MİLİTAN MİLİTARİZM VE
SOSYAL-DEMOKRASİNİN
ANTİ-MİLİTARİST TAKTİĞİ
- Lenin -
I
Diplomatlar büyük heyecan içinde. "Notalar", "raporlar"
ve "açıklamalar" yağıyor; ellerinde şampanya bardaklarıyla
"barışı sağlamlaştıran" kukla hükümdarların arkasında
bakanlar fısıldaşıyor. Fakat "tebaa" pekâlâ biliyor ki:
Kargalar birlikte uçuyorsa, leş kokusu var demektir. Ve muhafazakâr
Lord Cromer İngiliz Avam Kamarası'nda şu açıklamayı yaptı:
"Ulusal (?) çıkarların tehlikede olduğu, tutkuların alevlendiği
ve egemenlerin niyetleri ne kadar barışçıl (!) olursa olsun, bir
çatışma tehlikesi ve olasılığının bulunduğu bir zamanda yaşıyoruz."
Son zamanlarda yeterince patlayıcı madde birikti ve hâlâ da birikiyor.
İran'daki devrim, Avrupa devletlerinin orada kurdukları duvarları,
"etkinlik alanları"nı birbirine katmakla tehdit ediyor.
Türkiye'deki anayasa hareketi bu yurdu Avrupalı kapitalist haydutların
pençelerinden koparıp almakla tehdit ediyor; ve devamla eski, artık
akutlaşmış "sorunlar" -Makedonya, Orta Asya, Uzak Doğu
vs. vs.- tehditkâr bir biçimde ortaya çıkıyor.
Bu arada, mevcut açık ve gizli sözleşmeler, anlaşmalar vs. ağında,
herhangi bir "iktidar"ın "kıvılcımından ateş yakması"
için burnuna bir fiske yeterlidir.
Ve hükümetler birbirlerine karşı kılıçları öylesine tehditkâr salladıkları
oranda, kendi ülkelerinde anti-militarist hareketi o kadar acımasızca
eziyorlar. Anti-militaristlerin takibata uğratılmasının yaygınlığı
ve yoğunluğu gittikçe artıyor. "Radikal-sosyalist" Clêmenceau-Briand
hükümeti, junker-muhafazakâr Bülow hükümetinden daha az zorba değil.
Yirmi yaşın altındaki kişilere siyasi toplantılara katılmayı yasaklayan
yeni dernek ve toplantı yasasının yürürlüğe girmesinden sonra tüm
Almanya'da "gençlik örgütleri"nin dağıtılması, Almanya'da
anti-militarist ajitasyonu son derece zorlaştırdı.
Bunun sonucunda, Stuttgart Kongresi'nden beri kesilmiş olan sosyalistlerin
anti-militarist taktiği ile ilgili tartışma, Parti basınında yeniden
canlandı.
İlk bakışta garip bir olgu: bu sorunun bu kadar gözle görünür önemine
rağmen, militarizmin proletarya için bu kadar açık göze batıcı zararlılığına
rağmen, Batı Avrupalı sosyalistler arasında, anti-militarist taktik
üzerine tartışmadaki gibi böylesine yalpalamaların, böylesine görüş
ayrılıklarının egemen olduğu başka bir sorun bulmak zordur.
Bu sorunun doğru çözümü için ilkesel önkoşullar uzun süredir bütünüyle
kesindir ve görüş ayrılıklarına yolaçmaz. Modern militarizm kapitalizmin
sonucudur. Kapitalist devletler tarafından dış çatışmalarında kullanılan
savaş gücü olarak (Almanların ifadesiyle "dışa yönelik militarizm")
ve egemen sınıfların elinde proletaryanın tüm ekonomik ve politik
hareketlerinin bastırılması için hizmet gören silah olarak ("içe
yönelik militarizm"), her iki biçimiyle kapitalizmin bir "fenomeni"dir.
Bir dizi uluslararası kongre (1889 Paris, 1891 Brüksel, 1893 Zürih
ve nihayet 1907 Stuttgart Kongresi) kararlarında bu görüşü kesin
olarak ifade ettiler. Militarizmle kapitalizm arasındaki bu bağıntı,
gündeme ("Uluslararası Çatışmalar") uygun olarak Stuttgart
Kongresi, militarizmin daha çok Almanların "dışa yönelik militarizm"
dediği yanıyla ilgilenmesine rağmen, en kapsamlı biçimde Stuttgart
kararında ortaya konur. Bu kararın ilgili bölümü şöyledir:
"Kapitalist devletler arasında savaşlar, genellikle, onların
dünya pazarındaki rekabet mücadelesinin sonuçlarıdır, çünkü her
devlet yalnızca kendi sürüm alanını garantilemeye değil, aynı zamanda
yenilerini de fethetmeye çabalar, burada yabancı halkların ve ülkelerin
boyunduruk altına alınması temel bir rol oynar. Bu savaşlar ayrıca,
burjuva sınıf tahakkümünün ve işçi sınıfının ekonomik ve politik
olarak boyunduruk altına alınmasının temel bir aracı olan militarizmin
bitmez tükenmez silahlanma yarışından doğar.
Savaşlar, uygar halklarda egemen sınıfların yararına, proletarya
kitlelerini kendi sınıf görevlerinden ve uluslararası sınıf dayanışması
görevlerinden uzaklaştırmak için bir halkın diğerine karşı önyargılarının
sistematik olarak beslenmesiyle teşvik edilir.
Yani savaşlar kapitalizmin özünde yatar; ancak kapitalist ekonomik
düzen ortadan kaldırıldığında ya da askeri teknik gelişmenin gerektirdiği
insan ve para fedakârlığının boyutu ve silahlanmanın yolaçtığı öfke
halkları bu sistemi ortadan kaldırmaya ittiğinde bitecektir.
Bu nedenle, esas görevi öncelikle asker sağlamak ve esas olarak
maddi fedakârlıklarda bulunmak olan işçi sınıfı, kendisinin, halkların
dayanışmasını gerçekleştiren sosyalist temele dayalı bir ekonomik
düzenin yaratılması hedefiyle çelişki içinde bulunan savaşların
doğal karşıtıdır."
II
Militarizmle kapitalizm arasındaki ilkesel bağ sosyalistler için
gayet kesindir ve bu sorunda görüş ayrılığı yoktur. Fakat bu bağın
tanınması, henüz somut olarak sosyalistlerin anti-militarist taktiğini
belirlemez, militarizm belasına karşı nasıl mücadele edileceği ve
savaşların nasıl engellenmesi gerektiği pratik sorununu karara bağlamaz.
Ve tam da bu sorulara yanıtlarda sosyalistlerin görüşleri arasında
önemli ayrılıklar görülüyor. Stuttgart Kongresi'nde bu görüş ayrılığını
özel bir açıklıkla saptamak mümkün oldu.
Bir kutupta, Vollmar ayarında Alman Sosyal-Demokratları duruyor.
Madem ki -diye argüman yürütüyor bunlar- militarizm kapitalizmin
bir ürünüdür, madem ki savaşlar kapitalist gelişmenin kaçınılmaz
bir arazıdır, o zaman hiçbir özel anti-militarist faaliyet gerekmez.
Essen Parti Kongresi'nde Vollmar böyle dedi. Bir savaş ilanı durumunda
Sosyal-Demokratların nasıl davranması gerektiği sorununda, Alman
Sosyal-Demokratlarının çoğunluğu, başta Bebel ve Vollmar olmak üzere,
Sosyal-Demokratların anavatanlarını bir saldırıya karşı korumak
zorunda oldukları, bir "savunma savaşı"na katılmakla yükümlü
oldukları görüşünü ısrarla savundular. Bu tavır Vollmar'a Stuttgart'ta
şu açıklamayı yaptırdı: "Fakat insanlığa duyduğum sevgi, beni
bir an bile iyi bir Alman olmaktan alıkoyamaz" -ve sosyal-demokrat
milletvekili Noske, Reichstag'da, Almanya'ya karşı bir savaş durumunda,
"sosyal-demokratların burjuva partilerin gerisinde kalmayacakları
ve tüfeği sırtlanacakları"nı ilan etti; bu bakış açısından,
Noske'nin, "Almanya'nın olabildiğince silahlanmış olmasını
istiyoruz" açıklamasını yapması için bir adım ileri gitmesi
yeterliydi.
Diğer kutupta, sayıları pek az olan Hervê'nin grubu var. Proletaryanın
anavatanı yoktur -diyor Hervêistler. Yani, bütün ve her türlü savaşlar
kapitalistlerin yararına bir savaştır; dolayısıyla proletarya her
savaşa karşı mücadele etmek zorundadır. Her savaş ilanına proletarya
askere gitmeme ve ayaklanmayla yanıt vermelidir. Anti-militarist
propaganda da ilk planda bunu hedeflemelidir. Bu yüzden Hervê Stuttgart'ta
şu karar taslağını sundu:
"... o (Kongre), nereden gelirse gelsin her savaş ilanını,
askeri grevle ve ayaklanmayla yanıtlamaya çağırır."
Batı Avrupalı sosyalistlerin saflarında bu soruna ilişkin "uç"
tavırlar böyledir. Batı Avrupa'da sosyalist proletaryanın faaliyetine
hâlâ zararlı etkide bulunan o iki hastalık: bir yanda oportünist
eğilimler, diğer yanda anarşist safsatacılık, bu uç tavırlarda "bir
su damlacığındaki güneş gibi" yansıyor.
Önce yurtseverlik üzerine bazı notlar. "Komünist Manifesto"da
gerçekten de "proletaryanın anavatanı yoktur" denir; Vollmar,
Noske ve ortaklarının tutumunun, uluslararası sosyalizmin bu temel
tezinin "yüzüne şamar indirdiği" de hakeza doğrudur. Fakat
buradan, Hervê'nin ve Hervêistlerin, proletaryanın nasıl bir anavatanda
yaşadığı: monarşist Almanya'da mı, yoksa cumhuriyetçi Fransa'da
mı, yoksa despotik Türkiye'de mi yaşadığı farketmez iddiasının doğru
olduğu sonucu çıkmaz. Anavatan, yani verili politik, kültürel ve
sosyal çevre, proletaryanın sınıf mücadelesinde en güçlü faktördür,
ve Vollmar, proletaryanın "anavatan"a karşı "hakiki
Alman" bir ilişkisini saptarken haksızdır, keza proletaryanın
kurtuluş mücadelesinin böylesine önemli bir faktörüne ilişkin tavrı
affedilmez şekilde gayri-eleştirel ve kültürel koşulları proletarya
için önemsiz olamaz, dolayısıyla ülkesinin kaderi de onun için önemsiz
olamaz. Ancak bu kader onu yalnızca, kendi sınıf mücadelesiyle ilgili
olduğu ölçüde ilgilendirir, Sosyal-Demokratların ağzına hiç yakışmayan
bir burjuva "yurtseverliği"ne dayanarak değil.
Diğer sorun, militarizm ve savaş karşısında tavır,
daha karmaşıktır. Daha ilk bakışta, Hervê'nin bu iki sorunu affedilmez
biçimde aynı kefeye koyduğu, savaş ve kapitalizm arasındaki nedensel
bağı unuttuğu açıktır. Hervê'nin taktiğinin kabulüyle proletarya
kendisini verimsiz çalışmaya lanetler: bütün mücadele azmini (ayaklanmadan
sözedilmektedir) tali bir olguya (savaşa) karşı mücadeleye yöneltir,
nedenin (kapitalizmin) ise varlığını sürdürmesine izin verir.
Anarşist düşünme yöntemi burada tam olarak günyüzüne çıkıyor. Her
action direckte'in(1) mucizeler yaratan
gücüne körü körüne inanç; bu "doğrudan etki"yi, onu en
ufak bir tahlile tabi tutmaksızın genel sosyo-politik konjonktürden
ayırmak, kısaca (Liebknecht'in dediği gibi) "sosyal olguların
keyfi mekanik kavranışı" burada açıkça görülür.
Hervê'nin planı "çok basittir": savaşın
ilan edildiği gün bütün sosyalist askerler kaçar, ihtiyatlar ise
grev yapar ve evde kalırlar. Fakat
"ihtiyatların grevi pasif bir direniş değildir: işçi sınıfı
kısa sürede açık direnişe, aktif ordu ülkenin sınırlarında durduğu
ölçüde başarı şansı artan ayaklanmaya geçecektir." (G. Hervê,
"Leur Patrie"(2))
"Etkili, pratik ve doğrudan plan" budur ve Hervê başarısından
emin, her savaş ilanını grev ve ayaklanmayla yanıtlamayı öneriyor.
Buradan açıkça anlaşılacağı gibi sorun, proletaryanın amaca uygun
gördüğünde, bir savaş ilanını grev ve ayaklanmayla yanıtlayıp yanıtlayamayacağı
değildir. Tartışma konusu, proletaryanın her savaşı ayaklanma ile
yanıtlamakla yükümlü kılınıp kılınmaması gerektiğidir. Bu sorunun
evetle yanıtlanması, proletaryanın elinden tayin edici mücadelenin
zamanını seçme olanağını almak ve onun düşmanına vermek anlamına
gelir. Kendi öz çıkarlarıyla uyum içinde -genel sosyalist bilinci
yüksek bir dereceye ulaştığında, örgütlülüğü büyük, fırsat elverişli
olduğunda vs.- savaş anını seçen proletarya değildir, hayır, burjuva
hükümetler onu, koşullar onun bakış açısından bakıldığında elverişsiz
olsa da, örneğin geniş halk tabakaları içinde yurtsever ve şovenist
duyguları uyandırmaya özellikle elverişli olan, yani asi proletaryayı
tecrit edecek olan bir savaş ilanıyla da ayaklanmaya kışkırtabilir.
Ayrıca şu da gözden uzak tutulmamalıdır: monarşist Almanya'dan,
cumhuriyetçi Fransa'ya ve demokratik İsviçre'ye dek, barış zamanlarında
da anti-militarist faaliyeti acımasızca takibata uğratan burjuvazi,
savaş yasalarının, savaş halinin, savaş mahkemelerinin vs. egemen
olduğu savaş sırasında askeri grev girişimlerine nasıl bir öfkeyle
saldıracaktır.
Hervê'nin düşüncesi hakkında şöyle diyen Kautsky haklıdır:
"Savaşa karşı grev düşüncesi, 'iyi' güdülerin etkisi altında
ortaya çıkmıştır, soyludur ve kahramanlık doludur, ama kahramanca
bir budalalıktır."
Eğer proletarya yararlı ve uygun bulursa, savaş ilanını askeri grevle
yanıtlayabilir. Sosyal devrimin diğer araçlarının yanı sıra askeri
greve de başvurabilir. Fakat kendisini bu "taktik reçete"yle
bağlamak proletaryanın çıkarına değildir.
Zaten Stuttgart kongresi de bu tartışma konusunu bu yönde çözmüştür.
III
Fakat Hervêistlerin anlayışı "kahramanca budalalık"sa,
Vollmar, Noske ve "sağ kanat"tan yandaşlarının bakış açısı,
oportünist korkaklıktır. Madem ki militarizm kapitalizmin bir hortlağıdır
ve madem ki onunla birlikte düşecektir -dediler Stuttgart'ta ve
özellikle Essen'de- o zaman özel bir anti-militarist ajitasyona
da gerek yoktur; asla yapılmamalıdır. Fakat işçi ve kadın sorununun
radikal bir çözümü de kapitalizm altında olanaksız -diye karşılık
verildi kendilerine Stuttgart'ta-, buna rağmen işçilerin korunması
için, kadınların vatandaşlık haklarının genişletilmesi için vs.
mücadele ediyoruz. Sermaye ile emek arasındaki mücadeleye silahlı
güçlerin müdahale örnekleri gittikçe sıklaştığı ve militarizmin
önemi proletaryanın yalnızca bugünkü mücadelesinde değil, gelecekteki
-sosyal devrim anında- mücadelesinde de gittikçe daha açık günyüzüne
çıktığı ölçüde, özel bir anti-militarist propaganda o kadar enerjik
bir şekilde yürütülmelidir.
Yalnızca ilkesel mülahazalar değil, aynı zamanda
önemli tarihsel deneyimler de özel bir anti-militarist propagandadan
yanadır. Bu bakımdan Belçika diğer ülkelerden ileridedir. Belçika
İşçi Partisi, anti-militarist düşüncelerin genel propagandası dışında,
"Genç Muhafızlar" ("Jeunes Gardes") adı altında
sosyalist gençlik grupları örgütledi. Bir bölgenin grupları bir
Bölge Birliğini, tüm Bölge Birlikleri, başında bir "Merkez
Konsey"le Ülke Birliği'ni oluşturuyorlar. "Genç Muhafızlar"ın
organları "La jeunesse c'est l'avenir", "De Caserne",
"De Loteling"in(3) tirajı onbinlercedir.
En güçlü Birlik, 10.000 üyeli 62 yerel gruptan oluşan Wallon Birliği'dir.
Bütün "Genç Muhafızlar"ın bugün 121 yerel grubu vardır.
Yazılı ajitasyonun yanı sıra yoğun bir sözlü
ajitasyon da yapılıyor: Ocak ve Eylül aylarında (asker toplama aylarında)
Belçika'nın en büyük kentlerinde halk toplantıları ve yürüyüşler
düzenleniyor; belediye binaları önünde, açık havada, sosyalist konuşmacılar
acemi erlere militarizmin anlamını açıklıyorlar. "Genç Muhafızlar"ın
"Merkez Konseyi"ne, kışlalarda karşılaşılan bütün haksızlıklar
üzerine bilgi toplamakla yükümlü bir "Şikayet Komitesi"
eklenmiştir. Bu bilgiler her gün "Ordudan" sütununda Parti
Merkez Organı "Le Peuple"da yayınlanıyor. Anti-militarist
propaganda kışla kapılarının önünde sona ermiyor -sosyalist askerler
ordu içinde propaganda grupları oluşturuyorlar. Şu anda bu türden
yaklaşık 15 grup ("Asker Birlikleri") var.
Belçika örneğine uygun olarak Fransa'da,(4)
İsviçre'de, Avusturya'da ve diğer ülkelerde farklı yoğunlukta
ve örgütlerde anti-militarist propaganda yürütülüyor.
Dolayısıyla, özel bir anti-militarist faaliyet yalnızca prensip
olarak değil, aynı zamanda pratikte de yararlı ve verimlidir. Bu
nedenle, Vollmar buna karşı çıktığı ve Almanya'da bu açıdan imkânsız
olan polisiye koşullara, bu koşullar altında Parti'nin yok edilme
tehlikesine dikkat çektiği ölçüde, sorun, sözkonusu ülkenin koşullarının
somut bir tahlili sorununa dayandı. Bu ise olgulara ilişkin bir
sorundur, prensip sorunu değil. Ancak burada da, Jaurês'nin, gençliğinde
Sosyalistler Yasası'nın ağır sınavını, Bismarck'ın demir yumruğunu
atlatmış olan Alman sosyal-demokrasisinin, şimdi, o zamanla kıyaslanamayacak
kadar büyük ve güçlüyken, bugünün iktidarının zulmünden korkmaması
gerektiği ifadesi doğrudur. Vollmar ise, iddiasını özel anti-militarist
bir propagandanın ilkesel yararsızlığı gerekçeleriyle desteklemeye
çabalarken yüz kez haksızdır.
Vollmar ve yandaşlarının, sosyal-demokratların bir savunma savaşına
katılmakla yükümlü olduğu anlayışı da aynı şekilde oportünisttir.
Kautsky'nin parlak eleştirisi bu gerekçeleri yerle bir etti. Kautsky,
bazen, özellikle yurtsever sarhoşluk anlarında, sözkonusu savaşın
bir saldırı mı yoksa savunma hedefi mi güttüğünü saptamanın olanaksız
olduğuna dikkat çekti (Kautsky'nin verdiği örnek: Rus-Japon savaşının
başında Japonya saldırılan mıydı, yoksa saldıran mıydı?). Eğer sosyal-demokratlar
savaşa karşı tavırlarını bu özelliğe bağımlı kılmaya kalkarlarsa,
diplomatik pazarlıkların ağına takılıp kalırlar. Sosyal-Demokratlar,
saldırı savaşlarını teşvik ettikleri bir duruma bile düşebilirler:
1848 yılında (bunu anımsamak Hervêistlere de zarar vermez) Marx
ve Engels, Almanya'nın Rusya'ya karşı bir savaşını gerekli gördüler.
Daha sonra İngiliz kamuoyunu, Rusya'ya karşı bir savaş yönünde etkilemeye
çalıştılar. Kautsky başka şeylerin yanı sıra şu hipotetik örneği
veriyor:
"Varsayalım ki devrimci hareket Rusya'da zafer kazanıyor ve
bu zaferin etkisi Fransa'da iktidarın proletarya tarafından devralınmasına
yol açıyor; öte yandan varsayalım ki, yeni Rusya'ya karşı Avrupa
monarklarının bir koalisyonu oluşuyor. Eğer Fransız cumhuriyeti
o zaman Rusya'nın yardımına gelirse, uluslararası sosyal-demokrasi
protesto mu edecektir?" (Karl Kautsky: "Yurtseverlik ve
Savaş Üzerine Görüşümüz").
Bu sorunda ("yurtseverlik" anlayışında da olduğu gibi),
sosyal-demokrasinin uluslararası ilişkilerin şu ya da bu olgusuna
ilişkin tavrı sorunu değerlendirilip karara bağlanırken, olanaklı
biricik bakış açısının, savaşın saldırı ya da savunma karakteri
değil, aksine proletaryanın sınıf mücadelesinin çıkarları ya da
daha doğrusu, proletaryanın uluslararası hareketinin çıkarları olduğu
açıktır.
Bu sorunlarda oportünizmin hangi uçlara kadar gidebildiğini Jaurês'nin
yakın zamandaki bir çıkışı gösteriyor. Uluslararası ilişkiler hakkında
görüş bildirdiği burjuva-liberal bir Alman gazetesinde, Fransa ve
İngiltere'nin Rusya'yla ittifakını, barış düşmanı niyetler suçlamasına
karşı savunuyor ve bunu "barışın garantisi" olarak değerlendiriyor;
"İngiltere ve Rusya'nın, bu uzun yılların düşmanlarının ittifakını
görmüş olmamız" gerçeğini selamlıyor.
Bu anlayışın parlak bir değerlendirmesini Rosa Luxemburg, Jaurês'yi
hararetle terslediği "Neue Zeit"ın son sayısındaki "Açık
Mektup"ta veriyor.
R. Luxemburg her şeyden önce, "İngiltere" ve "Rusya"nın
bir ittifakından sözetmenin, "burjuva politikacıların lonca
dilini kullanmak" olduğunu saptıyor, çünkü dış politikada kapitalist
devletlerin çıkarlarıyla proletaryanın çıkarları birbirine zıttır
ve bu yüzden dış politika alanında çıkar ahenginden söz edilemez.
Madem ki militarizm kapitalizmin bir hortlağıdır, o zaman savaşlar
da hükümet edenlerin ve diplomatların entrikalarıyla ortadan kaldırılamaz,
ve sosyalistlerin görevi bu konuda hayal yaymak değil, bilakis tam
tersine, diplomatik "barışçıl adımlar"ın ikiyüzlülüğünü
daima açığa çıkarmaktır.
Ancak mektubun odak noktasını, Jaurês tarafından o kadar övülen
İngiltere ve Fransa'nın Rusya'yla ittifakının değerlendirilmesi
oluşturuyor. Avrupa burjuvazisi Çarlığa, devrimin saldırısını savuşturma
olanağı vermiştir.
"Otokrasi şimdi devrim üzerindeki geçici zaferi kesin bir zafer
kılmaya, kendisini sağlamlaştırmaya çalışıyor ve bunun için her
şeyden önce, sarsılmış her despotizmin eski sınanmış çaresini: dış
politikada başarıyı deniyor."
Şimdi Rusya'nın bütün ittifakları
"Batı Avrupa burjuvazisinin Rus karşı-devrimiyle, Rus ve Polonyalı
özgürlük savaşçılarının boğazlayıcıları ve cellatlarıyla Kutsal
İttifakının sağlamlaştırılması" anlamına gelir. "Bunlar,
yalnızca Rusya içinde değil, aynı zamanda uluslararası ilişkilerde
de en kanlı gericiliğin sağlamlaştırılması ve desteklenmesi demektir."
"Tüm bunlar göz önüne alındığında, bütün ülkelerin sosyalistlerinin
ve proleterlerinin en temel görevinin, karşı-devrimci Rusya'yla
ittifaklara karşı vargücüyle çalışmak olduğu açıktır."
"Rus devriminin ve İran ayaklanmasının kanlı celladı olan hükümeti,
Avrupa politikasının etkili faktörü, Rus darağacını uluslararası
barışın dayanağı haline getirmek için 'tutkulu bir çabayla' çalışmanız
-diye Jaurês'ye yöneliyor R. Luxemburg- nasıl açıklanabilir? Siz
ki, zamanında Rusya'ya kredi verilmesine karşı Fransız parlamentosunda
en parlak konuşmaları yaptınız, siz ki daha birkaç hafta önce, Rusya
Polonyasında sahra mahkemelerinin kanlı faaliyetine karşı kamuoyuna
sarsıcı çağrıyı "Humanitê"nizde yayınladınız. Franko-Rus
ve Anglo-Rus ittifakına dayanan barış planlarınız, Fransız sosyalist
meclis fraksiyonunun ve Sosyalist Parti Ulusal Konseyi İdari Komisyonu'nun,
Falliêre'in Rusya'ya karşı en son protestosuyla, altında sizin de
imzanız bulunan ve Rus devriminin çıkarlarını dokunaklı sözlerle
savunan protestoyla nasıl bağdaştırılabilir? Fransız Cumhuriyetinin
Başkanı, uluslararası durum üzerine yorumunuzu kendisine dayanak
yapamaz mı ve protestonuza karşı şu açıklamayı yaptığında mantık
ondan yana olmayacak mıdır: Amacı isteyen aracı da istemek zorundadır,
Çarlık Rusyası'yla ittifakı, uluslararası barışın garantisi olarak
değerlendiren biri, bu ittifakı sağlamlaştıran ve dostluğu pekiştiren
her şeyi de kabul etmek zorundadır.
Bir zamanlar Almanya'da, Rusya'da, İngiltere'de 'barış yararına',
Restorasyon hükümetiyle ya da Cavaignac hükümetiyle ya da Thiers
ve Jules Favre hükümetiyle ittifakı onaylayan ve manevi otoriteleriyle
himaye eden sosyalistler ve devrimciler olsaydı, buna ne derdiniz?"
Bu mektubu izaha ne hacet? Rus Sosyal-Demokratları yoldaş R. Luxemburg'un
bu protestosuyla Rus devrimini savunmasını, uluslararası proletarya
önünde ancak selamlayabilirler.
Ağustos (Temmuz) 1908
DİPNOTLAR: (Numaralamayı biz yaptık)
1 - Doğrudan eylem. -Alm. Red. [Yukarı Dön]
2 - "Anavatanınız". -Alm. Red.[Yukarı
Dön]
3 - "Gelecek Gençliğindir", "Kışla", "Acemi
Er". -Alm. Red.[Yukarı Dön]
4 - Fransızların ilginç bir özelliği, "Sau du Soldat"
denen şeyin örgütlenmesidir: her işçi, haftalığından Birlik Sekreteri'ne
bir Sau verir ve böylece toplanan paralar, "asker üniforması
içinde bile, sömürülen sınıfa mensup oldukları ve bunu hiçbir koşul
altında unutmamaları gerektiği" yönünde uyarmak için askerlere
ulaştırılır.[Yukarı Dön]
