda
toprakları bölünmüş ve işgal edilmiş, barış çağrıları Türkiye'deki toplumsal
muhalefet tarafından güçlü bir şekilde selamlanmamış Kıbrık Türk halkanında
sesini duyuyor, uyuşmazlıkların Kıbrıs halklarının insiyatifinde, barışçıl
yollarla çözülmesini istiyoruz.
Savaşı durdurmak, barışı temin etmek için Savaşa Hayır Kadın Platformu
olarak İstanbul'da çeşitli eylemlilikler örgütleyip Silopi ve Kıbrıs'a
gideceğiz. 7 Şubat akşamı İstanbul'dan Silopi'ye ve Kıbrıs'a doğru yola
çıkıyoruz. Tüm kadınları savaşları engellemek, kadınlar lehine bir çözüme
yol almak için bizimle birlikte gelmeye ya da desteklerini bildirmeye
davet ediyoruz.
Sadece İstanbul'dan değil, Türkiye'nin ve dünyanın her yerinden Türk,
Kürt, Arap, Yunan, Rum, İngiliz, Amerikalı, savaşı durdurmak isteyen
bütün kadınlar hep birlikte yola çıkalım.
Bize ulaşmak ve desteğinizi iletmek için irtibat bilgileri:
E-mail savasakarsikadin@yahoo.com
Telefon: 0 532 462 83 75
Kadınları çağırıyoruz çünkü;
Militarizmin, emperyalizm ve erkek egemen sistemle kurduğu güçlü ilişkiden
dolayı savaştan çıkarı olan silah tüccarları, büyük patronlar ve emperyalist
odaklar içerisinde kadınlar yoktur. Savaş kararlarının alındığı mekanizmaların
odağında erkekler yer alır.
Asker olmadığımız ve cephede savaşmadığımız için savaşın erkeklere oranla
biz kadınları daha az etkilediğini savunanlara söylüyoruz: Savaşların
kadınlar üzerinde erkeklerden daha farklı ve aynı zamanda ağır bir etkisi
vardır.
Savaşların doğurduğu ekonomik sorunlar en fazla kadınları etkiler:
1. Irak'a saldıracak olan Türkiye, Amerika ve İngiltere'nin
bütçelerinden orduya ayrılacak olan pay kamu harcamalarından kesinti
yapılarak arttırılacaktır. Geçtiğimiz ay memur maaşlarına yapılan %
6'lık zam bunun bir göstergesidir. Kamu harcamalarında kesinti yapılması
kadınlar için hayati önem taşıyan eğitim, sağlık gibi sosyal hizmetlerin
de kısılması demektir. Çocukların, yaşlıların ve hastaların bakımında
bütün yükün kadınların omuzlarına çökmesi demektir.
2. Irak savaşının doğruacağı ekonomik kriz koşullarını dünyanın
en yoksul kesiminin % 70'ini oluşturan kadınlar çok daha ağır yaşayacaktır.
3. Körfez savaşında ve Türkiye'de yaşanan iç savaşta Irak savaşının
da kaçınılmaz sonuçlarındandır. Dünyadaki mültecilerin üçte ikisini
oluşturan kadınlar ve bakmakla yükümlü oldukları çocuklar yeni bir göç
dalgasından en fazla etkilenecek olan kesimdir.
4. Yoksulluk kadar savaş da kadınları fuhuş sektörüne girmeye
zorlar:
Yüzbinlerce paralı Amerikan askerinin yoksulluğun pençesinde kıvranan
Irak'a akın etmesiyle oluşan talebi karşılamak üzere bu yoksul ülkenin
erkekleri tarafından, hali hazırda İncirlik'te yaşandığı gibi, kadın
bedeninin pazarlanmasına dayanan geniş bir fuhuş sektörü oluşacaktır.
Savaş koşulları altında kadına yönelik şiddet her alanda artacaktır:
5. I. Dünya Savaşı'nda ölenlerin %5'inin, II. Dünya Savaşı'nda
% 55'inin, günümüzde ise savaşlarda ölenlerin %90'ının sivillerden oluşuyor
olmazı bir tesadüf değildir. Günümüzde savaşlar sivil hedeflere yönelmektedir.
Sivil nüfusun önemli bir parçası olan kadınlar ve çocuklar için savaş
büyük bir ölüm tehdididir.
6. Militarizm ve kadına yönelik şiddet arasındaki ilişki oldukça
açıktır.
Militarizm ile ödüllendirilen "erkeklik" ve küçümsenen "kadınlık"
kadın düşmanlığını besler. Genellikle kadınların "düşmanın"
ya da "kendilerinin" kadınları olması bu sonucu değiştirmez.
Militarizmin yükseldiği koşullarda erkekler genetik olarak doğanın kendilerine
kadınları, özellikle de karıları ve kızları gibi kendi kadınlarını kontrol
altına alma ve kullanma hakkı verdiğine inanarak toplumsallaşır. Böylelikle
kadınlara karşı işlenen suçlar kanunen cezayı gerektirse de toplum içerisinde
gittikçe meşru bir zemine oturmaya başlar.
7. Askeri eğitimin en önemli parçası erkekleri saldırgan, sert
ve iradesiz olmaya teşvik etmek ve bu özellikleri gerektiğinde kullanılmak
üzere muhafaza etmelerini istemektir. Bu koşullar altında, cephe dışında,
sokakta ve aile içinde de kadına yönelik şiddek ve tecavüzün artacak
olması bir sürpriz değildir.
8. Savaş, militarizm ve ordu toplumda erkek egemenliğini besleyerek
sürekliliğini sağlar. Savaşta ve orduda "erkeklik ve askerlik"
erkek merkezli cinsel iktidarı içeren söylemler üzerinden yeniden inşa
edilir.
Tecavüz yaygın olarak kullanılan bir savaş stratejisidir:
9. Savaşların kadınlar açısından çok iyi bilinen bir diğer anlamı
da, savaşan tarafların birbirlerinin "kadınlarına" tecavüz
etmeyi ve bunu bir tehdit olarak kullanmayı savaş stratejileri içine
almış olmalarıdır. Karşı tarafın kadınlarına tecavüz eden askerler,
bu şekilde düşmanın soyunu bozduklarını varsaymaktadır. Tecavüze uğrayan
kadınlar bu yolla düşmanın çocuğunu doğurmaya zorlanmakta ve bölmelikle
tecavüzcü, diğer kadının bedenini tıpkı ülkesinin toprakları gibi işgal
edip, ona sahip olduğuna inanmaktadır.
10. 1928'den II. Dünya Savaşı sonuna kadar çoğunluğunu Korelilerin
oluşturduğu yaklaşık ikiyüzbin Asyalı kadın Japon askerleri ya da onlara
hizmet eden kimseler tarafından kaçırılarak "Konfor Evleri"
adı verilen bir tür geneleve hapsedilmiş; Japon askerleri tarafından
günde on, yirmi defa tecavüz edilmiş, işkenceye maruz kalmış v bir çoğu
da öldürülmüştür. Yakın zamanda hatırlayacağınız gibi Bosna'da ve Kürt
coğrafyasında binlerce kadın aynı yöntemin kurbanı olmuştur.
