EMPERYALİST SAVAŞA
MİLYON KERE MİLYON KERE...
HAYIR!
Halklara rağmen...
Dünyanın
her yanında milyonlarca, onmilyonlarca insan sokaklarda... "Irak'ta
savaşa hayır!" diyor, milyonlarca, onmilyonlarca insan.
Buna rağmen savaş hazırlıkları da bütün hızıyla sürüyor.(*)
Askeri yığınak sürüyor...
Bu yazıyı kaleme aldığımız gün ABD'nin Ortadoğu'da konuşlandırdığı
asker sayısı 240 bine varmıştı. 62 bin askere daha "hazır ol"
emri çıkmıştı. Irak'ta operasyonu yönetmekle görevlendirilmiş, savaş
ertesi Irak'ı için bir nevi askeri genel vali olarak düşünülen General
Frank, ABD ordusunun "Başkan Bush emir verdiği anda vurmaya
hazır" olduğunu söylüyordu. İngiltere'nin aynı alanda konuşlandırdığı
asker sayısı 41 bindi. 30 bin Türk askeri Kuzey Irak'a yerleşmiş
durumdaydı. Sınıra asker ve askeri malzeme yığınağı sürüyordu.
Bir yandan askeri hazırlıklar bütün hızıyla sürer, tamamlanma aşamasına
gelirken, diğer yandan diplomasi alanında emperyalist ve gerici
güçler arasında bir başka "savaş" yürüyordu.
Diplomatik "savaş"...
Bu "savaş"ın alanı BM Güvenlik Konseyi, NATO Konseyi
gibi, emperyalist güçlerin birlikte yer aldıkları uluslararası örgütler
idi. Gerek hemen savaş isteyen güçler, gerekse anda savaşı kendi
emperyalist çıkarlarına uygun görmeyip "barış yanlısı"
görünen güçler, bu arenalarda kendi lehlerine kararlar çıkarmaya
çalışıyorlardı.
Çatışma alanı: BM Güvenlik Konseyi
Irak'a saldırmaya kararlı görünen ABD emperyalizmi ve onun en yakın
emperyalist müttefiki olarak görünen İngiliz emperyalizmi, başlangıçta
Irak'a karşı savaşa uluslararası meşruiyet görüntüsü vermek için
BM Güvenlik Konseyi'nden Irak'ın daha önce alınmış kararlara harfiyen
uymadığını tespit eden bir karar çıkarmak istiyorlardı. Daha önce
alınmış kararda bu karara harfiyen uyulmadığı taktirde yapılan "ciddi
sonuçlar" tehdidi, onlara göre BM kararlarına dayanarak "uluslararası
topluluk" adına savaş yürütmek için yeterliydi. Böyle bir ikinci
kararın çıkarılması için BM Güvenlik Konseyi'nin 15 üyesinin dokuzunun
evet oyu yeterliydi. Buna ek olarak Güvenlik Konseyi'nin 5 daimi
üyesinin (ABD, İngiltere, Fransa, Rusya, Çin) hiçbirinin oyunun
"hayır" olmaması genekiyordu. Çünkü 5 daimi üyenin hayırı
veto anlamına geliyor, karar alınmasını engelliyordu.
Yürütülen diplomatik pazarlıklar ertesi gelinen yerde -bu yazıyı
yadığımız günde- ABD ve İngiltere'nin isteği doğrultusunda ancak
4 evet oyu kesinleşmişti. ABD, İngiltere, İspanya, Bulgaristan.
Buna karşı Rusya, Çin, Fransa, Almanya ve Suriye'nin bir ABD-İngiliz
karar tasarısını "savaş tasarısı" olarak değerlendirip
reddettikleri de kesindi. Bunlardan Güvenlik Konseyi daimi üyesi
olan Rusya, Çin ve Fransa'nın "hayır"ı veto anlamına geliyordu.
Ve bunlar veto lafını ağızlarına almadan, "savaşa meşruiyet
kazandıracak" bir kararı engellemek için ellerinden geleni
yapacakları açıklamalarında bulunuyorlardı. ABD, "İkinci bir
karar olsa da olmasa da olur; eğer bir karar çıkmazsa BM'nin saygınlığı,
ciddiyeti sarsılır; bizim ikinci bir karara ihtiyacımız da yoktur.
BM Saddamı koruma anlamına gelen bir karar alırsa biz bildiğimizi
yaparız!" vb. açıklamalarla ve yarattığı fiili saldırı durumuyla
Fransa, Rusya, ve Çin'in vetosunu engellemeye çalışıyordu. Bu arada
BM Güvenlik Konseyi'nin sallantılı olan 6 üyesinin (Afrika'dan Angola,
Kamerun ve Gine; Orta ve Latin Amerika'dan Meksika ve Şili ve Asya'dan
Pakistan) BM'de çatışan iki taraftan birinin yanına çekilebilmesi
için yoğun diplomatik görüşmeler yürütülüyor; sıkı pazarlıklar yapılıyordu.
Bütün rüşvetlere ve tehditlere rağmen, 14 Mart itibariyle ABD ve
İngiltere'nin istediği doğrultuda bir karar tasarısı için 9 evet
oyu henüz kesinleştirilememişti. Bu durumda vetocu güçlerin vetosuna
da ihtiyaç kalmıyordu.
İngiltere'nin yeni karar tasarısı girişimi
ABD-İngiliz blokunda, kendi kamuoyunda savaş konusunda hâlâ çoğunluğun
desteğine sahip görünen Bush yönetimi, Blair'e göre daha rahat bir
konumdaydı. İngiltere'de antisavaş hareketi, İkinci Dünya Savaşı
sonrasının en kitlesel hareketi olarak gelişiyor, Blair yönetimi
halkın büyük çoğunluğunun savaşa karşı olduğunu görüyor, köşeye
sıkışıyordu. Blair'in partisi içinde, parlamento grubunda ve hatta
kabinesinde Blair'in saldırgan savaşçı tavrına karşı hoşnutsuzluk
açıkça dillendiriliyor, ikinci bir BM kararı olmaksızın savaşa girilmesi
halinde istifa tehditleri gündeme geliyordu. Bu gelişmeler karşısında
İngiltere, ABD'nin "ikinci karar olsa da olur olmasa da olur",
"BM Güvenlik Konseyi'nde ikinci bir kararın oylanması talebinden
vazgeçebiliriz" tavrına karşı, özellikle BM Güvenlik Konseyi'ndeki,
tavrını belli etmeyen 6 üyeyi kazanmaya yönelik yeni bir karar tasarısı
hazırladı. Bu tasarıda Saddam'a 6 yeni şart getiriliyor, bu şartları
yerine getirmesi için de iki hafta zaman tanınıyordu. ABD-İngiltere
ortak tasarısındaki 17 Mart tarihi böylece en fazla Mart sonuna
kadar uzatılmış oluyordu. ABD'nin bu tasarı konusundaki tavrı, "olsa
da olur, olmasa da olur"; "biz zaten sorunun savaşsız
çözümü için her yolun denenmesinden yana olduğumuzu hep söyledik,
ama artık Saddam'ın zamanı bitti" şeklinde oldu. ABD "Savunma"
(siz emperyalist saldırı olarak da okuyabilirisiniz) Bakanı(!) Rumsfeld
hatta gerekirse İngiltere'siz de savaşacaklarını söyledi. Kuşkusuz
bu ABD-İngiltere açısından artık savaş öncesi son manevralardır.
Bu manevra öncelikle İngiltere'de İşçi Partisi içinde ve hükümet
içinde Blair'e karşı muhalefeti "ikna", Blair'i kurtarma,
ona "barış için her şeyi yaptık" deme fırsatını verme
operasyonudur. Bundan sonrası savaştır. Ve bu savaş içinde İngiltere
de doğrudan yer alacaktır.
Ya Türkiye...
Türkiye'de de Ankara 1 Mart'ta tarihinin en büyük kitle katılımlı
savaş aleyhtarı gösterisine sahne oldu. Aynı gün Meclis'te yapılan
oylamada AKP hükümetinin sunduğu ve hükümete ABD askerlerinin Türkiye'ye
yerleşmesi için ve Türk askerinin de Kuzey Irak'a girmesi için yetki
veren tezkere öngörülen "toplantıya katılan milletvekillerinin
salt çoğunluğu" sağlanamadığı için, kabul edilmedi. Reformist
solun hemen tümünün "barış kazandı" diye adlandırdığı
bu gelişme, bir yanıyla tabii ki gelişen antisavaş hareketinden
etkilenmenin de bir işareti olmasına rağmen, gerçekte tezkereye
oy vermeyenlerin "barış" yanlısı oldukları anlamına gelmiyor.
Tezkereye oy verenlerle, vermeyenlerin çıkış noktası aynı: Her iki
kesim de, "milli menfaatler" adını verdikleri sömürücü
egemen sınıfların menfaatlerinden yola çıkıyorlar. Tezkereye olumlu
oy veren çoğunluk, bu menfaatleri bugünkü şartlarda, ABD'nin yanında
savaşa girmek, onun savaşına kolaylık sağlamak, bunun karşılığında
ABD'den yüklü bir rüşvet almak, hem de savaş sonrası Irak'ın yapılanmasında
söz sahibi olmakta görürken; tezkereye oy vermeyenler "milli
menfaatleri" ABD'nin savaşının engellenmesinde görüyor. Birinciler
savaşın Türkiye girse de girmese de herhalde çıkacağını; ikinciler
ise savaşa TC hayır derse savaşın engelleneceğini savunuyorlar.
Her iki kesim de, savaş çıksın çıkmasın, Kuzey Irak'ta bir Kürdistan
devleti kurulmasının engellenmesini, bunun için Kuzey Irak'ta Türk
askerinin yoğun bir biçimde olmasını, gerekirse -tabii Kürtlere
karşı- savaş yürütmesini "milli menfaatler gereği" olarak
görüyor.
Aslında oylama sonucu AKP açısından da, savaş hazırlıklarında iyice
ilerlemiş olan "askeriye" açısından da beklenir ve istenir
bir sonuç değildi. Uluslararası alanda da bu sonuç ABD açısından
kuzey cephesinin Türkiye'den açılması konusunda, askeri planlama
konusunda belli aksaklıklara yol açtı. Kararın ertesinde durumun
düzeltilmesi için girişimler derhal gündeme geldi. Önce AKP yöneticileri
kendileri açısından hiç de iyi, meclisteki parti grubu içinde serbest
bırakıldığında kendi çizgisini uygulayan 100'e yakın insan olduğunu
gösteren sonucu "parti iç demokrasinin zaferi" biçiminde
yorumlayarak zararı aza indirmeye çalıştılar. Ardından Genelkurmay
Başkanı Özkök'ün açıklaması geldi. Bu açıklamada Özkök, tezkerenin
kabul edilmemesinden duyduğu rahatsızlığı açıkça dile getirdi, "hükümet
tezkeresi bizim de tezkeremizdir" diyerek parlamentonun bundan
böyle ne yapması gerektiği konusundaki asker işaretini verdi. Bu
arada tezkerenin oylanmasından bir gün önce yapılan MGK toplantısından
bu konuda açık bir "tavsiye kararı" çıkmamış olmasını
da -ki bu Türkiye'de şu anda AKP ile yerleşik kemalist devlet güçleri
arasında yürüyen iktidar dalaşmasında karşılıklı taktik hamlelerden
biriydi; AKP kararı MGK toplantısı ertesine bırakarak MGK'yı açık
tavra zorlamak, sorumluluğu paylaşmak istemişti. Askeri kanat ise
"nasıl olsa tezkere geçer" hesabıyla olsa gerek, MGK'da
açık tavsiye kararı almayıp sorumluluğu (ne olur ne olmaz!) tek
başına AKP'ye yüklemek istemişti- "MGK Meclis'e değil, hükümete
tavsiyede bulunur. Eğer biz meclisteki oylama öncesi bir karar açıklasa
idik, bu Meclis üzerinde baskı yapılıyor biçiminde anlaşılabilirdi"
gibi çok veciz demokratik sözlerle açıkladı.
Bu arada bilindiği gibi Siirt'te seçimler de yapılıp Recep Tayyip
Erdoğan başbakanlığı Abdullah Gül'den devraldı. Böylece yeni hükümetin,
özü değişmeyen yeni bir tezkereyle meclise gelmesi ertesinde 1 Mart'ta
çıkmamış tezkerenin çıkarılma imkânı var.
Kaldı ki, esasında ikinci tezkere çıkmamış olsa da, birinci tezkere
temelinde ve hükümetlerarası yapılmış olan anlaşma temelinde ABD'nin
Türkiye'yi Irak'a karşı en önemli saldırı üslerinden biri olarak
kullanma imkânı var. Bu imkânın nasıl tepe tepe kullanıldığını bugün
bütün dünya biliyor, görüyor. İşler o kadar açık yürüyor ki, güya
Türkiye'de yerleşmesi Meclis tarafından reddedilen ABD askerleri,
"üs ve tesis modernizasyonu" vb. adı altında, Türkiye'de
o kadar açık savaş hazırlıkları yürütüyorlar ki, AKP'li Meclis Başkanı
bile resimleri gördüğünde "tüylerinin diken diken olduğunu"
söyleyip milletvekillerine Meclis araştırması yapılması için önerge
getirmelerini tavsiye ediyor!
Bu arada tabii 30 bin Türk askerinin daha şimdiden Kuzey Irak'ta
olması egemenler içinde kimseyi rahatsız etmiyor.
Öyle ya da böyle, Türkiye bugün savaş hazırlıklarının tam göbeğinde;
yarın savaşın içinde, ortasında olacak!
TBMM'nin 1 Mart'ta aldığı karar kimseyi aldatmamalı, "barış
kurtuldu" yanılsamasına ve rehavete yol açmamalı.
TBMM'nin aldığı ne ABD'nin Irak'a saldırısını engeller, ne de Türkiye'nin
bu savaş içinde yer almasını... Gerçek fonksiyonu göz boyamadır.
Aslında bu somut savaşı engelleyecek tek güç halklardır; halkların
savaşa dur demesidir. En başta ABD halklarının savaşa dur demesi,
kendi egemen sınıflarını durdurmasıdır. ABD'nin cepheye sürdüğü
askerlerin (bu arada diğer ülkelerden de cepheye sürülien askerlerin
de tabii) cepheye sürülmeyi reddetmesidir.
"Bu savaş emperyalist savaştır. Sizin savaşınızdır. Biz bu
savaşta yokuz!" tavrının, yalnızca barış gösterileri ile değil,
grevlerle, işgallerle... (fakat Avrupa'da yapılan "5 dakikalık"
yasak savma, göstermelik grevlerle değil; üretimi durduran, kapitalizme
vuran gerçek grevlerle, işgallerle) gösterilmesiyle, işleyen savaş
çarkının dişlileri arasına güçlü çomaklar sokulmasıyla engellenebilir
bu savaş.
Bu savaş BM kararıyla, şu ya da bu mecliste "milli menfaatler"
adına alınan güya savaşa karşı kararlarla vb. engellenemez.
Ayrıca bu somut savaşın engellenmesi yönünde tavır takınan herkes,
gerçek anlamda barış yanlısı da değildir. Bir dizi emperyalist ve
gerici güç, bu savaşın öncelikle ABD emperyalizminin dünya hegemonyası
dalaşında büyük avantajlar elde edeceği bir savaş olacağının bilinci
ve endişesiyle, emperyalist sömürü pastasında kendi paylarının azalacağı
endişesiyle vb. bu somut savaşı istemeyen pozisyonlar takınmaktadır.
Almanya'nın, Fransa'nın, Rusya'nın, Çin'in tavırları böyledir. Görev
bunları "barışçı" görüp gösterecek yerde, bunların sahtekârlıklarının,
ikiyüzlülüklerinin, emperyalist emellerinin teşhiridir.
Gerçek anlamda bir barışın, emperyalizm var olduğu sürece kazanılamayacağı;
sömürü sisteminin her zaman yeni savaşlar üreteceği, gerici karşıdevrimci
emperyalist savaşların, aynı krizler gibi, kapitalizmin ayrılmaz
yol arkadaşı olduğu da bilinmelidir. Bu gerçekten çıkan sonuç şudur:
Gerçek barış mücadelesi, emperyalist sisteme karşı devrim mücadelesi
olarak yürütülen mücadeledir. Ancak bugünün sömürülenleri, bugünün
ezilenleri kendi iktidarlarını kurduğunda, halklar kendi adlarına
kendileri koruştuğunda gerçek barış mümkün olacaktır. Şimdi "barış
kurtuldu" diye sevinenlerin sözünü ettiği barış, gerçekte iki
gerici, emperyalist savaş arasındaki geçici bir soluklanma döneminden
başka bir şey değildir.
Bunun dışında, emperyalistlerin dişine tırnağına kadar silahlı olduğu,
sömürü sisteminin "güç" üzerine, şiddet üzerine kurulu
olduğu bir dünyada, saf bir "her türlü savaşa karşı" olma
pozisyonu, pasifizm, sonuçta bugünkü sömürü sisteminin ayakta kalmasının
savunulması anlamına gelen bir tavırdır. Emperyalist, gerici, karşıdevrimci
savaşlara karşı çıkılırkan, pasifist pozisyonlardan kendini ayırmasını
bilmek gereklidir.
Milyonlarca kez hayır!
Evet, Irak'a karşı savaşa milyonlarca kez hayır!
Saddam rejimini iyi ve doğru bulduğumuzdan, onun ayakta kalmasını
istediğimizden değil! Saddam rejimi paramparça edilmeyi, yıkılmayı
yüzlerce kez "hak eden" halk düşmanı faşist bir rejimdir!
Biz bu rejimin yıkılmasından yanayız! Irak'ın bütün milliyetlerinden
işçilerinin köylülerinin emekçilerinin,bu rejime karşı ayaklanıp,
bu rejimi devrimle yıkıp, Irak'ta işçilerin-köylülerin demokratik
iktidarını kurmalarından yanayız. Bu mücadelede Irak halklarının
yanındayız.
Ancak biz emperyalistlerin ve gericilerin kendi emperyalist emellerini
gerçekleştirmek amacıyla Irak'a saldırmasına karşıyız. Biz saldıranların
Saddam'la arasında özde fark olmadığını, "demokrasi, özgürlük"
gibi şiarların empenryalistlerin ağzında kirletilen demagojik şiarlar
olduğunu biliyoruz. Biz Irak'a karşı savaşa, bu savaş emperyalist
bir savaş olduğu için karşıyız. Biz her şeyden önce Türk egemen
sınıflarının Irak'taki varlığına, emperyalist savaştan kendileri
için çıkar sağlama çabalarına karşıyız, Türkiyeli işçilerin-köylülerin
emperyalist çıkarlar uğruna, Irak'taki sınıf kardeşlerine karşı
cepheye sürülmesine karışıyız.
Bu yüzden; emperyalist savaşa milyonlarca kere hayır diyoruz! Herkesi
"hayır"ı eylemlerle dile getirmeye çağırıyoruz!
14 Mart 2003
(*) Bu yazı yazıldığında henüz savaş başlamamıştı. [Yukarı Dön]
