SOSYALİZMİN SÖNMEYEN MEŞALESİ:
Rosa Luxemburg
Rosa
Luxemburg 5 Mart 1871 tarihinde, o zamanlar Çarlık Rusyasının işgali
altında bulunan Polonya'nın Zamoç kasabasında, bir Yahudi ailenin
çocuğu olarak dünyaya gelir. Daha okula gitmeden babası Almanca
dilini Rosa'ya öğretir. Rosa'nın ailesi orta halli bir geçim düzeyine
sahip olmasına rağmen ekonomik durumları sık sık bozulur, ağır geçim
sıkıntıları yaşar. Rosa'nın ailesi geçimlerini düzeltmek amacıyla
Varşova'ya taşınır. O burada okula başlar ve lise öğrenimi sonuna
kadar da Rosa yaşamını Varşova'da geçirir.
Daha lise yıllarında Rosa Luxemburg sosyalist hanreket ile tanışır,
ilişkiye geçer. Derhal ve yoğun bir biçimde kendisini Polonya sosyalist
ve işçi hareketinin görevlerine adar. Bunun üzerine Çarlık devletinin
gizli polis servisinin dikkatini çeker ve aranmaya başlar. Polonya'da
kaldığı sürece hayatının tehlikede olduğunu gören devrimci arkadaşları
onu gizlice yurtdışına kaçırırlar ve Rosa önce İsviçre'ye yerleşir.
Burada üniversite eğitimini tamamlar. 1898 yılında, o günkü sosyaldemokrat
ve işçi hareketinin en güçlü olduğu Almanya'ya geçer. Burada derhal
Almanya Sosyal Demokrat Partisi (ASDP) saflarında sosyalist mücadeleye
atılır. Yalnız ASDP'nin tüm önemli siyasi mücadelelerinde değil,
partinin teorik sorunlarındaki önemli katkıları ile de kısa zamanda
ASDP içerisinde dikkatleri üzerine çeker.
ASDP içerisinde daha o dönemde, partinin açık oportünist, merkezci
ve sol kanatları arasında yürüyen mücadele sürecinde Rosa Luxemburg
tavrını berrak bir biçimde solcular tarafında koyar. İlk önemli
teorik, siyasi eseri olan "Sosyal Reform mu, Devrim mi?"
(1899) adlı, devrimci Marksizmin parlak bir savunusunun yapıldığı
eseri Alman sosyaldemokrasisi içerisindeki tutarlı marksistlerin
en önemli teorik silahlarından biri haline gelir.
Bu tarihten itibaren çizgisini devrimci Marksizm yönünde belirleyen
Rosa Alman sağcı oportünistlerin ve merkezcilerin hiddetini üzerine
çeken bir kişi haline gelir.
1905'te ilk Rus devriminin patlak vermesi üzerine hemen Rusya'ya
geçme planları yapar, 1906 yılında gizlice Polonya'ya geçer ve Rus
devriminde aktif bir biçimde yer alır. Devrimin yenilgisinin hemen
ertesinde Çarlık polisi tarafından tutuklanır, hapse atılır. Alman
sosyaldemokrasisinin devreye girmesi ve baskı uygulaması nedeniyle
serbest bırakılmak zorunda kalınır. Almanya'ya gelir gelmez, Rus
devriminin genel geçerliliğe sahip derslerini ASDP içerisinde savunmak
ve kabul ettirmek amacı ile "Kitle Grevleri" başlıklı
yazısını yazar. İşçi sınıfının kitlesel grevlerinin ve genel grev
mücadelesinin devrim açısından önemini vurgulayan bu eser, tüm "mücadelesini"
parlamentarizme bağlamış Alman oportünistlerini çılgına çevirir.
Rosa bundan yılmaz, katıldığı tüm parti ve işçi kitle toplantılarında
Rus devriminin derslerini, bu derslerin Almanya devrimi için önemini
büyük bir inançla savunur.
Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi'nin (RSDİP) 1907'de yapılan ve
bolşevik kanatla menşevik kanat arasındaki ideolojik saflaşmanın
yeni bir aşaması olan kongrede Rosa Polonyalı komünistlerin delegesi
olarak katılır ve bu kongrede bolşevik kanadı destekler.
1907 yılı içerisinde ASDP tarafından kurulan Parti Okulu'nun Ekonomi
Doçentliğine getirilir. Kısa zamanda Parti Okulu'nun en sevilen,
en çok dikkate alınan öğretmeni olur. Parti Okulundaki faaliyetleri
ile yüzlerce yeni sosyalizm savaşçısının devrimci Marksizm ile yetişmesine
büyük katkıları olur. Uzun süre sonra Almanya Komünist Partisi'nin
önde gelen liderlerinden olan Wilhelm Pieck örneğin bu okulun ve
Rosa'nın öğrencilerinden birisidir.
Okuldaki faaliyetlerinden, zaten ilgi duyduğu politik ekonomi alanındaki
çalışmalarını geliştirmek için de yararlanır. En önemli politik
ekonomi eserlerinden birisi olan "Sermaye Birikimi" adlı
eserini bu dönemde yazar. Bu eserinde Rosa, bir çok sorunun yanısıra
özellikle kapitalizmin yeni aşaması olan "emperyalizmin"
ekonomik temellerini araştırmaya, ortaya çıkarmaya çalışır.
20. yüzyılın başında çeşitli emperyalist büyük güçler arasında dünya
hegemonyası için mücadelenin gittikçe alevlenmesi hem dünya çapında
hem de tek tek ülkelerde sınıf mücadelesini ve maddi şartlarını
keskinleştirir. Almanya'da tekelci devlet kitle hareketlerine, sosyalist
hareketlere baskılarını yoğunlaştırır. Bu karşı devrimci yeni saldırıya
karşı Alman işçi sınıfı ve diğer emekçi kitleler kendiliğinden kitlesel
gösteriler ile yanıt verirler. 1910-1911 yıllarında yürütülen bir
dizi kitle eyleminde polisle çatışmalar olur, yüzlerce işçi yaralanır.
Kitle hareketinin keskinleşmesini kendileri için bir tehlike olarak
gören Alman oportünistleri kitle hareketinin durdurulması çağrısı
yaparlar. Rosa bu tavra karşı sert açıklamalar yapar ve tam tersine
kitle hareketinin yeni eylem biçimleri ile geliştirilmesini savunur.
1914 Ağustosunda Alman emperyalizminin dünyanın yeniden paylaşılması
amacı ile parlamentoda onaylanmasına ihtiyaç duydukları "savaş
kredisi"ne ASDP'nin utanmazca onay vermesi üzerine Rosa Alman
sosyaldemokrasisini "kokmuş leş" diye tanımlar ve artık
cepheden mücadeleye atılır. Hemen etrafında küçük ama mücadeleci
sol bir blok toplar. Bu blokun önde gelen bir diğer savaşcısı Karl
Liebknecht'tir. Alman emperyalizminin emperyalist politikasını gözler
önüne sermesinden iyice korkan Alman devleti Rosa'yı tutuklar ve
1918 yılına kadar hapiste tutar. Rosa tutukluluğu döneminde mücadeleye
içerden de tüm gücü ile devam eder.
Alman emperyalizminin 1918 yılı içinde askeri olarak yenilgisi,
Almanya devrimini ateşleyen pim olur. Önce Kiel şehrinde denizciler
ayaklanır ve asker sovyetleri kurarlar. Arkasından tüm diğer önemli
şehirlerde kitleler savaşa ve sermaye devletine karşı kendiliğinden,
kitleler halinde ayaklanırlar. Hemen tüm önemli şehirlerde işçi
ve asker sovyetleri kurulur. Alman kralı çareyi ülkeyi terketmekte
bulur. Alman emperyalizminin, Alman patronlarının yardımına açık
sağcı ve merkezci sosyaldemokrat hainler koşarlar. Kitle hareketini
ve işçi asker sovyetlerini, Alman komünistlerin göreceli zayıf konumundan
da yararlanarak, önce kendi kontrollerine alırlar, sonra da burjuvazi
için zararsız hale getirirler. Hükümetin başına sağcı, karşıdevrimci
sosyaldemokratlar getirilir, Almanya'da "cumhuriyet" ilan
edilir.
Rosa luxemburg ve Karl Liebknecht önderliğinde kurulan devrimci
"Spartaküs" grubu Alman sosyaldemokrasisinin hain tumumuna
karşı kitleleri aktif mücadeleye çağırır; burjuva cumhuriyetine
karşı "sovyet cumhuriyeti" alternatifini koyar. Rosa ile
Karl bu mücadelenin en önünde yer alırlar.
Almanya'da işçi hareketini sıkı bir devrimci örgütte birleştirmek
amacı ile Rosa Luxemburg önderliğinde 1918'in Aralık ayında Almanya
Komünist Partisi kurulur. Bundan hemen bir kaç hafta sonra Ocak
1919'da Almanya Komünist Partisi hazırlıklı olmasa da, Berlin'de
kendiliğinden gelişen ve tarihte "Spartaküs" ayaklanması
olarak tanınan ayaklanmaya önderlik eder. Ayaklanmanın yerel kalması,
başka bölgelerden destek gelmemesi, işçilerin ve Almanya Komünist
Partisi'nin halen zayıf bir konumda olmasından dolayı "Spartaküs
Ayaklanması" yenilir. Berlin sokaklarından oluk oluk katledilen
işçilerin ve komünistlerin kanı akar. Ayaklanmanın bastırılması
ile komünistlerin sonunun geldiğini sanan Alman gericileri yanıldıklarını
kısa zamanda anlamak zorunda kalırlar. Rosa ve diğer komünistler
partiyi yeniden toparlamak amacı ile hemen harekete geçerler. Partinin
saflarını sağlamlaştırırlar.
Partinin önderlerini, özellikle de Rosa Luxemburg'u ve Karl Liebknecht'i
yok etmeden "huzur"a kavuşmayacağını gören Alman karşıdevrimi
ve karşıdevrimci sosyaldemokratlar iki komünisti öldürtmek amacı
ile takibe alırlar. Ne yazık ki bu takip "başarılı" olur
ve Rosa ile Karl karşı devrimin eline geçer. Hemen arkasından bu
iki büyük komünizm savaşçısı 25 Ocak 1919 tarihinde kafaları dipçiklerle
ezilerek katledilirler.
Rosa ve Karl'ı yok etmekle komünizm davasını, sosyalizm savaşını
yok edeceklerini sananlara karşı en iyi yanıtı Rosa'nın kendisi
yaşarken veriyordu:
"VARDIK, VARIZ, VAR OLACAĞIZ"
O günden bu yana Rosa, Karl ve nice sayısız komünizm savaşçısı yeni
komünist neslin kalbine gömüldüler, yeni neslin sosyalizm mücadelesinin
meşalesi haline geldiler.
Onların mücadelesi bizim mücadelemize örnek olsun.
Ocak 2003
EMPERYALİSTLER FİLİPİNLER KOMÜNİST PARTİSİ'Nİ ve
YENİ HALK ORDUSUNU "TERÖRİST" İLAN EDİP SALDIRIYOR!
Joma Sison ve Filipino devrimcilerle
dayanışmamızı güçlendirelim!
Filipinler'deki Arrayo iktidarı ile sıkı işbirliği içinde olan
ABD; Filipinler Komünist Partisi'ni (CPP) ve onun önderliğindeki
Yeni Halk Ordusu'nu (NPA) "yabancı terörist örgütler"
olarak adlandırdı. ABD Maliye Bakanlığı CPP, NPA ve Prof. Jose Maria
(Joma) Sison'u, varlıklarına el koyulacak "teröristler"
listesine aldı. Joma Sison'a yönelik siyasi sığınmacı olarak yaşadığı
Hollanda'da hükümet Prof. Sison'a banka hesabının dondurulduğunu
bildirdi ve Avrupa Birliği'nden CPP, NPA ve Prof. Sison'u Avrupa
"terör" listesine almasını istediğini açıkladı. Hollanda
Sosyal Refah Ajansı, Prof. Sison'a yapılan gıda, barınma, sağlık
sigortası ve diğer temel gereksinimler için tüm devlet yardımlarının
kesildiğini bildirdi.
Devrimci harekete karşı saldırılarını gün geçtikçe artıran Arroyo
rejimi, sadece NDFP içindeki güçlere karşı değil, kimi yasal oluşumlara
karşı da devlet teröristi saldırılarını gittikçe tırmandırıyor.
Bu örgütlerin liderleri hedef gösteriliyor.
Bu bağlamda, "terörist" diye kötülenen Filipinoların peşine
adam takılarak ev, araç, telefon ve bilgisayarları gözaltına alınıp,
kendileri tehdit ediliyorlar. Hollanda ve diğer Avrupa ülkelerinde
de bu yönlü saldırılar yoğunlaşıyor.
ABD'nin şikayeti ve iade isteği üzerine Hollanda makamlarının Prof.
Sison'u tutuklayarak devre dışı bırakması ihtimali var. Zaten ABD'nin
de isteği, eğer onun iadesini sağlayamazsa, devre dışı bırakılmasını
sağlayarak Filipin devrimini başsız bırakmak.
Tüm bu planlara ve çabalara karşı Avrupa'daki Filipino İlericilerini
Savunma Komitesi (Committee DEFEND) kuruldu; bu saldırılara karşı
tüm dünyada HMEL önderliğinde yürüyüşler düzenlenip gösteriler yapıldı,
yapılıyor.
Joma Sison ve Filipino devrimcilerle dayanışma bizim de görevimizdir!
Çağrımızdır: Joma Sison ve Filipino devrimcilerle dayanışmamızı
güçlendirelim! Emperyalistlerin ve uşaklarının planlarını, hesaplarını
boşa çıkaralım!
Örgütlü mücadeleyi yükseltelim!
Committee DEFEND
P.O. Box 15687
1001 ND Amsterdam
The Netherlands
Tel: 0031 30 23 68 722
email:
defenddemrights@yahoo.com
ILPS
http://www.ilps2001.com
İBO'dan
Aşağıda yayınladığımız yazı İbrahim Kaypakkaya'nın "Şafak revizyonizmi ile aramızdaki ayrılıkların kökeni ve gelişmesi" başlıklı yazısının bir bölümüdür. Bu yazı bir dönem İbrahim Kaypakkaya'nın da içinde yeraldığı Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi'nde (TİİKP) egemen olan ve o dönemdeki yayın organı "Şafak" ile anılan revizyonizme karşı yürüttüğü komünist mücadelenin parlak bir belgesidir.- Yeni Dünya İçin ÇAĞRI
29. Bazı İftiralar Üzerine.
Şafak revizyonistleri, panik içinde, bizi eleştiren, daha doğrusu
bize bazı iftiralar savuran bir paçavra yayınladılar. Oradaki bazı
iftiralara ve karalamalara kısaca dokunmak gerekiyor:
Legal yayıncılık faaliyetinin esas olmaması gerektiğini savunduğumuz
için, "gazeteyi ve dergiyi kapatmayı ve bütün kadroları fare
deliğine tıkmayı savunuyorlardı" diyorlar. Yayın faaliyetini
hiç bir zaman reddetmediğimizi, sadece bir komünist hareketin faaliyetinin
yayınevi faaliyeti derekesine düşürülmesine karşı çıktığımızı daha
önce belirttik. Zaten, yayın faaliyetini nasıl anladığımızı bundan
sonraki pratiğimizle de göstereceğiz. Revizyonist hainler, bize
iftira ederken kendi pisliklerini de ortaya dökmüş oluyorlar: İllegal
faaliyetin esas olmasını istemek, burjuva kanunlarına bir köpek
sadakatiyle bağlı olan bu hainlerin gözünde, "kadroları fare
deliğine tıkmak" oluyor. Kendini pek beğenmiş bu entellektüel
baylar şöyle diyorlar: "Kendilerinin burjuva kafalarına işçi
sınıfının ideolojisini taşıyan, mücadeleye sokan bu yayın organları
değil miydi?" Kimin burjuva kafasına sahip olduğuna, bu eleştirileri
okuyanlar karar vereceklerdir herhalde? Yayın organlarımızın, işçi
sınıfı ideolojisi adına, biraz Marksizm-Leninizm'le cilalanmış,
ama su katılmadık burjuva ideolojisini taşıdığını da, yine Marksizm-Leninizm'e
yabancı olmayan herkes kolayca kavrayacaktır. Bizim, Marksizm-Leninizm'i,
sizin yayın organlarınızdan öğrendiğimiz iddiasına gelince; bunda
biraz doğruluk payı vardır baylar! Çünkü insan, kötü hocalardan
da iyi dersler öğrenir. Böyle hocalardan insan, ne yapmaması gerektiğini,
neyi savunmaması gerektiğini öğrenir ki, bu da iyi bir derstir.
PDA ve Şafak revizyonizmi bizim kötü hocalarımız oldu. Bu hocalardan
biz, iyi dersler çıkarttık. Ve bu iyi dersleri, hocalarımızın kötü
telkinlerine karşı mücadele ederek sindirdik. Bu anlamda PDA ve
Şafak revizyonizmi, Marksizm-Leninizmi kavramamıza yardım etmiştir.
Eğer, uysal uysal, hocalarımızın arkasından gitseydik, biz de şimdi
sizler gibi, revizyonist hainler olur çıkardık.
PDA revizyonizminin, geçmişte, Sovyet sosyal-emperyalizmine elini
uzatmış olmasını eleştirdiğimizden öfkeye kapılarak şöyle diyorlar:
"Bunların ithamı beş yaşındaki bir çocuğa neden onbeş yaşındaki
bir çocuk gibi düşünmüyorsun ithamı ile özünde birdir." Acınacak
bir fikir zavallılığı! Stalin yoldaş "insanın bilincini sosyal
yaşantısı tayin eder" der. Ne kadar doğru bir söz. Şafak revizyonistlerinin
burjuva gibi düşünmekten niçin bir türlü kurtulamadıklarının cevabı
işte Stalin yoldaşın bu cümlesidir. Beş yaşındaki bir çocuk, normal
gelişme seyri içinde, onbeş yaşında bir genç haline gelir. Bu son
derece tabii bir şeydir. Ama beş yaşındaki eşek, hiç bir zaman ve
hiç bir yerde onbeş yaşındaki bir genç haline gelmez. Bunun gibi,
revizyonizm büyüyerek "Marksizm-Leninizm" haline gelmez.
Burjuva baylar, Marksizm-Leninizm'i revizyonizmin gelişmesinin tabii
sonucu ve uzantısı olarak görüyorlar. Doğru düşünceyi yanlış düşüncenin
gelişmesinin tabii sonucu ve uzantısı olarak görüyorlar. Genç bir
komünist hareket, revizyonist hareket demek değildir. Genç bir komünist
hareketin tecrübesi azdır, henüz zayıftır, mücadele yeteneği sınırlıdır;
ama her şeye rağmen doğru bir çizgi izler. Bilmediği ve tecrübesinin
yetişmediği konularda yanlışı savunmaz. Sadece doğruyu zamanla ve
adım adım kavrar. Bir komünist hareketin her dönemde hataları da
olur. Ama hatalar hiç bir zaman ağır basmaz, vahim değildir ve en
kısa zamanda düzeltilir. Marksizm-Leninizm, revizyonizme karşı mücadele
edilerek gelişir, revizyonizm reddedilerek gelişir. Anlıyor musunuz?
Yani siz "eşekliği" reddetmedikçe, "eşeklik"le
mücadele etmedikçe, ne kadar büyürseniz büyüyün "adam"
olamazsınız. Sadece daha yaşlı bir "eşek" olursunuz, o
kadar!
Revizyonistler, bizim önceleri "Tasfiyeciler"le birlik
olduğumuzu ve hareket saflarında özeleştiri yaparak kaldığımızı
söylüyorlar. Bizi onlarla birlikte göstermek isterken, düpedüz yalancılık
ve sahtekârlık etmektedirler. Hele bizim özeleştiri yaparak saflarda
kaldığımız iddiası, edepsizliğin son kerteye vardırılmasıdır. Eğer
böyle yalan ve dalaverelerle ayakta kalmayı ümit ediyorsanız birer
siyasi mevta haline gelmeniz ve etrafa koku yaymaya başlamanız uzun
sürmeyecektir.
Revizyonist hainler, bir de bizim "artık işçiler, köylüler,
bütün halkımız kurtuluşun silahlı mücadeleyle olacağını kavramıştır"
dediğimizi iddia ediyorlar. Bizim dediğimiz şudur: (Bu cümle DABK
Kararı'nda da aynen mevcuttur.) "Bugün ülkemizdeki devrimci
mücadele çok önemli bir noktaya, silahlı mücadele yolunu tutmayan
bir akımın, bunun adı isterse komünist hareket olsun, kitlelerden
tecrit olacağı bir noktaya ulaşmış bulunuyor." Bu sizin bize
maletmeye çalıştığınız şeyden farklı birşeydir. Bugün Türkiye'de
henüz silahlı mücadelenin gereğini kavrayamamış birçok insan, silahlı
mücadeleye önderlik eden bir harekete daha fazla güvenmekte, inanmaktadır.
Hele şu nanelere bakın:
"ÔBütün halkımız kurtuluşun silahlı mücadeleyle olacağını kavramıştır'
tespiti, proletarya partisinin etki ve tesirini ülkemizde halkımız
üzerinde kurmuş olması, halkımızın -özellikle işçi ve köylülerin-
siyasi olarak iktidar meselesini kavramış, silaha sarılmaya hazır,
teşkilatlanmış vs. olmasını içerir. Böyle bir durum mu vardır?"
Bu mantığa göre, Türkiye'de hiç ama hiç bir yerde "kurtuluşun
silahlı mücadeleyle olacağını kavramış" işçi ve köylü olmaması
gerekir. Çünkü, partinin tesiri olmadan kitleler kendi tecrübeleriyle
silahlı mücadele zorunluluğunu çıkaramazlar! Peki, baylar tarihteki
isyanlar nedir? Bırakalım uzak geçmişi, proletarya partisinin adını
dahi duymayan işçilerin ve köylülerin yakın dönemlerdeki mücadelesi
nedir? İşçiler, köylüler, sırf kendi tecrübeleriyle bilimsel sosyalizme
ulaşamazlar ama, kurtuluşun silahlı mücadeleyle olacağı düşüncesine,
sizin gibi kendine proleter "devrimci" süsü veren pısırık
lafebelerinden çok daha önce ulaşırlar. Siz, daha, o gerçeği kitaplardan
okumadan çok önce işçilerin ve köylülerin bir kısmı kurtuluşun silahlı
mücadeleyle olacağını biliyordu. Tekrar edelim: Eğer sizin mantığınız
doğru olsaydı proletarya partisinin henüz doğum sancıları içinde
olduğu günümüz Türkiye'sinde, hiç ama hiç bir yerde, "kurtuluşun
silahlı mücadeleyle olacağını kavramış" işçi ve köylü olmaması
gerekirdi. Ve bu, kitlelere alçakça bir iftira olurdu.
Yine bu hainler kurtuluşun silahlı mücadeleyle olacağını kavramak
için kitlelerin "siyasi olarak (ne demekse?) iktidar meselesini
kavramış", "silaha sarılmaya hazır", "teşkilatlanmış"
[abç] (evet yanlış okumuyorsunuz, "teşkilatlanmış") olmasını
şart koşuyorlar!
Revizyonistler "kurtuluşun silahlı mücadeleyle olacağını kavramış"
işçi ve köylüyü değil, komünist partisinin militan bir üyesini tarif
ediyorlar. Ve bu tarife uyacak insan ülkemizde parmakla sayılacak
kadar az olduğu için, baylarımız böyle, kıçüstü yan gelip yatıyorlar!
Kendi geriliğinizi, kafasızlığınızı, budalalığınızı, uyuşmuşluğunuzu
kitlelere maletmeye kalkışmayın bari. Kitleler, sizin gibi yüreksiz
burjuvalardan bin kere daha ileridir. Ülkemizde, sizin iddianızın
aksine, işçilerin ve köylülerin önemli bir kısmı kurtuluşlarının
silahlı mücadeleyle olacağını biliyor. Bunu kendi sınıf mücadelelerinden
edindikleri tecrübelerle biliyorlar. Ama kitleler kendilerine önderlik
edecek, güven verecek, kararlı, enerjik akıllı bir komünist önderliğe
muhtaçtır! Ve böyle bir komünist önderlik, bugün ülkemizde silahlı
mücadelenin alevleri içinde doğup gelişebilir. Mesele budur. Kurtuluşun
silahlı mücadeleyle olacağını bilmek, Marksizm-Leninizm'i bilmek
anlamına da gelmez. Hasmının üzerine sopayla veya silahla geldiğini
gören bir sıradan insan da elinde, üstünde ne varsa, sağda-solda
eline ne geçirirse hasmının beynine indirmeyi düşünür herhalde.
Halkımız ise, yıllardır hasmının dipçiği, süngüsü, zindan tehdidi
altındadır. Ona onun dilinden konuşmayı niçin düşünemesin?
Bütün bu gevezeliklerinizden bir kere daha anlaşılıyor ki, silahlı
mücadele sizin için bir fobidir. Onu uzaklaştırmak, ona yan çizmek
için bin dereden su getiriyor binbir teori icat ediyorsunuz. Yukarıdaki
tezleriniz, sizin silahlı mücadeleyi yıllarca geriye erteleyen sağcı
ve pasifist çizginizin yeni bir kanıtıdır.
Ve daha şimdiden bu yolda daha da yeni teorilerin uçvermeye başladığını
"aman faşizmi kızdırmayalım yoksa mahvoluruz" cinsinden
tamamen teslimiyetçi barışçı teorilerin piyasaya sürülmek üzere
ambalajlandığını ibretle görüyoruz. Sıkıyönetimin bir darbesinden,
illegaliteye daha çok sarılmak ve daha sıkı sarılmak sonucunu çıkarmak
yerine, "çok kadroyu illegaliteye çektik ondan oldu" cinsinden
gerici sonuçlar çıkarıldığını hayretle izliyoruz. Ve daha bu yolda
ne teoriler uyduracağınızı sabırsızlıkla bekliyoruz!
Kitlelerden kopuk bir silahlı mücadele taraftarı olduğumuzu söylüyorsunuz.
Bu iddianızı destekleyecek bir tek cümlemizi, bir tek davranışımızı
gösteremezsiniz. Tersine, sürekli olarak, kitlelerin Türkiye şartlarında
özellikle köylü kitlelerinin silahlı mücadele için teşkilatlanması
gerektiğini savunduk ve savunuyoruz. Ama size göre, bizzat silahlı
mücadele kitle çizgisine (!) aykırı olduğu için, bize yönelttiğiniz
suçlamayı tabii karşıladık.
Partiyi ve işçi-köylü ittifakını reddettiğimiz yolundaki iddialarınız,
cevap vermeye değmeyecek kadar gülünçtür.

