HALKLAR "SAVAŞA HAYIR!" DİYOR...
EGEMENLER HALKLARI EMPERYALİST SAVAŞA SÜRÜYOR!

texasHalklara rağmen emperyalistler savaşta kararlı...

15 Şubat'ta dünya son onyılların en büyük katılımlı kitle gösterilerine tanık oldu. Emperyalist metropollerde ve emperyalizme bağımlı bir dizi ülkede onmilyonlarca insan sokaklara döküldü. ABD'de Chicago, Washington, New York gibi kentler Vietnam savaşından bu yana yaşanan en büyük kitle gösterilerine ev sahipliği yaptı. Avrupa'da, hükümeti savaştan yana tavır takınan İngiltere'de, Londra tarihinin en büyük kitle gösterisini yaşadı. Bir milyonun üstünde insan savaş kışkırtıcısı Blair'e "Bizim adımıza değil!", "Savaşa hayır!" dediler. Hükümeti savaştan yana tavır takınan İtalya'da, Roma iki milyonluk bir anti-savaş gösterisi yaşadı. Yine hükümeti savaştan yana tavır takınan İspanya'da yalnızca Barcelona'da savaşa karşı sokağa dökülenlerin sayısı iki milyona yakındı.londra mitingGüya savaşa karşı görünen, gerçekte ise Almanya'daki üsleri ve hava sahasını sınırsız kullanıma açarak savaşın içinde olan Almanya'da yalnızca Berlin'de yarım milyon insan yürüdü. Bu İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana Berlin'in gördüğü en büyük kitle eylemi idi! 15 Şubat'ta yalnızca emperyalist metropollerde değil, dünyanın her köşesinde büyük kentler ses verdi. Hindistan'dan Delhi'den, Mumbai'dan, Kalkütta'dan yükselen "Savaşa hayır!" seslerine, Kahire'den, Tahran'dan yükselen sesler, onlara Johannesburg'tan, Brasil'den, Rio'dan, Santiago'dan yükselen sesler karıştı. Tayland, Filipinler, Malezya, Avustralya, Japonya... dünyanın hemen her köşesi "Savaşa hayır!" diyenlerin sesleriyle sarsıldı.
Irak'a karşı bütün dünyanın gözü önünde hazırlanan savaşı istemeyen kitleler 15 Şubat'ta nihayet kendileri sahne aldı. Savaş karşıtlarının önemsiz, dikkate alınmaya değmez azınlıklar değil, gerçekte hemen her ülkede çoğunluk olduğunu bu kitle eylemleri, her türlü kamuoyu araştırma sonucundan çok daha açık bir biçimde gösterdi.
Bu büyük kitle eylemleri karşısında, egemenler değişik tepkiler verdiler:
Irak'a karşı savaşı emperyalist çıkarları açısından mutlak gereklilik olarak gören ve savaş için tüm hazırlıklarını tamamlama aşamasında olan ABD emperyalizmi, Bush'un ağzından "Hükümetler kararlarını kitle eylemlerinin büyüklüğüne, küçüklüğüne bakarak vermezler" tavrı takındı. Yönetimden Condolezza Rice, yürüyüşlerden emperyalistlerin demokrasisini övmek için pay çıkararak "Saddam, kendine karşı bir yürüyüş yapılsa, yapanların kafasını kopartır; bizde fakat gördüğünüz gibi kitleler serbestçe hükümet politikalarına karşı sokağa çıkabiliyor." yorumunu yaptı. İngiltere Başbakanı Tony Blair, yürüyüşler ertesinde, yürüyüşlerin etkileyici olduğu, savaşa karşı olan kitlelerin daha fazla dikkate alınıp, onların korkuları üzerinde daha fazla durulması gerektiği tavrını takındı.
Emperyalistler arası yeniden paylaşım dalaşında, anda Irak'a karşı yürütülecek bir savaşın ABD'nin bölgedeki egemenliğini perçinleyeceğini gördükleri için, yani kendi payları daralacağı için, savaşa karşı çıkar görünen Alman ve Fransız emperyalistleri, şimdilik onlarla birlikte hareket eden Rusya ve Çin kitle eylemlerinin kendi "barışçı"(!!!) siyasetlerinin doğruluğunu, bu siyasetin kitlelerce desteklendiğini gösterdiğini savundular. Onlar büyük bir sahtekârlıkla gelişen barış hareketini sahiplenmeye kalktılar. Aynı işi Saddam rejimi de yapmaya kalktı. Saddam rejimi de bu barış gösterilerini sanki Saddam rejimini destekleyen gösterilermiş gibi göstermeye kalktı.
Barış gösterileri, gerçekte çoğunluğu itibarıyla ne avrupa'daki güya "barışçı" emperyalistlerin siyasetine destek, ne de faşist Saddam rejimine destek gösterileriydi. Bu gösteriler, içinde her renkten, her görüşten insanlar olmasına rağmen geneli itibarıyla bir temel noktada birleşen bir mesajın gösterileriydi: Irak'a karşı savaşa hayır! Bunun ötesinde bu yürüyüşlerde egemen olan, her türlü savaşa karşı olan, pasifist yaklaşımdı.
Bu yürüyüşler kuşkusuz bugünkü şartlarda savaşı engellemez. Fakat yine de egemenlerin yürüteceği savaşın, halkların büyük çoğunluğunun iradesine rağmen, halklara rağmen yürütülecek bir savaş olduğunu gösterdiği noktada, bu eylemler çok önemli bir işleve sahiptir.

Türkiye de
-halklara rağmen-
savaşta!

Savaş karşıtlığı Türkiye'de kendini henüz emperyalist metropollerde 15 Şubat'ta dile gelen kitlesellikte eylemler biçiminde göstermiyor. Savaş karşıtı eylemler şimdilik hâlâ örgütlü çevrelerle sınırlı. Yine de yapılan kamuoyu araştırmaları % 90'lara yakın bir savaş karşıtlığının varlığına işaret ediyor. Bu kadar büyük bir potansiyelin kendini henüz eylemlerle dışavurmamasında, kuşkusuz yapılan kimi dar katılımlı eylemlerin faşist saldırılarla bastırılması yanında, kitlelerin önemli bir bölümünün savaşın çıkmayacağı beklentileri, çıksa bile kitle eylemlerinin savaşı engelleme konusunda fazla bir şey değiştirmeyeceği görüşleri etkin oluyor. Fakat öyle ya da böyle Türkiye halklarının büyük çoğunluğunun bu somut savaşı istemediği açık. Fakat bu Türk egemenlerinin, bir yandan biz "barış istiyoruz", "savaşsız çözüm istiyoruz" vb. derken, diğer yandan Türkiye halklarını adım adım savaşa sürmesinin engeli değil.
Bu bağlamda, savaşın son hazırlıkları için acelesi olan ABD emperyalistleri Türk hakim sınıflarını da acele etmeleri konusunda uyarıyor; pazarlıklarda fiyat yükseltmeye çalışan AKP hükümetini bir an önce karar vermesi için sıkıştırıyor. AKP hükümeti, "aşağı tükürse sakal, yukarı tükürse bıyık" misali sıkışmış durumda.
Bir yanda, Türkiye halklarının büyük çoğunluğunun savaşa karşı olması durumu var. CHP muhalefeti bu barışçı çoğunluğa sahip çıkar pozlarda bindiriyor. AKP'nin esas tabanını oluşturan tutucu-müslümanların büyük çoğunluğu müslüman bir ülkeye karşı saldırıya veya saldırı üssü olunmasına karşı. Bu bağlamda müslüman taban açısından AKP'nin rakibi Saadet Partisi bastırıyor. AKP'nin içinde somut bu savaşa katılma bağlamında rahatsızlıklarını açıkça dile getirenler artıyor. AKP kendisini hükümete taşıyan kitlelerin sesini hiç dikkate almamak lüksüne sahip değil.
Fakat diğer yanda ABD'nin yanında şu veya bu biçimde yer alınmaz, yani açıkça savaş tarafı olunmazsa, savaş sonrası Irak'ta olacak gelişmelerde TC'nin hiç bir sözü olmayacak. Türkiye'nin işbirlikçi büyük burjuvazisinin önemli bir bölümü ve Türkiye'de iktidarın gerçek efendisi ordu, savaşın herhalde yürümesi halinde, TC'nin bu savaş dışında kalmasının "milli menfaatlere" (siz bunu egemenlerin menfaatleri olarak okuyabilirsiniz) aykırı olacağı görüşünde.
Bu ikilem arasında sıkışan AKP, bir yandan kitlelere "biz barış konusunda elimizden gelen her şeyi yapıyoruz" mesajı verip onları uyutmaya, diğer yandan da ABD'ye "savaşa girersek halklara rağmen gireceğiz, bunun bedeli yüksek olur" mesajı verip, pazarlıkta fiyat yükseltme yolunu tuttu.
ABD emperyalistleri Türk hükümetinden, ABD askerlerinin TC üzerinden Irak'a girebilmesi için -bir "Kuzey Cephesi" açılması için- gerekli düzenlemelerin yapılmasını istiyordu.
Türkiye'deki belirli liman ve havaalanlarının ve belirli tesislerin denetime açılması, bunun için personel kabülü, buralarda gerekli düzenlemelere izin verilmesi, ABD askerlerinin Türkiye'ye yerleşmesi ve Türkiye'den geçiş yapmasına izin verilmesi isteniyordu. Bütün bunlar için meclis kararı, meclisin hükümete yetki veren kararları gerekiyordu. AKP hükümeti, baştan itibaren, Türkiye'nin savaşa girmesi anlamına gelen bu kararların ancak "uluslararası meşruiyet" şartlarında alınabileceğini söylüyor, bu uluslararası meşruiyetin de bir BM Güvenlik Konseyi kararı ile sağlanacağını belirtiyordu. Ancak bu pozisyon, "Saldırı için BM kararı olsa da olur, olmasa da olur!" tavrı içindeki ABD'nin baskısı karşısında bir adım geri çekildi.
5 Şubat'ta TBMM toplandı. ABD'li personelin askeri üs ve limanların modernizasyonu amacıyla 3 ay Türkiye'de bulundurulması konusunda hükümete yetki isteyen başbakanlık tezkeresi oylandı. Gizli celsede yapılan görüşmeler ertesi yapılan oylamada 308 kabul, 193 red, 9 çekimser oy çıktı. Böylece başbakanlık tezkeresi onaylanmış oldu.
Bu tezkere kuşkusuz ABD'nin tüm isteklerine cevap veren bir tezkere değil. Yine de, TC'yi ABD nin safında açıkça savaş hazırlıklarının bir parçası haline getiren bir tezkere. Daha bu tezkerenin tartışılma aşamasında hiç bir yanlış anlamaya meydan vermeyecek açıklıkta kurban bayramı ertesi iki tezkerenin daha TBMM gündemine getirileceği hükümet sözcüleri tarafından açıklanıyordu:
« ABD askerlerinin kuzey cephesi için Türkiye üzerinden geçmesi konusunda ve bunların bir bölümünün Türkiye'de konuşlanması konusunda başbakanlık tezkeresi .
« Türk ordusunun "milli menfaatler" gereği Kuzey Irak'a konuşlandırılması konusunda başbakanlık tezkeresi.
Aslında ABD emperyalistleri her üçünün birlikte onaylanmasını istiyordu. Fakat AKP hükümeti, MGK'nın da "tavsiyeleri " (siz bunu emir biçiminde de okuyabilirsiniz) doğrultusunda bu tezkerelerin birbirinden ayrılarak ele alınmasını, özellikle ABD askerlerinin kuzey cephesi için Türkiye'den geçmesi ve bunların bir bölümünün Türkiye'de konuşlanması tezkeresini kurban bayramı sonrasına bırakmayı taktik olarak uygun gördü. Neden kurban bayramı ertesi? Çünkü 14 Şubat'ta BM Güvenlik Konseyi'nde bir toplantı olacak, bu toplantıya BM silah denetçileri yeni bir rapor sunacaklardı. Bu rapor ertesi, BM Güvenlik Konseyi'nden Irak'ın BM kararlarını harfiyen yerine getirmediği yönünde bir karar çıkması ihtimali vardı. Böyle bir karar, AKP hükümetinin sözünü ettiği "uluslararası meşruiyet" konusunda bir araç olarak kullanılabilir, en azından tabandaki tepkiler bu sayede azaltılabilirdi. Bu arada yapılacak kimi "barış arayışı gösterileri" ile de, "biz elimizden gelen her şeyi yaptık" mesajı verilebilirdi. Hükümet bu oyalama taktiği ile, bir yandan Türkiye'deki savaş aleyhtarı kitlelere kendisinin ABD'nin her dediğini yapan bir kukla olmadığını göstermiş, hem de ABD ile yürütülen sıkı pazarlıklarda elini güçlendirmiş olurdu.
Bu hesaplarla iki önemli tezkerenin meclise sunulması kurban bayramı sonrasına bırakıldı.
Verilen tarih 18 Şubat'tı. Bu tarihte de henüz pazarlıklar sürdüğü için -bu pazarlıklarda gelinen son noktada, tezkerenin ABD açısından fiyatının 6 milyar dolar hibe, 20 milyar dolar kredi olarak belirlendiği medyada haber olarak yer alıyordu- bu tezkereler henüz meclis gündemine getirilmemişti. ABD, " Uzatırsanız B planını uygulamaya sokarız" şantajıyla süreci hızlandırmaya çalışıyor; AKP hükümeti de biraz daha zaman kazanmaya çalışıyordu.
5 Şubat tezkeresinin anlamı:

TC savaş tarafı!

5 Şubat tezkeresi TBMM'de gizli celsede turtışılıp, onaylandı."Gizli oturum", meclisin kurallarına göre oturuma katılanların bu oturumda olanlar konusunda konuşmasını, oturum tutanaklarının yayınlanmasını vb. yasaklayor. AKP sözcüleri, bu tezkerenin aslında Türkiye'nin "barışçı siyaseti" konusunda bir değişiklik anlamına gelmediğini ve Türkiye'yi doğrudan savaş tarafı yapan bir belge olmadığını iddia ediyorlar. Eğer öyleyse, bu gizlilik niye? Nedir gizlenmek istenen?
Gizlenmek istenen aslında 5 Şubat tezkeresiyle TC'nin açıkça savaş tarafı olduğunun resmen ilanı olgusudur.
Mecliste kabul edilen tezkere önce Irak'ın "BM Güvenlik Konseyi kararlarının çerçevesini çizdiği yaptırım ve denetim rejiminden kaynaklanan yükümlülüklerini tam olarak yerine getirmediği" tespitini yapmakta, bunun "Türkiye için ciddi bir güvenlik riski oluşturduğu"nu iddia etmektedir.
Ardından TC'nin sorunun barışçı çözümü için elinden geleni yaptığı söylenmekte ve devamen şu tespitler yapılmaktadır:
"Türkiye'nin her durumu ve ihtimali de gözönünde bulundurması ve barışçı bir çözümün şartlarının oluşmaması durumunda karşısına çıkacak her gelişmeye karşı hazırlıklı olması da hayati önem taşımaktadır. Türkiye'nin temel hak ve çıkarlarına ve Uluslararası sorumluluklarına uygun etkili bir siyaset izlemesi ve gelişmelerin seyrine göre gerekli tedbirlerin zamanında ve etkili biçimde alınabilmesi için hazırlıkların buna göre yürütülmesi bir zarurettir.
Bu mülahazalarla gerekli bütün hazırlıkları yapmak ve güvenlik tedbirlerini almak amacıyla gelişmelerin seyrine göre Türkiye'nin sorumluluklarına temel hak ve menfaatlerine uygun etkili bir politika izlenmesine imkân sağlamak üzere, Türkiye'deki askeri üs ve tesisler ile limanlarda, gerekli yenileştirme, geliştirme, inşaat ve tevzi çalışmalarıyla altyapı faaliyetlerinde bulunmak amacıyla ABD'ye mensup teknik ve askeri personelin 3 ay süreyle Türkiye'de bulunmasına, bununla ilgili gerekli düzenlemelerin hükümet tarafından yapılmasına Anayasanın 92. maddesi uyarınca izin verilmesi..."
Tezkere açık biçimde Anayasa'nın 92. maddesi uyarınca hükümete yetki verilmesini isteyen bir tezkeredir. Ve Meclis de bu madde uyarınca yetki vermiştir.
Anayasanın 92. maddesi "Savaş hali ilanı ve silahlı kuvvet kullanılmasına izin verme" maddesidir.
Bu maddede aynen şöyle söylenmektedir :
"Milletlerarası hukukun meşru saydığı hallerde savaş ilanına ve Türkiye'nin taraf olduğu milletlerarası andlaşmaların veya milletlerarası nezaket kurallarının gerektirdiği haller dışında, Türk silahlı kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesine veya yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye'de bulunmasına izin verme yetkisi TBMM'nindir."
Meclis aldığı kararla "uluslarası hukukun meşru saydığı hal"i var saymış durumdadır. Bu tavrı ile AKP hükümeti ve TBMM, Irak'a saldırı için "yeni bir BM kararı olsa da olur, olmasa da olur" tavrındaki ABD ile aynı safta yerini almıştır. Hükümet ve AKP sözcüleri istedikleri kadar tersini iddia etsinler; Cumhurbaşkanı Sezer, muhalefet partisi lideri Baykal ve diğerleri istedikleri kadar, ikinci bir tezkere için yeni bir BM kararının gerekli olduğunu söylesinler, ilk tezkere ile gerçekte "uluslararası hukukun meşru saydığı hal" var sayılmış durumdadır. AKP hükümeti ve TBMM 5 Şubat kararıyla, TC'yi açıkça, ABD'nin yanında savaş tarafı konumuna sokmuştur. Şimdilik bu karar temelinde "teknik çalışmalar yapmak" üzere Türkiye'de konuşlanan ABD asker ve teknisyenleri yalnızca bir öncü güçtür: Türkiye üzerinden açılacak "Kuzey Cephesi"nin hazırlıklarını yapan öncü güç. Bu tezkerenin artçıları ve ona bağlı olarak da öncü gücün artçıları binlerle, onbinlerle gelecektir.
Aslında TC, bu tezkereden daha önce de savaş tarafıydı. İncirlik üssü, bu tezkere öncesinde de, ABD'nin savaş hazırlıklarını tamamlamada kullanılan esas üslerden biri olarak arı gibi çalışıyordu. İncirlik üssü çok yoğun ikmal trafiği için yetmediğinden, Adana'daki sivil havalanı da, üç aydan beri "tamir" gerekçesiyle sivil hava trafiğine kapanmış, ABD'nin hizmetine sunulmuştu. Fakat buna rağmen hükümet henüz kendisini açık savaş tarafı olarak ilan etmemişti. İncirlik, "normal" NATO üssü olarak, normal "işler" için kullanılıyordu. Güya doğrudan savaş hazırlığı için kullanılmıyordu. Bu masala kuşkusuz anlatanlar da inanmıyordu ama, yine de görüntü kurtarılmış oluyordu. 5 Şubat tezkeresi ile birlikte aslında artık bilinen açıkça ilan edilmiş oluyordu. TC, ABD'nin yanında savaş tarafıydı. Ülke topraklarını, üslerini, tesislerini, limanlarını savaş için gerekli düzenlemeleri yapmak amacıyla açıkça ABD'nin kullanımına açıyordu.

Değişen ne?

Bu arada değişen ne idi?
Değişen, Türk hakim sınıfları açısından ABD'nin Irak'a saldıracağının kesinleşmiş olmasıydı. ABD saldırısının kesin olduğunun görüldüğü şartlarda, Türk hakim sınıfları açısından iki seçenek kalıyordu. Ya ABD'nin isteklerini reddedip, savaşa karşı açıkça tavır almak; ya da ABD'nin isteklerini mümkün olan en yüksek ücret karşılığı ABD'ye vererek onun yanında savaşta yer almak. Birinci seçenek, TC'nin emperyalizme -tabii en başta da ABD emperyalizmine- her yönden bağımlılığı gözönüne alındığında, yalnızca teorik olarak var olan bir seçenekti. Türk hakim sınıflarının böyle bir seçenekten yana tavır almasını beklemek safdilliktir. O halde, ABD'nin Irak'a ne olursa olsun saldıracağının belli olduğu şartlarda, gerçekte Türk hakim sınıflarının önünde iki seçenek değil, tek seçenek vardı: ABD ile sıkı pazarlık ile fiyat yükselterek ABD'nin yanında savaşa girmek. Gayrıresmi savaş taraflığını, resmi savaş taraflığına çevirmek. Bunu yaparken de kitlelere, "Biz savaş istemiyoruz ama, Irak uzlaşmaya yanaşmıyor, bu durumda yapacak bir şey yok" mesajları verilmek zorundaydı. Öyle de yapıldı:
Güdümlü medya, tezkerenin görüşüldüğü ve karara bağlandığı 5 Şubat'ta, "çok gizli" bir görüşmenin haberini patlattı: 4 Şubat'ta, Irak Devrim Konseyi'nde önemli bir yere sahip olan, Saddam'ın temsilcisi Taha Yahsin Ramazan başbakanlık uçağıyla Türkiye'ye gizlice (!) getirilmişti. Türk hükümeti, bu son görüşmeleri reklam olmasın diye gizli tutmuştu. Başbakan Gül'ün deyimiyle maksatları "bağcı dövmek değil, üzüm yemek"ti, bu yüzden görüşme gizli tutulmuştu. Yine Başbakan Gül'ün deyimi ile Irak yönetimine durumun ciddiyeti bütün açıklığı ile anlatılmıştı. Fakat yönetim bunu anlamıyordu! Bu durumda yine Başbakan Gül'ün deyimiyle "günah bizden gitmişti"! AKP'nin başkanı, beklemedeki başbakan Recep Tayyip Erdoğan ise, 4 Şubat'ta AKP Meclis Grubunda yapılan toplantıda, AKP milletvekillerine, savaşın TC'ye rağmen gündemde olduğunu anlatıyor, "Bu denklemin dışında kalamayız!" diyordu. 5 Şubat öncesinde AKP yöneticileri, en başta da Recep Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül tüm AKP milletvekilleri ile tek tek görüşüp tezkerenin onaylanması ve AKP grubundan beklenen firenin en alt seviyede tutulması için çabalıyorlardı.
Hesap açıktı: Türkiye'nin açık destek vermemesi halinde de ABD herhalde Irak'a karşı savaş yürütecekti. Saddam herhalde devrilecek, Irak'ta yeni bir yapılanmaya gidilecekti. Türkiye savaşta yer almazsa, savaş sonrası Irak'ın yapılanmasında devre dışı kalacak, ayrıca ABD'nin de gazabına uğrayacaktı. O halde "3 koy - 5 al" pazarlıklarıyla savaş tarafı olmak TCnin -yani Türk hakim sınıflarının- menfaati gereği idi. Tezkere işte bu gerekliliğin sonucu meclise sunuldu, meclisten çıktı.

Savaşın barbar yüzü...

Alınan karar, başına bomba yağacak Irak halkı somutunda büyük bir katliama ortak olma, destek verme kararıdır! ABD ve İngiltere'nin Irak'a saldırı için Ortadoğu'ya yığdığı askeri güç bölgenin tarihinde gördüğü en büyük askeri güçtür. ABD'nin ve İngiltere'nin bölgeye yığdığı askeri gücün imha potansiyeli, İkinci Dünya Savaşı'nın tümünde kullanılan imha potansiyeli ile boy ölçüşecek boyutlardadır. Füzelerle ve bombalarla gelecek yakma-yıkma-yok etme gücü muazzam boyutlardadır. Tabii yine "akıllı", yalnızca belirlenen askeri hedefleri vuran bombalar-füzeler atıldığı masalları anlatılacak! Yine video oyunlarında olduğu gibi "temiz vuruş"lar gösterilecek bize. Vurulan + işaretini, hedefin nokta atışı ile vuruluşunu göreceğiz televizyonlarda. Onların ardında yanan, paramparça olan, buharlaşan insanları görmeyeceğiz.
Pentagon'un savaş senaryoları daha şimdiden kendi ülke halkını 500.000 Iraklı ve en kötü durumda, eğer Bağdat'ta sokak savaşları yürürse, 10 bin Amerikan "kayıbına" alıştırıyor! Yaralanacaklar bu hesap içinde yok!
BM göçmen teşkilatları, en az 1 milyon kişinin -fakat muhtemelen 3 milyon kişinin- savaştan kaçmak için yollara düşeceğinden yola çıkıyor!
Burada kuru rakam olarak 500 bin, 10 bin, 1 milyon, üç milyon diye söz edilen İNSANdır. Her biri kendi başına bir dünya olan birey insan! Emperyalistlerin hesabında -sadece emperyalistlerin değil, tüm gerici, faşist egemenlerin de hesabında- insan yoktur. "Yan zarar" "kayıp" vb. kavramlar ardında gizlenir insan!
Onlar için belirleyici olan kârlarıdır, iktidarlarıdır, hegemonyalarıdır! Bunun için cesetlerden oluşan dağlar, kandan kızıllaşmış nehirler, yollara düşmüş, evsiz barksız, kuru ekmeğe muhtaç milyonlar göze alınabilir!
AKP hükümeti ve TBMM aldığı kararla böyle bir savaşın sorumlusu ve suçluları içinde yerini almıştır. TC böyle bir savaşın sorumlusu ve suçluları içinde yerini almıştır. Abdullah Gül'ün "Ben geceleri rüyamda üzerine bomba düşen çocukları görüyor, uyuyamıyorum" açıklamaları yığınları kandırmak için demagojidir. Savaşa gerçekten karşı olan, onun gereğini yapar! Emperyalist, gerici bir savaşta bu savaşa katılma kararı alıp, savaş düzenine geçmek, bir yandan da ama barışçı görünmek sahtekârlıktır.
TBMM de güya halk temsil ediliyor. Güya orası halkın iradesini ifade ediyor. Savaş konusunda alınan ve alınacak kararlar, bunun böyle olmadığını, TBMM'nin halka rağmen karar aldığını açıkça gösteriyor. Kamuoyu yoklamalarının gösterdiği savaşa karşı olma oranı -en düşüğü- % 80! Fakat meclis'in % 60'ı savaş yanlısı bir karar alıyor!
İşte bu meclisin "halkı" temsili böyle!
Ya diğerleri?
Mecliste ilk savaş yetki tezkeresinin oylanmasında AKP kendi içindeki ilk büyük çatlağı verdi. Elliye yakın AKP'li tezkere aleyhine oy kullandı. Bir AKP milletvekili partisinden istifa edeceğini açıkladı. AKP'li Meclis Başkanı alınan karardan yana olmadığını, gizli oturumdan yana olmadığını vb. açıkladı. Aslında bu çatlak, içinde bulunulan anda, AKP hükümetinin -dolayısıyla TC'nin- ABD ile pazarlığında "fiyat yükseltme" işlevini görüyor. Tezkereye oy veren AKP'liler ile oy vermeyen AKP'liler arasında soruna genel yaklaşımda bir farklılık yok. Her iki kesimin de çıkış noktası Türkiye'nin menfaatleri adı verilen Türk hakim sınıflarının menfaatleridir. Oy veren çoğunluk, Türkiye'nin menfaatlerini ABD'nin savaşı yanında görmektedir; oy vermeyen azınlık ise ya biraz daha beklenmesinden yanadır ya da bu savaşın çıkmamasının Türkiye'nin menfaatlerine daha uygun olduğu görüşündedir ve bu savaşın engellenebileceği görüşündedir.
Meclisteki CHP ise şimdi kendini savaş karşıtı hareketin sözcüsü imiş gibi göstermektedir. Bu büyük bir sahtekârlıktır. Önce şu kesindir: Hangi hakim sınıf partisi içinde bulunulan durumda hükümet olsaydı, AKP'den özde ayrı bir şey yapmazdı, yapamazdı. Türkiye'nin egemenleri ABD ile kopmaz bir biçimde bağlıdırlar. Bir CHP hükümeti ve CHP meclis çoğunluğu, Baykal'ın bütün palavralarına rağmen, ABD'nin yanında savaşa girme kararı çıkartırdı. "Türkiye'nin menfaatleri" denen hakim sınıfların menfaatleri çünkü bunu gerektirmektedir. CHP muhalefette olduğu için, ve AKP çok rahat bir çoğunluğa sahip olduğu için, CHP bugün "savaş karşıtı" tüyler takınabilme lüksüne sahiptir. Ancak bu savaş karşıtlığının ne kadar olduğu, Baykal'ın demeçlerinden, açıklamalarından bellidir. Baykal, TC'nin menfaatleri gereği, Türk ordusunun Kuzey Irak'a gönderilmesi için yetki verilmesi tasarısı ayrı getirilirse, CHP'nin buna oy vereceğini açıklıyor! Karşı olduğu yani gerici bir savaş, bir işgal hareketi vb. değildir. Güney Kürdistan'ın Türk ordusu tarafından işgaline CHP karşı değildir. CHP gerici, emperyalist savaşa karşı değildir. Yeter ki o, "Türkiye'nin -yani Türk hakim sınıflarının- menfaatine" olsun. Yani al birini, vur ötekine! Üzerinde anlaşamadıkları konu, Türk hakim sınıflarının menfaatinin ne olduğu konusudur!

Savaş ne için? Kimin savaşı?

Hazırlanan ve yürütelecek savaşın öncelikle bir petrol savaşı olduğunu bütün burjuva medya da ortaya koyuyor. Biz bu konuda durumu bir çok yazımızda ortaya koymuş olduğumuz için bilineni tekrarlamak istemiyoruz.
Fakat sorun yalnızca Irak petrolüne egemenlik sorunu değil. Savaş -bu her geçen gün daha net açığa çıkıyor- somut olarak şu anda Ortadoğu'ya, somut olarak da ilk anda Irak'a egemenlik savaşı olarak yürüse de, gerçekte emperyalistler arası dünya hegemonyası dalaşının bir parçası. ABD bu dalaşta, gücünün zirvesine ulaşmış durumda; arkadan gelen ve hızla gelişen güçler var. Bunun en başında Almanya ve Fransa ittifakı geliyor. Almanya-Fransa ittifakı, kendi etrafında Avrupalı güçleri birleştirmeye çalışıyor. Rusya ve Çin'le de ittifak içinde ABD'nin tek başına dünya patronluğu, jandarmalığı "istediğimi yaparım" kabadayılığını engellemeye çalışıyor. ABD emperyalizmi, gelişmenin farkında, "terörizme karşı uluslararası savaş" adına gerçekte var olan durumunu korumaya çalışıyor. Gelecekteki tehlikeler karşısında "ön", "önleyici" tedbirler alıyor.
ABD emperyalistleri bütün emperyalist dünyayı, kendi hegemonyasını kabul edip, kendi ardında birleşmeye çağırıyor. Onun "Yaşlı Avrupa" kategorisi içinde ele aldığı, Almanya-Fransa ittifakı ise, ABD'yi "uluslararası kurum"lar aracılığıyla dizginlemeye çalışıyor. BM örgütü bu bağlamda bu emperyalist güçlerin en önemli dalaş alanlarından biri.
Almanya-Fransa uluslararası meşruiyet için BM kararı talep ediyor. ABD ise, karar olsa da olur, olmasa da olur tavrı içinde.
ABD ile "Yaşlı Avrupa" arasındaki dalaş yalnızca BM'lerde değil, AB ve NATO gibi kurumlarda da sürüyor.
ABD, AB'nin Doğu Avrupa'daki yeni üye ve üye adaylarını Irak konusunda "Yaşlı Avrupa"ya karşı tavıra teşvik etti. Almanya-Fransa ittifakının Irak'ta savaşa -BM kararı olmaksızın- karşı çıkan tavrı, içinde eskilerden İngiltere, İspanya, İtalya, Hollanda'nın bulunduğu sekiz AB üyesi tarafından reddedildi.
Buna karşı, Almanya-Fransa, Türkiye'nin NATO Konseyi çerçevesinde 5 Şubat ertesi talep ettiği Patriot füzelerini, Belçika üzerinden veto ederek engellemeye çalıştı.
Gerek AB, gerekse NATO'daki bu parçalanmışlık şimdilik çürük kimi uzlaşmalarla aşılmış görünüyor. Fakat bu yalnızca görüntü. Gelişmeler emperyalistler arası çelişmelerin giderek tırmandığı, çekişmelerin artacağını gösteriyor.
Bu bağlamda halklar açısından önemli olan, bugün barıştan yanaymış gibi görünen emperyalistlerin de gerçekte barıştan yana filan olmadıklarının, bunların barışçılıklarının emperyalist çıkarları gereği anda takılmış bir maske olduğunun kavranmasıdır.
Hesaplar... ve Bağdat...
Şimdi herkesin gözü önünde, halklara rağmen Irak'a karşı emperyalist bir saldırı hazırlanıyor. Savaş gündemde. Bu savaşta bir yanda emperyalist "büyük haydut"lar var. Bunlar Irak'a "demokrasi" "özgürlük" götürmek, Irak'ın elindeki "hür dünyayı tehdit eden kitle imha silahlarını yok etme" iddiasındalar. Gerçekte amaçları Irak petrolleri üzerinde tam egemenliklerini kurmak. Ortadoğu'da tam gemenlik için önemli bir mevziyi tam ele geçirmek. Saddam rejimini devirip, her dediklerini yapacak bir rejim oluşturmak. ABD ve İngiliz emperyalist ittifakı, böylece diğer emperyalislerle dünya hegemonyası dalaşında çok önemli bir mevzi kazanmış olacak.
Alman-Fransız emperyalist ittifakı, Rusya ve Çin ile ittifak içinde, bu savaşı engellemeye, engellemek mümkün olmazsa, bir ABD-İngiliz savaşı olmaktan çıkarıp, BM patronajlığında bir savaşa dönüştürmeye, böylece savaş sonrası paylaşımda söz sahibi olmaya çalışıyor.
Savaşın diğer tarafında "küçük haydut" Saddam var. O, aslında faşist rejimini sürdürmek için savaşıyor. Fakat bu gerici amacını emperyalizme karşı savaş, müslümanlık adına savaş, Filistin halkının haklı davası için savaş, Arap milliyetçiliğinin emperyalizme direniş savaşı vb. olarak satmaya çalışıyor.
TC'nin bu savaşta, ABD'nin yanında savaşa girerek, Irak ordusuyla çatışmaksızın, Kuzey Irak'ta olası bir Kürt devletini engelleme, Türkmen soydaşları koruma ve olası mülteci akınını TC sınırları dışında karşılama adına Kuzey Irak'ta bir yer kapma ve bu arada KADEK'in askeri gücünü yok etme amaçları ve hesapları var.
Kısaca herkesin kendine göre hesapları var.
ABD'nin hesabı savaşı mümkün olan en kısa zamanda bitirmek. Sonrasında istenen rejim oturtulana dek Irak'ı bir sömürge valisi üzerinden yönetmek. Bu hesabın tutması halinde ABD bir süre daha içinde bulunduğu ekonomik krizin derinleşmesini engelleyebilir. Ve dünyanın patronluğu iddiasını bir süre daha sürdürüp daha da azgınlaşabilir.
Bu hesabın karşısında, Saddam'ın Bağdat'taki sokak savaşları ile, ABD'yi Irak'a girdiğine pişman etme hesap ve iddiaları var. Bu hesabın tutması halinde, ABD yalnızca büyük bir prestij kaybına uğramakla kalmayacak, içine girdiği ekonomik kriz derinleşecektir.
ABD'nin ekonomik krizinin bir dünya krizine dönüşmesi ihtimali de gündeme gelecektir.
Öyle ya da böyle, bu hesaplardan biri yanlıştır. Ve Bağdat'tan dönecektir.
Hangisinin Bağdat'tan döneceğini göreceğiz.

 

19 Şubat 2003