DÜNYANIN HER YANINDAKİ 15 ŞUBAT PROTESTOCULARINA BİR AÇIK MEKTUP
Düşman "savaş" değil, emperyalizmdir!
(Amerika'dan emperyalist savaşa ve emperyalizme karşı bir tavır)
Bugün, 15 Şubat'ta, başını Bush'un, ABD emperyalizminin çektiği
savaş kampanyasına karşı dünyanın her yanında, Avrupalı savaş karşıtı
güçlerin inisiyatifi üzerine büyük yürüyüşler yapılıyor. ABD'deki
savaş karşıtı hareketin aktivistleri olarak bizler için bunun olumlu
yanı, şunu daha iyi görebilmemizdir: Başta "kendi" emperyalizmimiz,
ABD emperyalizmi gelmek üzere emperyalizmin demir pençeleri altında
olan dünyadaki sömürülen ve ezilenlerle dayanışma içinde kendi payımıza
düşeni yapmak için bizler büyük bir sorumluluğa sahipken, dünyada
barış ve adalet hareketinin başını biz çekmiyoruz. Daha da önemlisi,
bugünkü dünya çapındaki yürüyüşler dünyada emperyalist savaşların
düşmanlarına şunu çok daha açık bir şekilde gösteriyor ki, onlar
ABD'deki anti-emperyalist ve savaş karşıtı güçlere ellerini uzatırken,
bu muazzam çatışmada önderliği ABD'deki "ilericiler"in
almasını beklemek veya buna bel bağlamak zorunda değiller. Gerçekte
bu mücadelenin başını çekenler uluslararası işçi sınıfı ve ezilen
halklardır.
Bu büyük öneme sahiptir, çünkü düşman savaş değil, emperyalizmdir.
Bush ve ABD emperyalizminin, özür dilemeyen egemen ve "nükleer"
Kuzey Kore'ye karşı kaydadeğer derecedeki yatıştırıcı tavrı, aynı
Bush'çuların Irak'a karşı küstahça mağrur, gözdağı veren, tehditkâr
tavrıyla büyük tezat içindedir. Dünyada kitlesel imha silahlarının
çoğuna ABD'nin sahip olmasının yanı sıra, Irak ve Kuzey Kore'ye
karşı bu çifte standart, Bush ve ABD emperyalizminin esas derdinin
bu silahlar olmadığını tamamen açığa vuruyor. Gerçekte onlar, Irak'ın
petrol ve doğal gaz kaynaklarını ele geçirme ve tüm Ortadoğuyu kontrol
altına alma istek ve ihtiyacı konusunda gösterdikleri gayreti gizleyemiyorlar.
Hayati önemdeki bu kaynakların kontrolü, ABD emperyalizminin kapitalist
dünya ekonomisindeki hegemonyacı konumunu koruyabilmesinin anahtarıdır.
Bugün emperyalist hegemonyada ABD'nin en büyük rakipleri olan Almanya
ve Fransa'nın, Bush'un Irak ve Ortadoğu'ya ilişkin Hitler'vari tavrına
en güçlü karşı çıkanlar arasında olmasının nedeni tam da budur.
Fransa ve Almanya'daki daha "uygar" emperyalistler, Rusya
ve Çin gibi başka önemli güçlerle bu amaçta birleşti, ki bunların
hepsi ABD'nin emperyalist hegemonyacılığıyla güçlü bir taktik anlaşmazlık
içindedir. Saddam sonrası Arap petrol alanlarında bunlardan birine
veya diğerine pastadan daha iyi bir pay verilmedikçe ve verilinceye
kadar, bunlar başını Bush'un çektiği dünya halklarına karşı terör
savaşının Irak'la (ve Filistin'le) ilgili aşamasına karşıdırlar,
fakat Afganistan, Kolombiya ve Filipinler halklarına karşı savaşa
değil. İşte bunlardır uluslararası sosyal-demokrasinin güçlerini
"savaşa" karşı çıkmak için birleştiren, ve fakat bunlar
savaşı doğuran emperyalist sisteme karşı çımkıyorlar.
Seksen yedi yıl önce, Birinci Dünya Savaşı sırasında Lenin şunu
vurguladı: "Bugünkü kapitalizmi belirleyen temel özellik, büyük
girişimcilerin tekelci birliklerinin egemenliğidir. Bu tür tekeller,
bütün hammadde kaynaklarının tek elde toplandığı koşullarda en sağlam
duruma gelirler, ve uluslararası kapitalist birliklerin, rakiplerinin
her türlü rekabet olanaklarını yok etmek, örneğin demir rezervlerini
ya da petrol kaynaklarını (abç) vs. satın almak yönünde ne büyük
bir gayret sarfettiklerini gördük... Kapitalizm ne kadar gelişmişse,
hammadde eksikliği kendini ne kadar hissettirirse, rekabet ve dünyada
hammadde kaynakları için mücadele ne kadar şiddetlenirse, sömürge
elde etme mücadelesi o kadar amansızdır." (Emperyalizm, Kapitalizmin
En Yüksek Aşaması)
Aynen bugün olduğu gibi, Lenin'in döneminde de, "ekonomide
tekellerin, politikada tekelci olmayan, şiddetli olmayan, ilhakçı
olmayan yöntemlerle bağdaşır olduğunu" iddia eden burjuva liberalleri,
oportünistler, sahte işçi liderleri ve benzerleri vardı. Bu sosyal-demokratlar,
ilhakçı politikayı, sanki emperyalistler başka bir yolu seçebilirlermiş
gibi göstererek emperyalizmi şirin gösteriyorlar. Sosyal-demokrasinin
siyasi çizgisi "savaş"a karşı çıkarken, sistematik olarak
savaşı üreten tekelci kapitalist ve emperyalist sistemi desteklemektir.
Lenin devamla şunları kaydeder: "Tröstlerin ve bankaların ekonomik
temeline vurmadıkça, tröstlerin ve bankaların politikasına karşı
'mücadele' kendini burjuva reformizmine ve pasifizmine indirger."
(age)
İster Almanya'daki gibi iktidarda olsun, ister ABD'deki "radikal"
Yazışma Komitelerinde olsun, dünyanın her yerinde uluslararası sosyal-demokrasi
bugün emperyalizm hakkında ve merkezi New York City / ABD'de (arazisi
petrolcü Rockefeller ailesi tarafından bahşedilmiş!) olan Birleşmiş
Milletler Örgütü hakkında sosyal-pasifist ve sosyal-demokrat hayaller
yayıyor. Uluslararası sosyal-demokrasi, Bush ve ABD emperyalizminin
Irak ve Ortadoğu halklarına karşı savaş açmasını durdurmak için
BM Örgütünü kullanmak istiyor. Fakat BM Örgütü bugün sadece statükonun,
bugünkü tekelci kapitalist sistemin, başını ABD emperyalizminin
çektiği emperyalizmin bir aracıdır. Bush ve kafadarları, rakiplerinin
Irak'a ve Ortadoğuya el koymalarını hoşgörüyle karşılamalarını sağlamayı,
veya onları buna zorlamayı veya bu amaçla satın almayı başaramadığı
takdirde, BM Örgütü bir kenara koyulacaktır.
ABD'nin kendi içinde ise -bazı öndegelen demokrat politikacılar
ve ABD emperyalizminin AFL-CIO (sarı, reformist işçi örgütleri -ÇN)
başkanı John Sweeney ve NAACP'nin (reformist Siyahların örgütü -ÇN)
üst yönetimi gibi ana sosyal dayanaklarından bazıları da dahil-
sosyal-demokrat güçler nihayet dış politikada Bush rejimiyle taktiksel
görüş ayrılıklarını dile getirmeye başladılar. Ve AFL-CIO ve NAACP
liderleri Bush'un 11 Eylül sonrasında Afganistan'da bitmek bilmeyen
terör savaşını, Filistin'de ABD destekli İsrail saldırganlığını,
Plan Colombia tırmanışını ve Filipinler'e ABD savaş birliklerinin
sokulmasını desteklerken sessiz kalan oportünist güçlerin birçoğu,
şimdi savaş karşıtı hareketin liderliğini devralmak için manevralar
yapıyorlar!
Barış insanlık kitlelerinin çıkarınadır. Şükür ki uluslararası işçi
sınıfı ve ezilen halklar, Bush rejiminin ve ABD emperyalizminin
bizleri bölüp teslim almasına artık daha fazla izin vermememiz gerektiğini
ve dünya barışının biricik yolunun, başını ABD emperyalizminin çektiği
emperyalizmin yenilgiye uğratılmasından geçtiğini gittikçe daha
iyi anlıyorlar, ki bu yenilgi, insanın insan tarafından sömürülmesi
sisteminin ortadan kaldırılmasına ve sosyalizmin kurulmasına götürecektir.
Bugün, New York City sokaklarından Manila'ya kadar emekçi insanlar,
savaş karşıtı yürüyüşlere işçi sınıfından oluşan bir belkemiği sağlıyorlar.
Bu proleter güçler, ezilenleri ve sömürülenleri proleter enternasyonalizmi
temelinde birleştirme yeteneğine sahip Leninist-Stalinist bir önderlik
talep edecekler ve bunu üreteceklerdir. Son tahlilde, dünya barışını
sağlama yeteneğine sahip olanlar bu güçlerdir.
Bütün ülkelerin işçileri ve ezilen halklar, birleşiniz!
15 Şubat 2003
Ray o. Light
Boxholder
DLD - 354
58 Batterymarch Street
Boston, MA 02110
USA
ILPS:
"Irak'ta savaşın eşiğinde emperyalist saldırganlık" sempozyumu yapıldı
ILPS
Türkiye Seksiyonunun düzenlemiş olduğu ve Belediye-İş'in organize
etmiş olduğu "Irak'ta savaşın eşiğinde emperyalist saldırganlık"
sempozyumu henüz savaşın başlamadığı bir dönemde planlanmış olduğundan
başlığında 'savaşın eşiğinde' ibaresini taşıyordu, ancak sempozyum
yapıldığında savaş başlamıştı ve Irak'a her gün atılan bombalar
ve füzelerle onlarca sivil yaşamını yitirmişti.
Sempozyum üç oturumdan oluşuyordu. "Ortadoğu üzerine emperyalist
politikalar ve anti-emperyalist mücadele" başlıklı 1.oturuma
araştırmacı-yazar Dr. Haluk Gerger, gazeteci-yazar Ragıp Zarakolu,
gazeteci Hüsnü Mahli ve ILPS temsilcisi Stelios Agutoglu davet edilmişti,
gazeteci Hüsnü Mahli ve ILPS temsilcisi Stelios Agutoglu değişik
nedenlerle toplantıya katılamadılar.
Birinci oturumu yöneten Dr. Haluk Gerger bir "köleleştirme
operasyonu" olarak tanımladığı ABD saldırısının amacını şöyle
tanımladı: "Bu operasyon sadece bir bölgeye yönelik olmadığı
gibi sadece bir çıkar uğruna da yürütülmüyor, bu savaşın esas hedefi
emekçiler ve halklardır."
Haluk Gerger bir yandan ABD emperyalizminin saldırganlığının köklerine
inerek bunun kapitalizmin köklerinde aranması gerektiğini ortaya
koyarken, diğer yandan da işçi sınıfının tarihte ortaya çıkışını
ve tarihteki rolünü canlı bir biçimde ortaya koyarak, günümüzdeki
yenilgisine rağmen işçi sınıfının insanlığı kurtuluşa götürecek
tek sınıf olduğunun altını çizdi. Haluk Gerger konuşmasında özellikle
80'den sonra geliştirilen küreselleşme saldırısı ve ideolojik bombardıman
ile işçi sınıfının gerilediğini, işçi sınıfı hareketinin dibe vurduğunu,
bugünkü çaresizliğin temelinde de bunun yattığını anlattı. Fakat
bütün bunlara rağmen kurtuluşun işçi sınıfının elinde olduğuna ve
bunun alternatifinin olmadığına vurgu yapan Haluk Gerger konuşmasını
şu sözlerle bitirdi: "Biz anti-amerikancı değiliz, biz kapitalizme
karşıyız, sosyalist yurtseverlik ile örülmüş bir anti-emperyalist
mücadele örgütlemeliyiz."
Birinci bölümün ikinci konuşmacısı Ragıp Zarakolu sözkonusu Mezopotamya
bölgesinin tarihte hep çatışmaların yeri olduğuna dikkat çekti.
O konuşmasında şu görüşlere yer verdi: 1914'teki dünya savaşının
en önemli nedeni Balkanlar ve Mezopotamyadır. Birinci dünya savaşından
parçalanmış bir arap dünyası çıktı. Ermeni halkı o dönemde iki imparatorluk
-Osmanlı ve Rus imparatorlukları- arasında bölüşülmüştü, Ermeni
halkı bu imparatorluklar arasında sıkışıp kalmanın kurbanı oldu.
Bugün Kürtler benzeri durumdadırlar. Yeşil kuşak teorisine de değinen
Ragıp Zarakolu konuşmasının devamında Sovyetler Birliği'ne karşı
ABD'nin desteklediği islami hareketlerin daha sonra ABD'nin başına
bela olduğunu anlattı.
Bu konuşmalardan sonra dinleyiciler de söz alıp konuya ilişkin görüşlerini
belirttiler. Bu toplantının en olumlu yanlarından biri de bu idi,
dinleyiciler sadece birer pasif dinleyiciler durumunda değillerdi,
aynı zamanda aktif olarak tartışmalara katılabiliyorlardı, özellikle
Haluk Gerger'in bu konudaki teşvik edici ve yüreklendirici tavırları
daha fazla insanın tartışmalara katılmasına yol açtı.
Haluk Gerger ikinci konuşmasında sermaye fazlasının bir insan fazlası
yarattığını, dünyanın en zor şeyinin insan olmak olduğunu, bizden
en çok esirgenenin de bu olduğunu, "Ya Barbarlık İçinde Yok
Oluş, Ya Sosyalizm!" seçeneklerinin hiçbir zaman bugünkü kadar
somut olmadığını ve nerede kurtuluş mücadelesi varsa orda marksizmin
olduğununu söyledi.
İkinci bölümün birinci konuşmacısı ve aynı zamanda bu bölümün yöneticisi
Şükran Soner idi. Bu bölümün konusu "Emperyalist saldırganlık
ve çalışma yaşamına etkileri" idi.
Şükran Soner konuşmasının başında sermayenin marksist tehdit ortadan
kalkınca kuralsızlaştığı tespitini yaptı. Günümüzdeki durumu şu
sözlerle açıkladı: Kuralsız bir ekonomik düzen ve akılalmaz yoksullaşma
ve emek sömürüsü. Şükran Soner konuşmasında şu görüşlere yer verdi:
Bir yandan dünya sermayesi birleşirken, diğer yandan dünyada müthiş
bir sendikasızlaştırma yaşanıyor. Türkiye'de sendikalı sayısı 12
Eylül'de 1,5 milyondu şimdi ise 650 bin civarında. Şükran Soner
zengin kuzeyde savaşın olmadığını, savaşların daha çok yoksul güneyde
ırk, din, tarikat, inanç vb. adına yürütüldüğünü iddia etti. Şükran
Soner konuşmasında 11 Eylül'e ilişkin şu tespitlerde bulundu: "11
Eylül bir dönüşümün işaretiydi, kimin yaptığı önemli değildi, o
bir gerçeği ortaya çıkardı: kuralsız düzen kuralsız savaşı yaratmıştı."
Şükran Soner, burjuvazinin ideolojik bombardımanının önemine sürekli
vurgu yaparak bugünkü savaşla bağını da kurarak şu tespiti yaptı:
"O kadar şaşkın kitle yaratılamasa idi, Bush'un o basit savaş
konuşmasıyla insanları uyutmasının imkanı yoktu."
Konuşmasının devamında bugün yaşananın bir geçiş süreci olduğunu,
insanlığın çözümleri de ürettiğini söyledi ve Tito Yugoslavyasını
örnek vererek, o dönemde Türk, Sırp vb. herkesin kendi dilinde eğitim
gördüğünü, Yugoslavya üst kimliğiyle doğrusuyla yanlışıyla çokkültürlü
toplumun en üst uygulama biçiminin yaşandığını iddia ederek (bu
arada kendisinin de bir Kosova'lı olduğunu belirtti), alt kimlikte
örgütlenmenin özgürleşme değil ayrımcılık olduğunu ileri sürdü.
Şükran Soner'in alt kimlikle ileri sürdüğü bu görüş daha sonra tartışmalara
neden oldu, buna şiddetle itiraz edenler oldu. Kimi konuşmacılar
uluslara bölünmüş bir dünyada altkimlikler temelinde de örgütlenmelerin
mümkün olduğunu savundular.
Tarımcılar Vakfı Genel Başkanı Abdullah Aksu konuşmasına tarımın
geniş bir konu olduğu, dağdaki arıdan, denizdeki balığa kadar herşeyi
kapsadığı sözleriyle başladı.
1944 Bretton Woods toplantısıyla ve Marshall planıyla, ikinci dünya
savaşından sonra dünyanın IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü
aracılığıyla ABD tarafından yönetilmeye başlandığını, Türkiye'nin
bu dönemde kapitalizm/sosyalizm kutuplaşmasında kapitalizmden yana
tavır aldığını, bu dönemde dışa bağımlı bir tarım ülkesi haline
geldiğini, getirildiğini, Türkiye'de yıkılmış Avrupa'yı besleme
planının yürürlüğe konduğunu anlattı.
Abdullah Aksu şu sözlere de yer verdi: 1980'lere gelindiğinde 24
Ocak Kararlarıyla tarımda yapılandırma (biz buna tarımda yapılandırmama
diyoruz) gündeme getirildi, bunun özeti de şu idi: tarıma desteği
kaldıracaksınız (böylece devlet 'destekleme alımı'ndan çekildi),
taban fiyatlarını kaldıracaksınız, tarımsal kredi faizini yükselteceksiniz
(oysa dünyanın her tarafında tarımsal kredi faizleri düşüktür),
tarımsal KİT'leri özelleştireceksiniz (ki bu da tarımın yokedilmesi
anlamına geliyor) vb. Bütün bu kararların sonucu Tütrkiye dışarıdan
et ve et mamülleri alma durumunda kaldı.
Abdullah Aksu'dan sonra sözü Deri İş Başkan Vekili Musa Servi aldı.
Musa Servi konuşmasında küreselleşme ve yeni dünya düzeni adıyla
yeni bir saldırıyla karşı karşıya olduğumuza dikkat çekerek, ABD'nin
uluslararası hukuk kurallarını ayaklar altına alarak, hegemonyasını
pekiştirmeye çalıştığını ve dünya jandarmalığını elinde tutmaya
çalıştığını söyledi. Musa Servi ABD'nin içine girdiği krizi atlatmanın
bir yolu olarak savaşı seçtiğini dile getirdi. Tam da emperyalistlerin
bu uluslararası saldırıları karşısında mücadeleyi örgütlemenin bir
aracı olarak ILPS'nin kurulduğuna dikkat çekti.
Musa Servi konuşmasında sendikaların hem uluslararası planda hem
de Türkiye'de can çekiştiğini, sendikacılığın ücret sendikacılığına
ve toplu sözleşme sendikacılığına indirgenemeyeceğini, sendikacıların
içinde bulunulan süreci iyi kullanmaları gerektiğini, anti-emperyalist
mücadeleyi örgütlemeleri gerektiğini söyledi.
Üçüncü bölümde toplantıyı İHD'nin konuşmacısı Ümit Efe yönetti.
Bu bölümün konusu "Emperyalist saldırganlık ve toplumsal yaşama
etkileri" idi.
Ümit Efe "Emperyalist saldırganlık ve insan hakları" başlığıyla
yaptığı konuşmasında insan haklarının ve özellikle de emperyalistlerin
'insani müdahale' kavramlarının tarihçesini ortaya koydu ve günümüzde
savaşların da insan hakları adına yürütüldüğüne dikkat çekti. Demokrasi
ve barış çağına girildiği söylenmesine rağmen binlerce insanın ikinci
dünya savaşından beri yerel savaşlarda yaşamını yitirdiğini ve sakatlandığını
anlattı.
TİHV'den katılan konuşmacı Önder Özkalıpçı ise konuşmasını "Savaş
ve sağlık" konusuna ayırdı. Eski bir deyimi hatırlatarak "Bir
kişi ölürse trajedidir ancak 1000 kişi ölürse sadece bir istatistiktir"
dedi. Önder Özkalıpçı savaşın bugünden yarına yeniden inşa edilemeyecek
bir biçimde kentlerin yok ettiğini ve savaşın sağlık çalışmalarını
da ortadan kaldırdığını, savaş sonucu ortaya çıkan enfeksiyon hastalıkları
nedeniyle hem askerlerin hem de sivillerin öldüğüne dikkat çekti.
Önder Özkalıpçı Filistin'de intifadanın başlamasından beri onlarca
sağlıkçının yaşanmını yitirdiğini anlattı. Son olarak da mayınların
hiç bir gerekçeyle kullanılmaması gerektiğine vurgu yaptı.
Son konuşmacı olarak Göç-Der Genel Sekreteri Selahattin Gültekin
ülkemizde yakın tarihte yaşanan savaşın yol açtığı göç olaylarını
anlattı, savaştan dolayı büyük kentlere göç eden insanların buralara
uyum sağlayamadığına dikkat çekti. Somut olarak bugün yürüyen savaşta
bir iç göçün yaşandığını, yani büyük kentlerden kırlara doğru bir
göçün yaşandığını ancak dış ülkelere bir göçün henüz başlamadığını
söyledi.
Belediye-İş sendikasının katkılarıyla ve Birleşik Metal-İş'in salonunu
sunmasıyla mümkün olan bu ilk ILPS sempozyomunun başarılı geçtiğini
belirtmeliyiz. Yaklaşık 150 kişinin katıldığı sempozyumda katılımcılar
birer pasif dinleyici durumunda değillerdi, bir çoğu söz alarak
ya sorularını sordu ya da konuşmacıların anlatımlarına ek olarak
veya onlarla tartışma içinde kendi görüşlerini anlattılar.
