Gözaltında cinsel şiddete son!
Uluslararası
Af Örgütü (Amnesty International) İstanbul'da düzenlenen bir basın
toplantısında Türkiye'ye yönelik raporu sundu.
Merkezi Londra'da olan Amnesty International'e ilk olarak geçen
yıl Türkiye'de resmen büro açma izni verilmişti. Altı aylık bir
çalışma sonucunda Türkiye'de gözaltında kadınlara yönelik cinsel
şiddet konulu raporu sunan Christina Curry, Türkiye'de gözaltında
kadınlara yönelik cinsel şiddet ve işkencenin ürkütücü boyutlarda
olduğunu açıkladı ve şunları söyledi:
"Bu süreçte Uluslararası Af Örgütü cinsel şiddet mağdurlarıyla
görüştü, bilgi derledi, mevcut yayınlara başvurdu. Türkiye'de faaliyet
gösteren kadın ve insan hakları gruplarıyla görüştü ve Haziran ve
Eylül 2002'de Türkiye'yi ziyaret etti. Türkiye'deki bütün kadınlar
şiddet riski altındadır. Ancak devlet güçlerinin şiddetine maruz
kalma konusunda, başta Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yaşayan
Kürt kadınları olmak üzere, hükümet ya da ordu için kabul edilemez
siyasi görüşlere sahip kadınlar daha yüksek bir risk altındadır."
(Özgür Politika, 27 Şubat 2003)
Curry, Diyarbakır'da bayan avukatların yüzlerce tutuklu kadınla
görüştüğü ve bu kadınların hemen hepsinin gözaltında "sözel
ya da fiziki cinsel şiddet biçimlerine" maruz kaldıklarını
açıkladıklarını belirtti. Tutuklu kadınlar, göğüslerine ve cinsel
organlarına elektrik verme, zoraki "bakirelik kontrolü",
tecavüz tehdidi gibi cinsel işkence yöntemlerine maruz kaldıklarını
açıklıyorlar. Curry, cinsel şiddet ve işkenceye maruz kalan kadınların
başlarından geçen olayları anlatmakta zorlandıklarını ve baskılardan
korktuklarını da açıklıyor. Raporda cinsel şiddete maruz kalan kadınların
yaşadıkları olayları açıklamakta zorlanmasında ve işkencecilerdan
davacı olmaktan çekinmelerinde "utanç" ve "namusa
dokunma" gibi geleneksel bakış açısının da rol oynadığı tespit
ediliyor.
Raporda kadınların yaşadığı olaylardan örnekler de sunuluyor:
- N.Ö. sadece yol sormak istemiş, bunun için İstanbul'da bir karakola
girmişti. Yol sormak için girdiği karakolda polislerin tecavüzüne
uğradı. Haklarında dava açtığı iki polis 23 Ekim 2002 tarihinde
mahkeme tarafından beraat ettirilmiş. Hakim beraat kararını, kadının
el çantasında kondom bulunduğunu, bu anlamda cinsel ilişkinin kadının
rızasıyla gerçekleştiği sonucuna varılabileceği şeklinde gerekçelendirmiş.
- Gazeteci Yüksel Bulut, 7 Nisan 2002'de Gaziantep'te gözaltına
alınmış. Polisler gözaltında Yüksel Bulut'u çırılçıplak soymuş,
gözlerini bağlamış ve dövmüşler. Ayrıca bu halde fotoğrafını çekmişler.
Yüksel Bulut polislerden davacı olmak için savcıya başvurduğunda
savcı suç duyurusunu dikkate almamış.
Bunlar gibi yüzlerce olayın yaşandığını biliyoruz. Gözaltında cinsel
şiddet ve işkence şimdi Uluslararası Af Örgütü tarafından da tescillenmiş
bir Türkiye gerçeği. Bu gerçekliğe karşı mücadelede herşeyden önce
suskunluğu yırtıp atmak gerek. Gözaltında taciz ve cinsel şiddete
bu ülkede hemen her kadın maruz kalabilir. Mücadele ediyor, devlet
güçlerine karşı koyuyorsa haydi haydi kalabilir. Bunu namus ya da
utanç meselesi yapmaktan vazgeçmek, suçluların cezalandırılması
istemiyle mücadele etmek zorundayız. Unutmayalım ki, ezenlerin gücü,
ezilenlerin suskunluğu ve sabrından gelir!
Irak savaşının gündemde durduğu ve Türkiye'nin de kuzeyden cephe
açmak için hazırlıklarını tamamladığı bir dönemdeyiz. Ordunun ve
devlet güçlerinin kol gezdiği ve tüm yaşama hakim olduğu illerde
kadınlara yönelik taciz ve tecavüzün daha da artması beklenmelidir.
Gericilerin, emperyalistlerin yürüttüğü bütün savaşlarda kadınlara
yönelik saldırganlığın, cinsel şiddet ve tecavüzün arttığı, buna
gözyumulduğu ve hatta bilinçli olarak kışkırtıldığı bilinmektedir.
Gözaltında, işkencede, savaşta... kahrolsun kadınlara yönelik her
türden cinsel terör!
10 Mart 2003
Kurtlar sofrasında yeralan kadın: Condoleezza Rice!
Dünyayı hâlâ erkekler yönetiyor! Bunun en açık göstergesi Birleşmiş
Milletler toplantısı... Ezilenlerin yaşamı ve geleceği hakkında
kararların verildiği, emperyalist hegemonya dalaşlarının "diplomatik
ağızla" tezgâhlandığı tüm alanlarda kravatlı ve takım elbiseli
erkekler masaları ve koltukları dolduruyor. Savaş ve "barış"
adına emperyalist çıkarların pazarlığının yapıldığı toplantıları
izliyoruz canlı canlı... Erkekler yine önde. Biz ülkemizdeki Büyük
Millet/Erkek Meclisi'nden alışkınız, ama dünya devletlerinin temsilcilerinin
biraraya geldiği yerde de egemenlerin tablosunun kravatlılarla dolu
olduğunu görüyoruz. Dünya politikasına yön verenlerin "aile
fotoğrafı" emperyalizm ve erkek egemenliğinin içiçeliğini belgeliyor.
Fakat şurası da var: Kurtlar sofrasında yeralmak için mücadele eden
ve yer yer bunu beceren kadınlar da var: Margareth Thatcher, Benazir
Bhutto, Tansu Çiller... gibi. Sayıları az ve henüz genel görüntüyü
değiştirmeye yetmiyor ama yaptıklarıyla hiçbir şekilde egemen erkeklerin
gerisinde kalmayan egemen kadınlar... Hatta erkekler dünyasında
yükselebilmek için, erkekten de "erkek", "maço",
saldırgan olmak zorunda onlar. Örneğin Çiller için dönemin Genelkurmay
Başkanı Güreş "en erkek politikacı" tanımlamasını yapmıştı.
İşte bu "maço" kadınlardan biri de Bush'un en yakın danışmanı
olan Condoleezza Rice şu anda dünya politikasına damgasını vuran
bir kadın. Hem kadın, hem siyah...
Condoleezza Rice bütün gününü Beyaz Saray'da Bush'un yanında geçiriyor.
Savaş ve "barış", "terörizme karşı mücadele"
ve genel olarak Amerikan emperyalizminin dış politikası... Bütün
bunlarda onun sözü geçerli, hatta belirleyici oranda geçerli. Burjuva
medyanın verdiği bilgilere göre, Kyoto İklim Konferansının anlaşmasına
Amerikan emperyalizminin "yüce çıkarları" için ilk karşı
çıkan o oldu. 11 Eylül'den sonra Afganistan savaşının tezgâhlanmasında
başrol oynayanlardan biri oydu. Ve şimdi de Irak savaşında aynı
rolü oynuyor. Condoleezza Rice 2000 yılından beri Saddam Hüseyin'in
alaşağı edilmesini ısrarla talep edenlerden biri.
"Ben gerçekçi biriyim ve yaşamda geçerli olan şey iktidardır."
diyor Condoleezza Rice. (Woman, 05/2003)
Bu "gerçekçi yaklaşımı"yla, bir de üstüne üstlük siyah,
kadın ve genç olma vasıflarıyla Amerikan emperyalizminin çok işine
gelen ve kurtlar sofrasında seve seve yeraçtıkları biri Condoleezza
Rice. Kendilerinden birinin iktidar merdiveninin en üst basamaklarına
kadar çıkmayı başardığının örneği olarak Amerikalı siyahları düzenle
barıştırma fonksiyonunu taşıyan biri... O zirvelerde yeralanların
hiçbir zaman ve hiçbir şekilde ezilenlerin "kendilerinden biri"
olamayacağı ne yazık ki, her zaman kavranmıyor. Condoleezza Rice'in
kimlerden biri olduğu aslında çok açık. Öyle ki, Amerikan petrol
tekeli Chevron, dünya denizlerinde dolaşan bir tankerine Condoleezza
Rice'in adını vermiş. Bundan daha uygunu zor bulunurdu!
Condoleezza Rice baba Bush'a da hizmet vermiş biri. 34 yaşındayken,
baba Bush'un başkanlığı döneminde Milli Güvenlik Kurulu'nun Sovyetler
Birliği ve Doğu Avrupa direktörlüğüne atanmış. Baba Bush 1989'da
Gorbaçov'la bir görüşmesinde Rice'i şu sözlerle tanıştırmış: "Bu
Rice, Sovyetler Birliği hakkında bilmem gereken her şeyi o bana
anlatıyor." "Babasının oğlu" da Rice'in hizmetlerini
şu sözlerle takdir ediyor: "Rice bana dış politikayı, anlayabileceğim
şekilde anlatıyor."
15 yaşında liseyi, 19 yaşında Siyasi Bilimler Fakültesini bitiren
ve doktoroya başlıyan, 32 yaşında da Stanford Üniversitesinde profesörlüğe
başlıyan Condoleezza Rice'in oldukça hırslı ve yetenekli biri olduğu
belli. Babası profesör ve papaz, annnesi öğretmenmiş. Ve ırkçılığın
apaçık sergilendiği, kamu tuvaletlerinin kapısında bile "yalnız
beyazlar için" yazdığı bir dönemde büyümüş. "Anne-babam
çok stratejik düşündüler, beyazların toplumunu kendi silahlarıyla
vurmayı öğrenmeliydim." diyor Condolezza Rice. Bu stratejinin
sonuçlarını görüyoruz. Condoleezza Rice şimdi beyazların toplumunun
zirvesinde, beyazların silahlarıyla dünya ezilenlerini vuruyor.
Ve "yüce Amerikan çıkarları" için Saddam'ı devirmeye,
Irak'a ölüme sürdüğü askerlerin önemli bir bölümünü Amerikalı yoksul
siyahlar oluşturuyor!
Condoleezza Rice örneği bir kere daha ezilen cinsten/ezilen ırktan
olmakla ezilen cinsin/ezilen ırkın davası için mücadele etmek arasında
fark olduğunu, sınıfsal konumun belirleyici olduğu gösteriyor. Evet,
şu an emperyalist dünyada erkekler egemen, ancak onların açtığı
yeri dolduran, egemen sınıfın kadınlarının da onlardan geri kalan
bir yanı yok. Condoleezza Rice örneği, bütün kadınların dava ortaklığını
savunan eşitlikçi feminizmin öğretisinin ne denli yanlış olduğunu
göstermesi açısından da önemli. Margaret Thatcher, Tansu Çiller,
Benazir Bhutto, Condolezza Rice... Kadın olmak (hatta siyah kadın
olmak) yetmiyor!
Bu dünyanın ezilen kadınlarının ve özelde Amerikalı işçi ve emekçi
siyah kadınların Condoleezza Rice'den bekleyebileceği hiçbir olumluluk
yoktur.
Hangi cinsten, ırktan, milliyetten olursanız olun, bütün mesele
ezenlerle ezilenler arasında süren sınıf mücadelesinde doğru safta
yeralmak, ezilen ve sömürülenlerin safında yeralmaktır.
10 Mart 2003
8 Mart
İstanbul
8
Mart 2003, geçen sene olduğu gibi bu sene de çeşitli kadın gruplarının,
parti ve dergi çevrelerinden kadınların birlikte örgütlediği bir
8 Mart oldu.
Irak'ta yürütülecek olan emperyalist savaş hazırlıklarının bu seneki
8 Mart'a denk gelmesi ve dolayısıyla 8 Mart eyleminin gündemini
esas olarak savaşın belirlemesiyle buna bağlı olarak bu seneki 8
Mart platformunda yer alan grupların sayısı daha da arttı.
Her sene yürütülen Ôgeleneksel' tartışmalar bu sene de yürütüldü:
Erkeksiz miting tartışması. Platformda yer almak isteyen bazı gruplar
-özellikle devrimci çevrelerden- mitingin erkeklerin katılmayacağı
bir miting olması konusunda çıkan sonuçtan sonra eylembirliğinde
yer alamayacaklarını belirterek eylembirliğinden çekildiler. Bu
pratik tavır devrimci çevrelerde erkek egemen anlayışların halen
çok güçlü olduğunun bir ifadesi oldu. ÔEvet, kadınlar kadın sorununu
ilgilendiren konularda erkeksiz de çeşitli toplantılar, etkinlikler
yapabilirler, fakat 8 Mart'ta asla! Bu 8 Mart'ın geleneğine aykırıdır!'
türünden yaklaşımlar sergilendi. Bu yaklaşımlar aslında kadın sorununu
lafta kabul edip fakat pratikte buna uygun davranmamaktır. Eğer
kadın sorunu gerçekten önemseniyorsa o zaman emekçi kadınları mücadeleye
kazanacak, onları bir adım daha ileriye taşıyabilecek her türlü
pratik faaliyetin örgütleyicisi olmak gerektiğini düşünüyoruz.
Kadın sorununa sınıfsal yaklaşmak adına erkek egemen anlayışların
üzeri örtülmeye çalışılmaktadır. Kadın sorunu nihayetinde sınıfsal
sorunun bir parçasıdır. Fakat bu kadınların, erkeklerden bağımsız
ve erkeklerin yer almadığı çeşitli etkinlikler düzenlediklerinde
-ki 8 Mart da buna dahildir- sınıfsal bakış açısından uzaklaştıkları
anlamına mı gelir? Tabi ki gelmez. Devrimci kadınlar, erkeklerin
katılmadığı mitinglerle de pekala devrim ve sosyalizmin propagandasını
yapabilirler, yapmalıdırlar. Eylemin içeriğinden ve yöneliminden
bağımsız olarak sadece bileşiminden -kadın/erkek bağlamında- yola
çıkarak bir yargıya varmak yanlıştır. Esas öne çıkarılması gereken
içerik meseleleri arka plana itilmiş olur.
Bu anlayış yanlış olduğu kadar, şu yaklaşım da yanlıştır: Ya erkeksiz
bir miting, ya da biz bu işte yokuz vb. Hep söylüyoruz, bir kez
daha söyleyelim; mitinglerin erkekli mi erkeksiz mi yapılacağı meselesini
olmazsa olmaz bir ilke haline getirmenin yanlış olduğunu düşünüyoruz.
Her ikisi de olabilir. İçinde bulunduğumuz koşullarla bağ içerisinde
somut yararına bakarak somut değerlendirmek gerekir.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu seneki 8 Mart mitingine savaş
damgasını vurdu. Emperyalist savaşın kadınlar için ne anlama geldiği
platform adına çıkarılan malzemelerle (afiş, pankart) ortaya konmaya
çalışıldı. 8 Mart'a bir hafta kala yapılan iki basın açıklaması
ve toplu afişlemelerle kadınlara 8 Mart'ta alanlarda olma çağrısı
yapıldı.
"Kadınlar savaşa karşı 8 Mart'ta alanlara!" başlığı altında
organize edilen mitinge katılım karma gruplarla birlikte yaklaşık
7 ile 10 bin arasındaydı. Sabahın erken saatlerinde alana gelmeye
başlayan kadın kitlelerinin bütün çeşitliliği ve görselliği alana
yansıyordu. Yürüyüşe geçmeden önce güzergah üzerinde bulunan AKP
binası önünde, AKP'yi teşhir eden bir konuşma eşliğinde 5 dakikalık
oturma eylemi yapıldı. Oturma eylemi başarılı oldu. Tek ağızdan
atılan savaş karşıtı sloganlar kitlenin coşkusunu arttırdı.
Yaklaşık 4 saat süren etkinlikte Platformun hazırladığı konuşma
metni kürsüden okundu. Ardından kadın gruplarının türkçe ve kürtçe
şarkıları ile miting sona erdirildi.
Bizler YDİ Çağrı dergisinden kadınlar olarak bu platform içerisinde
yer almayı doğru bulduk. Kendi görüşlerimizi platform içerisine
taşıdık ve platformda kabul görmesinin mücadelesini verdik. Bu seneki
8 Mart platformunun gerek ortak hazırlanan metinlerin içeriğinin
gerekse genel yöneliminin geçen seneye göre daha iyi olduğunu düşünüyoruz.
Bu platform aslında belli ölçülerde, belli kararlar çerçevesinde
uzlaşmış durumda ve bu yöndeki çalışmalarını devam ettirmeyi öngörüyor.
Bundan bizim kendi payımıza çıkardığımız sonuç, eylembirliklerinin
önemini de gözönünde bulundurduğumuzda bu platform varolduğu sürece,
kendi ajitasyon ve propaganda serbestimiz temelinde içinde yer almak,
doğru görüşlerimizi taşımaktır.
Biz bu seneki 8 Mart'a "Emperyalist savaş erkek işi, erkek
işi sistemi yıkmak bizim işimiz!" ve "Savaş, Kriz, Yıkım,
Kadınlar Kapitalizmi Yıkın!" başlıklı ve YDİ Çağrı kadın okurları
imzalı iki pankartımızla katıldık. Ayrıca 8 Mart özel sayısından
dağıtıp kuşlamalar yaptık.
8 Mart ertesinde platform olarak yapılan değerlendirmede, eylem
öncesinde ve eylem anında yaşanan bir dizi eksiğe rağmen bu seneki
8 Mart eylemi genel olarak olumlu ve başarılı değerlendirildi.
Mart 2003
Mersin:
Üç yıl üst üste gelen yasakların ardından, Mersin Kadın Platformu'nun
düzenlediği 8 Mart yürüyüşü polisin yoğun baskısı altında gerçekleştirildi.
Yürüyüşe, Devlet hastanesinin önünde toplanan ve çoğunluğunu Hadep'li
kadınların oluşturduğu yaklaşık iki bin kişi katıldı. Emperyalist
savaşın gölgesinde yapılan yürüyüşte, "susma haykır, savaşa
hayır", "savaş ganimeti olmayacağız", "Iraklı
kadınlar yalnız değildir"... gibi savaşa karşı sloganlar ağırlıktaydı.
Mitingin en kalabalık kortejini oluşturan Hadep'te de sloganlar
sık sık savaşa karşı ve barış üzerineydi. Polisin yoğun baskı oluşturduğu
kortejde kürtçe ve tecrite karşı slogan atmak yasaktı. Bir ulusun
ana dilinin yasaklandığı bu ülkede "Demokrasi"nin yalnızca
kağıt üzerinde olduğu, pratikte ise uygulananın faşizm olduğu açıkça
bu eylemde bir kez daha kendini gösterdi.
Polisin tacizleriyle gerginlik yarattığı eylem, tertip komitesinin
bütün dünyadaki ezilen kadınlara seslenerek, savaşı protesto ettiği
konuşmalarla, atılan sloganlarla ve müzik dinletisiyle sona erdi.
Miting alanında "Emperyalist savaşa hayır" kuşlamasını
yapan bir ÇAĞRI taraftarının gözaltına alındığı anons edildiğide
kitle, "Baskılar bizi yıldıramaz" sloganları atarak tepkisini
gösterdi. Daha sonra bu arkadaşımızın kimlik tespiti yapıldıktan
sonra serbest bırakıldığı öğrenildi.
10 Mart 2003
Mersin'den bir YDİ ÇAĞRI okuru
.
Adana:
Yeni bir 8 Mart Enternasyonal Emekçi Kadınlar Günü'nü daha savaş
gündemiyle karşıladık.
Ekonomik krizin her geçen gün daha da derinleştiği, emperyalist,
haksız bir savaşın her geçen gün yaklaştığı bir ortamda; yaklaşık
dört bin kişi güncel taleplerini haykırmak amacıyla saat 11'de Mimar
Sinan Açık Hava Tiyatrosu önünde bir araya geldi.
KESK'e bağlı sendikalar, kitle örgütleri, bazı siyasi partiler,
kültür merkezleri ve sosyalist basının yer aldığı mitingte, "Iraklı
kadınlar yalnız değildir", "ABD askeri olmayacağız",
"İncirlik üssü kapatılsın", "Çıkarsa tezkere, meclis
gitsin askere", "Faşizme karşı omuz omuza", "Kurtuluş
yok tek başına, ya hep beraber, ya hiç birimiz"... sloganları
atıldı.
Uğur Mumcu alanına kitlenin gelmesinden sonra tertip komitesi adına
Eğitim-Sen kadın sekreteri tarafından bir konuşma yapıldı. "Dünya
Bankası, IMF ve Dünya Ticaret Örgütü" gibi uluslararası finans
kurumlarının ihraç ettiği ekonomik programların dünyanın her yerinde
mutlu azınlığı daha çok zenginleştirirken, yoksul ülkeleri ve emekçileri
dahada yoksullaştırdığını, onları ekonomik bir yıkıma sürüklediğini,
özelleştirme ve "tasarruf" politikaları ile sosyal güvenliğin,
sağlık ve eğitim hizmetlerinin, tarım destek programlarının tasfiyesinin
gelir dağılımındaki adaletsizliği had safhaya çıkardığını belirten
konuşmacı, küreselleşme sürecinin aynı zamanda kadınla erkek arasında
var olan eşitsizlikleri de arttırdığını ifade etti.
Petrol ve silah tekellerinin kârı için insanlığın savaşa sürüklendiğini
vurgulayan konuşmacı, 1991 yılı Körfez savaşında ve yine 1988 Halepçe
katliamında yüzbinlerce insanın, özellikle kadınların ve çocukların,
hayatını kaybettiğini, birçoğunun tecavüze uğradığını ve sonrasında
insanlık dışı uygulamalarla yüz yüze bırakıldığını ifade etti.
Konuşmacı; doğum izinleri, çocuk bakımı, çalışanlara verilen aile
yardımı, terfi ve atamalar konusunda taleplerini dile getirip, erkekliğin
ve saldırganlığın bu denli göklere çıkarıldığı, barış, demokrasi,
eşitlik ve kardeşlik gibi insani değerlerin yok sayıldığı bir dünyada
kadınlara yer olmadığının farkında olduklarını bu nedenle şiddetsiz
ve sömürüsüz bir dünya ve ülke için mücadele edeceklerini söyleyip
konuşmasını sonlandırdı.
Sonrasında Adana savaş Karşıtları Platformu adına dönem sözcüsü
Hüseyin Kılıç kürsüde yerini aldı. Hüseyin Kılıç, emekçi halkların
kardeş kanı akıtmasına izin verilmemesi gerektiğini, savaşın engellenebileceğini,
işçi ve emekçilerin gücünün bu savaşı engelleyebilecek güçte olduğunu
ifade ederek halkı bu konuda duyarlı olmaya çağırdı.
Polis ablukasının yoğun olduğu miting marşlar ve halaylarla sona
erdi.
