SİVAS KATLİAMINI UNUTMADIK, UNUTTURMAYACAĞIZ!
KATİLLERDEN HESAP DEVRİMLE SORULACAKTIR!

Sivas katliamının üzerinden 10 yıl geçti... 2 Temmuz 1993'te Sivas'ta 37 insan dinci faşistlerce katledilmişti.
Her yıl düzenlenmekte olan geleneksel "Pir Sultan'ı Anma Şenlikleri" dolayısıyla Sivas'a gelen bir dizi aydın ve sanatçının içinde yer alan Aziz Nesin'i "şeytan" ilan eden, hakkında "ölüm fetvaları veren", "katlinin vacip" olduğunun propagandasını yapan ve onu linç etmek isteyen dinci faşistler 2 Temmuz'da Cuma namazından çıktıktan sonra bir çok şenlik konuğunun bulunduğu Madımak Oteli'ni abluka altına alarak saatlerce taşladılar, sonunda oteli ateşe verdiler. Çıkan yangında 37 kişi yanarak veya dumandan boğularak yaşamını yitirdi.
Bu korkunç katliamda devlet katliamcıları destekledi. Dinci faşistlerin bu örgütlü katliamı dönemin devlet yöneticileri tarafından izlenmekle geçiştirildi, ordu ve polis güçleri otelin hemen yanında olmasına karşın saldırıya müdahalede bulunmadı. Sözde kendilerini "laik" olarak adlandıran, şeriata karşı mücadele ettiğini söyleyen DYP-SHP koalisyon hükümetinin çeşitli düzeydeki yetkililerine -örneğin Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü'ye!- ulaşılmasına, saldırı haber verilmesine rağmen onlar kıllarını kıpırdatmadan saldırının izleyicisi oldular. Sözümona "laik" devletin en üst kademesindekiler katliam süresince suskun kalırken dinci faşist yerel yöneticiler ise saldırıyı gerçekleştiren kitleye "Gazanız mübarek olsun!" diyerek destek verdiler.
Katliam ertesinde "suskunluk bozuldu"...
Katliam gerçekleştiği süre içinde ağzını açmayan, kılını kıpırdatmayan devlet yetkilileri, katliamın hemen ertesinde "ağır tahrik"ten bahsediyor, saldırıdan sağ kurtulabilen Aziz Nesin'i sorumlu tutuyor, "devletle halk güçlerinin(!) karşı karşıya getirilmemesi gerektiği" yönlü açıklamalarla devletin katliama seyircilik tutumunu geçiştirmeye çalışıyorlardı.
Dinci faşist kesimin Refah Partili siyasi sözcüleri katliamın "ağır tahrik" ile galeyana gelmiş olan halkın kendiliğindenci hareketi sonucu olduğunu, bunun esas suçlusunun Aziz Nesin olduğunu söyleyerek kendilerinin provokasyona verdikleri desteği gözlerden gizlemeye çalışıyorlardı. Bu dinci faşistler o kadar katliam destekçileriydiler ki, dönemin RP'li belediye başkanı daha sonra bu partiden milletvekili seçilerek ödüllendirildi.
Kısaca "ağır tahrik" söylemiyle cumhurbaşkanı (Demirel), hükümeti (DYP-SHP), muhalefeti (RP) suçu Aziz Nesin'e, Pir Sultan Abdal Şenlikleri organizasyonuna, devrimcilere, ilericilere yıkmaya çalışarak dinci faşizmi aklama konusunda birleştiler.
Sivas katliamı sonrasında göstermelik olarak bazı göstericiler, katliama katılanlar tutuklandı. Bir bölümü yurtdışına kaçtı, kaçırıldı. Katliam yapılıp bittikten sonra devlet gözlemciliği bırakıp katliam sanığı olarak kimi göstericileri tutuklayarak yargıladı. Yargılama sırasında siyasal İslamın parlamentodaki temsilcisi Refah Partisi'nin çeşitli yöneticileri katliam sanıklarını savunarak da destek sunarak gerçek yüzlerini bir kez daha gösterdiler.
Bu göstermelik yargılama sonunda sanıklar ölüm cezası da dahil olmak üzere çeşitli cezalara çarptırıldılar. Mahkeme kararı devlet yetkilileri tarafından devletin katliamdaki sorumluluktan kurtarılması, temize çıkarılması için kullanılmaya çalışıldı.
Her ne kadar bazı kişiler kimi cezalara çarptırılsa da sözkonusu mahkeme ne "laik" devletin, ne onların andaki temsilcilerinin, ne de siyasi İslamın partisinin katliamdaki sorumluluğunu gözlerden gizleyemez. Sivas katliamının sorumlusu dinci faşizmdir, onun katliamını seyreden devlettir.

***

10. yılında Sivas katliamına dönüp baktığımızda kimi noktaların altını çizmek gerekiyor.
Geçtiğimiz on yıl içinde katliamı gerçekleştiren, katliamcılara açık veya gizli destek veren islamcı-şeriatçı güçlerle bunun karşısında kendisini "laikliğin savunucusu" olarak gösteren kemalist kesim arasındaki iktidar dalaşı sürmektedir.
Özellikle 12 Eylül sonrasında ilericilere, devrimcilere, komünistlere karşı kullanmak amacıyla devlet eliyle güçlendirilen dinci-şeriatçı güçler süreçte devletin denetiminden çıkarak "laik" devlete karşı şeriat düzeni hedefiyle sisteme alternatif olmaya başladılar. Din silahı devletin elinden önemli ölçüde çıktı, şeriat düzeni kurmak isteyen güçlerin kullandıkları bir silah haline geldi.
Laikliğin sözde savunucusu Kemalist derin devlet ile dinci-şeriatçı güçler arasında iktidar dalaşı kızışmaya başladı. Sivas katliamı dinci faşizmin örgütlülüğünün, etkisinin ulaştığı noktayı göstermesi açısından da önemli bir veri idi, veridir.
Sivas katliamı gelişen dinci, şeriatçı güçlerin bir gövde gösterisiydi. Bu gövde gösterisi öncelikle dinsizlere, Müslüman olmayanlara, kendilerinden olmayanlara karşı yönelmişti. Yine bu gövde gösterisi sözümona laik devlete karşı "bize bir şey yapamazsınız" mesajını içermekteydi.
Geçtiğimiz on yıl içinde gelişimini sürdüren bu şeriatçı güçler -özellikle onun sistem içinde meşru olarak hareket edebilen siyasi kesimi- hükümetler kurdular, kimi hükümetlere ortaklık ettiler. Bugün de siyasi İslamın bir partisi -ki dönemin RP'sinin önemli bir kesimi bu parti saflarındadır- hükümettedir. Dünün RP kadrosu, bugünün başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın deyimiyle "hükümet olmuşlardır" ama "iktidar olamamışlardır."
Devletin köşe taşlarını ordunun da desteğiyle elinde tutan kemalist kesim ile gittikçe yoksullar arasında "umut" olmaya çalışarak kitleselleşen siyasal islamcı güçlerin bu mücadelesi bugün de sürüyor.
Din adına ortaya çıkanların, "adil düzen" söylemiyle yoksulların sisteme olan tepkilerini kendi iktidar özlemleri için sıçrama tahtası yapmaya çalıştıkları, diğer hakim sınıf temsilcileri gibi bunların da sermaye sınıfının çıkarları doğrultusunda hareket ettikleri, emekçi halka düşman oldukları, emperyalizmin uzantıları oldukları vb. vb. görüldü, görülüyor.

***

Kemalistlerin "laiklik" savunusu sahtekârlıktan başka bir şey değildir.
Gerçekte Türk devleti "laik" bir devlet değildir. Bu devletin, kendi resmi din yorumuna göre hareket eden ve bunu kitleler içinde yaygınlaştırmaya çalışan, bu alanda kendi öttürdüğü boru görevini yerine getiren Diyanet İşleri Başkanlığı'na her yıl bütçeden oldukça yüksek bir pay ayırması olgusu bile bu devletin ne denli "laik" olduğunun ispatıdır. Şeriatı besleyen, güçlendiren bu devlettir. Onu kitleleri uyutmak için piyasaya süren, dini ilericiliğin, devrimciliğin gelişmesini engellemek için kullanan bizzat devlettir. Bunların "laikliği" kendi resmi din yorumlarına denk düşen bir din savunuculuğu çerçevesinde bir "laikliktir".
Türkiye'de resmi din yorumu dışında kalan şeriat düzeni kurma ideolojisiyle donanmış geniş bir kitleyi peşine takan, takma potansiyeli olan örgütlü bir dinci siyasi kesim de vardır. Kemalist kesimin en büyük açmazlarından birisi kendi resmi din yorumu temelinde kitleleri harekete geçirmedeki zayıflığıdır. Bunun için devlet -Diyanet İşleri Başkanlığı'nı da kullanarak- bir dizi çaba ile bu noktada kitleyi kendi saflarına çekmeye çalışmakta, emekçilerin "laik"-"şeriatçı" temelindeki bölünmesini derinleştirmeye, bunun üzerinden güçlenmeye çalışmaktadır. Bu çabalar dün olduğu gibi bugün de sürmektedir.
Örneğin Sivas katliamı ertesinde sözümona "laik" devlet, katliama karşı gelişen tepkileri kendi potasında eritmeye çalıştı, oluşan tepkiyi "şeriata karşı" tepki biçiminde örgütlemek istedi. Katliamı protesto yürüyüşlerine katılan onbinleri, "laik devletin yanında" güçler olarak tanımladı. Oysa katliamda "laik" olduğu söylenen devletin sorumluluğu o kadar açıktı ki, kitleler devletin tüm yalan ve demagojisine karşın alanlarda "Katil devlet!" sloganı ile faşist devletin bu çabalarına gereken cevabı verdi.
Bugün de bölgedeki kimi islamcı, dinci, şeriatçı devlet yönetimlerine karşı "yüzü Batıya dönük" Türk devletini, "model ülke" olarak gösterme çabalarını yoğunlaştırmakta, "laik"-"şeriatçı" ikilemine hapsedilmiş kitleleri kendi sözümona ucube laikliği etrafında örgütlemeye çalışmaktadır. Alternatifi "laik"-"şeriatçı" olarak koyarak emekçileri bu ikisinden birisine evet demeye -elbette "laik", kemalist düzenden yana!- saf tutmaya çağırmaktadır. Bu çağrılar özellikle Alevi kesim içerisinde etkili kılınmaya çalışılmaktadır.

***

Sivas katliamı ertesinde emekçilerin bir de mezhepsel temelde bölünmesi çabaları yoğunlaştırıldı.
Sivas katliamı öncelikle Alevi mezhebinden insanlara yöneldi. Bu yüzden Sivas katliamı protestolarında Alevilik temelinde karşı çıkış öne çıktı. Yine bu katliamın etkisiyle Alevi kesimin kendi mezhebi, kendi inancı, kendi "kimliği" temelinde örgütlenmesi güçlendi, güçlendirildi. Türkiye'de nüfusun tahminen üçte birini oluşturduğu ileri sürülen Alevilerin baskılara, saldırılara, Sivas katliamı gibi katliamlara uğraması; bu kesimin kendi "kimliğini" isteme, "kendi inancı temelinde ibadetini açıkça yürütme", "Diyanet İşleri Başkanlığı'nda Aleviliğin de temsiliyetinin sağlanması" vb. vb. istemleri temelinde örgütlenmesini hızlandırdı. Çeşitli farklı görüşlere sahip olmalarına rağmen Türkiye'de ve yurtdışında Alevi dernekleri, cemevleri, vakıfları, federasyonları, "partileri"... kuruldu. Ortaya "şeriata karşı" olma temelinde örgütlenen / örgütlenmeye hazır bir potansiyel çıktı, çıkarıldı. Devlet bu kesimden Ali Haydar Veziroğlu, Prof. İzzettin Doğan gibi kimi "önderleri" şeriatçı kesimle iktidar dalaşında kullanmaya çalıştı, bunlar üzerinden "Aleviliğin cumhuriyetin sigortası olduğu" düşüncesinin Alevi mezhebinden kitleye taşınması işine ağırlık verildi. Alevi kitlesi hakim sınıfların kemalist "laik" kesiminin şeriata karşı iktidar mücadelesinde önemli kitle tabanı oluşturulmasına çalışıldı. Bu kesime de yapılan propaganda, sunulan alternatif aynıydı: Laik-şeriatçı çatışması vardı, şeriata karşı olan Alevi kesim "laik" kemalistlerin safında örgütlenmeliydi. Alternatifler bundan ibaretti!

***

Tek gerçek alternatif var: Sosyalizm!
Alternatifler sadece "laik"-"şeriatçı" ikileminden ibaret değildir. Bir başka alternatif vardır: Sosyalizm, komünizm!
Din, mezhep, ulusal, sınıfsal vb. farklılıkların ortadan kalktığı emekten, emekçiden yana; yeni bir toplum projesi, yeni bir dünya projesi sözde "laik" kemalist faşist iktidarın da, şeriatçı, dinci faşizmin de tek gerçek alternatifidir!
Bugün emekçilere düşen görev bu tek gerçek alternatif için çalışmak, dinci gericiliğe karşı da, kemalist faşist devlete karşı da mücadele etmektir. Emekçilere düşen görev, diğer katliamların olduğu gibi Sivas katliamının da sorumlusu ve suçlusunun faşist devlet olduğunu bir an unutmaksızın, bu faşist devletle Sivas katliamında kibriti çakan dinci faşistlere karşı mücadeleyi yükseltmektir.
Sivas katliamının 10. yıldönümünde mücadeleyi yükseltmek için örgütlenmeye, mücadeleye!

19 Haziran 2003