80 yıl Türkiye Cumhuriyeti...
80 yıl faşizm!
Bir
29 Ekim daha geliyor... 29 Ekim 1923 tarihi 1920'de temelleri atılan
sözde "ulusal egemenliğe" dayalı devletin niteliğinin
"cumhuriyet" olarak belirlendiği tarihtir.
Her yıl olduğu gibi bu yıl da Türk hakim sınıfları cumhuriyetin
kuruluşunu şatafatlı bir şekilde kutlayacaklar. Her yıldönümünde
olduğu gibi bu yıldönümünde de cumhuriyetin erdemlerinden, Türkiye
Cumhuriyeti devletinin "demokratik, hukuk devleti" olduğundan"
vs. bahsedecek, işçileri, emekçileri "devlete sahip çıkmaya";
"cumhuriyeti andaki düşmanlarına karşı korumaya" ve "ilelebet
yaşatmaya" çağıracaklar!
Peki 80. kuruluş yıldönümünde hakim sınıf sözcülerinin söyledikleri
doğru mu? 80 yıl önce niteliği "cumhuriyet" olarak belirlenen
devlet gerçekte işçilerin, emekçilerin sahiplenip korumaları gereken
bir devlet mi? Bu devlet "ilelebet yaşamalı" mı?
"Devleti koruma ve yaşatma" çağrısı yapılan işçilerin,
emekçilerin bu "son Türk devleti"nin kuruluşunun üzerinden
geçen 80 yıllık süreçte yaşadıkları bu devletin kendi devletleri
olmadığını, bu devletin kendilerine baskı ve terör uygulayan bir
devlet olduğu gerçeğini görmelerini dayatıyor.
Türk devleti işçilerin, emekçilerin düşmanı bir devlettir!
Her
burjuva devleti gibi Türk devleti de sermaye sınıfının çıkarlarını
savunma temel görevine sahip bir devlettir. Türk hakim sınıflarının
iktidar aracı olarak Türk devleti sermayenin egemenliğini korumasını,
sürdürmesini ve en fazla sömürünün sağlanmasını garanti altına alma
görevini 80 yıldır yerine getiriyor. Yasamasıyla, yürütmesiyle,
yargısıyla, ordusuyla, bürokrasisiyle... tepeden tırnağa tüm kurum
ve kuruluşlarıyla, edimleriyle Türk devleti işçi sınıfının ve yoksul
köylülüğün düşmanı bir devlet olduğunu defalarca kez göstermiştir.
İşte en güncel örneklerden birisi: Kamu emekçilerinin durumu! Grev
ve siyaset yapma hakkı başta olmak üzere bir dizi demokratik hakkı
elinden alınmış olan kamu emekçileri sendikaları, devletle oturdukları
toplu iş sözleşmesinde devletin enflasyonun çok çok altında verdiği
bir ücret zammıyla karşılaşmışlardır. Bir yandan hortumcular bir
gecede milyarlarca doları kasalarına aktarırken ve bunun yükü işçilere,
emekçilere yüklenirken, diğer yandan işçiler, emekçiler "ölmeye
çok, yaşamaya az" bir ücrete razı edilmek istenmektedirler.
İşte iş yasasında yapılan değişiklik! IMF'nin ortaya koyduğu program
çerçevesinde ve onun ruhuna uygun olarak işçilerin, emekçilerin
haklarının tırpanlanması; esnek çalışmanın, taşeronlaştırmanın...
yasal olarak da garanti altına alınması, işçinin fabrika kapısı
önüne konulmasının kolaylaştırılması... temelleri üzerine hazırladıkları
yeni iş yasasının uygulamaya girmesi bu devletin gerçekte kimden
yana çalıştığını göstermektedir.
İşte gelir dağılımındaki adaletsizlik... Bir yanda işçilerin emekçilerin
yarattığı toplumsal zenginliğin çok büyük bir bölümüne sahip olan
bir avuç sermaye grubu; diğer yanda yarattıkları zenginlikten ancak
yaşayabilecek kadar almalarına izin verilen, açlık ve yoksulluk
sınırındaki milyonlar...
İşte resmi verilere göre % 14-15'lerde gezinen, gerçekte bunun çok
daha üzerindeki işsizlik... İşte eşit işin ücretlendirilmesindeki
adaletsizlik... vb. vb.
Tüm bu ve benzeri örnekler bu devletin kimin devleti olduğunu göstermektedir.
İşçileri, emekçileri böylesine baskı altında tutan bir devletin
ne kadar yaşama hakkı vardır? Milyonlarca yoksulun alınterini kapitalist
kasalara aktaran, karşılığında yoksulları "ölmeye az, yaşamaya
çok" bir ücrete mahkum eden sömürü düzenini kutsayan ve koruyan
bu devletin yaşama hakkı yoktur, olmamalıdır! 80 yıllık Türkiye
Cumhuriyeti tarihi işçilere, emekçilere bu gerçeği defalarca göstermiştir,
göstermektedir!
Türk devleti çeşitli ulus ve milliyetlerin düşmanı, ırkçı, şoven bir devlettir!
Bu
devlet yayılmacı-ilhakçı-sömürgeci bir devlettir. Türkiye -Türk
olmayanlar için- bir halklar hapishanesidir.
80 yıl önce kurulan Türk devleti Ermeni katliamını gerçekleştiren
Osmanlı devletinin yıkıntıları üzerine inşa edildi. Bu devlet geçtiğimiz
yüzyılın ilk soykırımı olan Ermeni katliamının sorumluluğunu da
taşıyan bir devlettir.
Bu devletin 80 yıllık tarihi Kürt ulusu üzerinde 80 yıldır süren
sömürgeciliğin, katliamların, baskının, terörün, asimilasyonun...
tarihidir. Kuzey Kürdistan'ı sömürgeleştiren Türk hakim sınıfları
bununla yetinmemiş, zaman zaman Güney Kürdistan'a yönelik saldırılarda
bulunmuşlardır. Halihazırda Güney Kürdistan'da askeri güç bulunduran
yayılmacı bir devlettir Türk devleti...
80 yıllık tarihi boyunca Kürt ulusunun her türlü demokratik hakları
baskı ve zor ile ellerinden alınmış; Kürt ulusunun en temel taleplerine
bile kan ve ateşle karşılık verilmiştir. Kürt ulusunun cumhuriyet
tarihi boyunca başvurduğu isyanlarda onbinlerce Kürt emekçisi katledilmiş,
işkence, idam, zindan, sürgün... devletin vazgeçmediği politikalar
olmuştur.
Son olarak 1984'te PKK önderliğinde gerçekleşen Kürt ulusal uyanışı
Türk devletinin geleneksel imhacı politikaları ile karşılaşmış,
bu hareketin önderi emperyalist güçlerin desteği ile uluslararası
bir komplo sonucu tutuklanmış, sözde bir yargılama sonrasında önce
idama, ardından ömürboyu hapse mahkum edilmiştir. Bugün bu örgüt
önderliğindeki Kürt ulusal hareketine yönelik olarak, başta ABD
olmak üzere emperyalist büyük güçlerle işbirliği içinde, yeni planlar
tertiplenmektedir.
Bu devlet Hatay'ı sözde "demokratik referandum" yöntemiyle
gaspederek (1936) yayılmacı-ilhakçı karakterini açıkça sergilemiş
bir devlettir.
Bu devlet 1974'te "Yavru Vatan" dedikleri Kuzey Kıbrıs'ı
işgal ederek sömürgeleştirmiş bir devlettir.
Bu devletin 80 yıllık tarihi, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde
Lozan antlaşması ile azınlık statüsü kazanmış milliyetlere yönelik
saldırıların tarihidir. Bu tarihte azınlıklara yönelik 6 Eylül olayından
milyonların nüfus mübadelesi ile yerinden yurdundan edilmesine;
azınlık okullarının kapısında "Ne mutlu Türküm diyene!"
faşist sloganından, bu azınlıklara ait ibadet yerlerinin ahıra çevrilmesine
kadar bir çok ibretlik olay vardır.
Kürt ulusu başta olmak üzere çeşitli ulus ve milliyetlerin en temel
haklarının çiğnenmesi temelinde 80 yıl önce kurulan Türk devleti
daha bağımsızlığını ilan ettiği andan itibaren kendi gerçek özgürlüğünü
yitirmiş bir devlettir. Çünkü başka ulus ve milliyetleri ezen bir
ulus gerçekte özgür değildir.
Zor temelinde, ırkçılık-saldırgan milliyetçilik temelinde oluşturulan
bu birlik, gerçek anlamda bir birlik değildir, kalıcı değildir,
yıkılmaya mahkumdur! Tarih bunun örnekleriyle doludur.
Bu anlamda Türk devletinin kurucusu Mustafa Kemal'in söylediği "Türkiye
Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır!" sözünü onun takipçileri
istedikleri kadar yinelesinler... Sonları başka ulus ve milliyetleri
zor temelinde birarada tutan ama kaçınılmaz yıkımdan kurtulamayan
devletlerin sonlarından farklı olmayacaktır! Er ya da geç, baskı
ve zor üzerine kurulu "birlik" yıkılacak; halkların eşitliği
ve kardeşliği devrimle sağlanacaktır!
Türk devleti yayılmacı bir devlettir!
Bu
devlet "Adriyatik'ten Çin Seddi'ne" uzanan çerçevede at
oynatmak isteyen, ancak ekonomik yapısı elvermediği için diğer güçlü
emperyalistlerin yedeğinde, şimdilik onların artıklarıyla yetinmeye
çalışan bir devlettir. Hatırlanacağı üzere Türk devleti, Doğu Bloku'nun
çöktüğü ve Rus sosyalemperyalizminin etkisinin azaldığı 1990'lı
yıllarda Türki cumhuriyetler üzerinde ağabeylik yapmaya kalkmıştı.
Ancak ekonomik güçsüzlüğünden dolayı Türk devleti bölgede parsanın
büyüğünü kapmak isteyen batılı emperyalist güçlerin yamağı olmakla
yetindi, yetiniyor.
Bu devlet emperyalist ağababaları ile işbirliği içinde Somali'den
Afganistan'a, Bosna-Hersek'ten Güney Kürdistan'a bir çok bölgeye
askeri güç gönderiyor, saldırgan ve yayılmacı karakterine uygun
davranıyor. Yine Kuzey Kıbrıs'ın 1974 yılından bu yana işgal altında
tutulması bu karakteristik özelliğin çok açık bir göstergesi.
Yayılmacılık ve saldırganlık komşuluk ilişkilerinde de kendisini
açıkça gösteriyor. Daha düne kadar PKK'ye destek verdiği gerekçesiyle
Suriye ile neredeyse savaşa girecek olan Türk devletiydi. Yunanistan
ile karasuları, Kıbrıs, Kardak adası gibi konularda didişen, bu
temelde içerde şovenizmi kışkırtan, kitleleri azgın bir milliyetçilikle
kendi bayrağı altında toplamaya çalışan bu devlettir.
Bu devletin kurucusu Mustafa Kemal'in söylediği, onun takipçilerinin
sık sık yinelediği "Yurtta sulh, cihanda sulh!" şiarı
bu saldırganlığı, yayılmacılığı, içte ve dışta sürdürülen terörü
kapatmada kullanılan, kitlelerin gerçekleri görmesini engelleyen
incir yaprağı işlevini görüyor.
Bu devlet, "Misak-ı Milli" idealinden vazgeçmeyen, sık
sık bunu dile getiren ("Kerkük Türktür Türk kalacaktır!"
sloganı Cumhuriyetin 80. yıldönümünün yaklaştığı bugünlerde Kemalist
şoven kesimin sıkça attığı sloganlardan birisidir!), bu amaçla Ortadoğu'da
her yeni gelişmede "ayranı kabaran" bir devlettir. Son
olarak Türk devleti, ABD ve İngiliz emperyalistlerinin önderliğindeki
koalisyonun Saddam rejimine yönelik saldırısı sonrasında Irak'ta
emperyalist koalisyonun büyük ortaklarından arta kalacak parsa karşılığında,
Güney Kürdistan'da bulundurduğu askeri güçlerine yenilerini katmanın
hazırlığını yapıyor; Irak'a asker göndermenin pazarlıklarını yürütüyor.
Türk hakim sınıfları bir yandan Türkmen azınlığı kullanarak Irak'ta
oluşturulan yönetimde söz sahibi olmaya çabalıyor, diğer yandan
emperyalistlere pazarlanacak asker kanı karşılığında "Irak'ın
yeniden yapılandırılmasından" çıkar umuyor.
80. yıldönümünde bu devletin yayılmacı amaçlarına karşı çıkmak işçilerin,
emekçilerin görevlerindendir. Bunun bugün işçilere, emekçilere somut
olarak yüklediği görev, Irak'ta ABD-İngiliz koalisyonunun işgaline
karşı çıkmak, bu işgali onaylayan, işgale destek veren Türk devletine
karşı çıkmak; bu desteğin bir sonucu olarak Irak'a asker gönderilmesine
karşı çıkmak, Irak'ta mevcut Türk askeri birliklerinin geri çekilmesini
talep etmektir!
Türkiye devleti faşizmle yönetilen bir devlettir!
Faşizmin
temel niteliği açık terörün sistemli uygulanması ve esas yönetim
aracı olmasıdır. Bu devlet kuruluşundan bu yana, askeri ve polisi
ile, sıkıyönetimler, İstiklal Mahkemeleri, Olağanüstü Hal Yasa ve
yönetimleri ile, DGM'ler ile... vb. emekçi yığınlar üzerinde sistemli
olarak açık terör uygulayan bir devlettir.
Faşizmin en temel özelliklerinden birisi de bir şef etrafında kişiye
tapmanın yaygınlaştırıldığı bir temelde "milli birliğin"
sağlanması çabasıdır. Türkiye'deki "Milli Şef" Mustafa
Kemal şahsında yürütülen 80 yıllık pratik bunun en açık örneğidir.
Faşizm, kitlelerin gerçekleri kavramasını engellemek, kendi baskı
ve terörcü yüzünü gizlemek için toplumsal demagojiye başvurur. Tüm
cumhuriyet tarihi boyunca Türk devleti de bu tür yalan ve demagojilere
başvurmuştur. Örneğin; "imtiyazsız, sınıfsız, sömürüsüz bir
zümreyiz" yalanını bu devlet yaygın biçimde kullanır. Gerçekte
bu devlet, imtiyazlı sınıf ve katmanların, burjuvazinin devletidir!
Bu devlet ve bu sistem sınıflarüstü değil, burjuva sınıfının devletidir.
Bu devlet sömürüyü ortadan kaldırmak için değil, bizzat sömürünün
sürmesini sağlama esas görevine sahiptir...
Bu devlet varlığını zor üzerine, şiddet üzerine, yalan ve sahtekârlık
üzerine kurmuştur. Bu devletin ideolojisi (cumhuriyetçilik, halkçılık,
demokrasi vs. türü laflar eşliğinde) ve yönetsel yapısı (çoğulculuk,
hukuk devleti vs. laflar eşliğinde) faşizm üzerine kuruludur.
"Ne mutlu Türküm diyene!", "Bir Türk dünyaya bedeldir!",
"Türkiye Türklerindir!"... gibi sözlerde ifadesini bulan
Kemalist ideoloji kuruluşundan bugüne devletin resmi ideolojisidir.
Bu ideoloji, "Türk"ten başka bir ulusu, milliyeti tanımaz;
resmi olarak Türk dilinden başka bir dil tanımaz...
Çeşitli ulus ve milliyetlerden işçilerin, emekçilerin ırkçılık-milliyetçilik
temelinde birbirlerine düşürülmesi, dinsel-mezhepsel çatışmaların
körüklenmesi... toplumun bölünerek yönetilmesi bu ideolojinin yaşamasının
temel araçları arasındadır.
Bu ideoloji temelinde, onunla uygunluk içinde yürüyen idari-yönetsel
yapı işçiler-emekçiler üzerinde terörü sistematik bir şekilde uygulayan,
en demokratik, en temel hak ve özgürlükleri açıkça ayaklar altına
alan bir yapıdır.
Bu devletin yönetsel yapısı yasama, yürütme ve yargı sacayağı üzerine
kuruludur.
Cumhuriyet tarihi boyunca yapılan anayasalar yasamayı Türkiye "Büyük"
"Millet" Meclisi'ne vermiştir. Bu meclis ne söylendiği
gibi "büyüktür", ne de "millet"in meclisidir.
Evet görünüşte seçimlerde halk meclise birilerini gönderir. Fakat
bu birileri, seçimler öncesinde halkın çıkarlarını savunacağını
söyleyen ve binbir vaadde bulunan sermaye partilerinin tayin ettiği
kişilerdir. Gerçekte onlar mecliste milletin değil, sermayenin sözcülüğünü
yapar, onların çıkarlarını gözetirler.
Eğer gerçekte seçilenler milletin çıkarlarını savunmuş olsalardı
seçimler yapılmazdı!
Cumhuriyet tarihi boyunca seçim sonucu oluşturulan meclisler -veya
darbe dönemleri sonrasında "parlamentarizme geçiş" amacıyla
oluşturulan "Danışma Meclisleri"- şu ya da bu sermaye
partisinin, şu ya da bu sermaye kliğinin çıkarlarının savunucuları
oldular.
Buna rağmen ama hakim sınıfların sözcüleri "herşeyi millet
için", "millet adına" yaptıklarını söyleyerek yoksul
kitleleri kandırırlar. Her beş yılda bir "kendi meclislerini"
seçme adına kitleleri düzen partilerinden birisini seçmek için sandık
başına çağırır; onları "seçim oyununa" alet ederler. Gerçekte
sandık başında yığınların yerine getirdiği görev, sermayenin şu
ya da bu partisinin, hakim sınıfların şu ya da bu siyasi akımının
kuyruğuna takılmak, kendisine baskı ve terör uygulayacak yeni meclisi
seçmek zorunda kalmak, şu ya da bu sermaye kliğinin çıkarlarını
koruyan parti ya da partileri iktidara getirmektir. Bu seçim oyunuyla
sistemin, devletin bir bütün olarak halk düşmanı olduğu gerçeğinin
üzeri de kapatılır; "Türkiye Cumhuriyeti'nin parlamentoya dayalı
demokratik bir devlet olduğu" yalanı kitlelere pompalanır.
Gerçekte Türkiye Cumhuriyeti devletinde parlamento faşizmi gizlemekte
kullanılan bir incir yaprağından başka bir şey değildir. Sermayenin
çıkarları gerektirdiğinde devlet, parlamento maskesini kaldırıp
atmakta bir sakınca görmez. "Millet"in seçtiği, "Büyük"
"Millet" Meclisi 80 yıllık cumhuriyet tarihi boyunca çeşitli
kereler darbelerle feshedilmiştir. Bu bile Türkiye devletinin ne
denli "parlamentarist", "çoğulcu" vs. olduğunu
göstermeye yeter de artar! O darbe dönemlerinde işçilerin, emekçilerin
onlarca yıllık mücadele ile kazanılmış hakları bir gecede ortadan
kaldırılmış, Türkiye toplumunun ilerici, devrimci güçleri üzerinde
büyük bir baskı ve terör uygulanmıştır.
Yine "parlamentonun milletin hür iradesini yansıttığı",
"yönetimde parlamentonun üstünlüğünün olduğu", "egemenliğin
kayıtsız şartsız milletin olduğu" laflarını egemenler dillerinden
düşürmezler. Bu sözler sahtekârlığın gizlenmesinin araçlarıdır.
Gerçekte "milletin" seçtiği o mecliste "milletin
vekillerinin" egemen sınıfların işine gelmediğinde polis zoruyla
derdest edilip zindanlara atıldığını DEP milletvekilleri örneğinde
gördük, yaşadık.
Kısaca Türkiye'de parlamentonun işlevi faşizmin maskesi olmaktan
ibarettir. Bu maskeyi de, onu kullanan faşist sistemi de yıkmadan
gerçek anlamda bir kurtuluş gerçekleşemez. Dönem dönem Türkiye'de
"sol" adına konuşan kimi siyasal yapılanmalar Türkiye'de
sistemi parlamento yoluyla değiştirmeyi vaaz etmiş, kitleleri kendi
reformist siyasetlerine alet etmeye çalışmışlardır. Ancak cumhuriyet
tarihinde defalarca görülmüştür ki, parlamento üzerinden köklü değişimin
örgütlenmesi mümkün değildir.
Faşist Türk devletinin sacayağından birisi yasama iken, bir diğeri
yürütmedir. Anayasaya göre yürütme görevi cumhurbaşkanı ve hükümete
verilmiştir.
80 yıllık cumhuriyet tarihi boyunca işbaşına gelen hükümetlerin
en başlıca görevi sırtını dayadığı sermaye çevrelerinin çıkarları
doğrultusunda çalışmak olmuştur.
Türk devletinin yönetsel yapısı çok partili döneme geçtikten sonra
kuvvetler ayrılığı ilkesi temelinde şekillenmiş (1950'lere kadar
"kuvvetler ayrılığı" değil, "kuvvetler birliği"
ilkesi genel geçerliydi!) ve görevlendirmeler buna göre yapılmışsa
da bu "kuvvetlere" güçlü etkide bulunan önemli bir güç
olarak ordu vardır. Bu güç, Türkiye'de devlet işleyişinde yasamaya
olduğu gibi yürütmeye de önemli ölçüde yön verir. Türkiye'de "herşeyin
üzerinde" olduğu söylenen "Büyük" "Millet"
Meclisi'nin üzerindeki güç, askerlerin ağırlıkta olduğu Milli Güvenlik
Kurulu'dur. Bu kurulun yaptığı toplantılar ve bu toplantılarda kendilerinin
deyimiyle alınan "tavsiye kararları" belirleyicidir.
Türk devleti işçiler, emekçiler üzerindeki baskıyı ve terörü yasamadan
aldığı güçle uygulayan dünyanın sayılı ordularından birisini beslemektedir.
Yine bu devlet yaklaşık 300 bin kişilik bir polis gücüne sahiptir.
Bütçenin çok önemli bir bölümü yığınların ihtiyacı olan sağlık,
eğitim, altyapı, iş alanı vs. gibi alanlara harcanacağına "milli
savunma", "güvenliğin sağlanması" adı altında orduya
ve polise ayrılmakta; yoksulların alınterlerinden kesilen vergiler
içerde çeşitli ulus ve milliyetlerden emekçilere jandarma dipçiği,
devlet terörü, katliam; dışarda çeşitli ulus ve milliyetlerden emekçilere
işgal, imha vb. olarak dönmektedir...
Sacayağının üçüncüsü yargıdır. Devletin anayasasına göre "Türkiye
bir hukuk devletidir." ve "Türkiye'de yargı bağımsızdır."
Egemen sınıfın sözcüleri de anayasada belirlenmiş bu yalanı ağızlarından
düşürmezler.
Bu devlet söylenildiği gibi bir "hukuk devleti" değildir!
Onların hukuku sermayenin çıkarlarına hizmet eden bir hukuktur!
"Hukuk" işleyişini anayasadan ve yasalardan alır. Sermayenin
çıkarlarını savunan bir yasamadan -TBMM'den-, bu yasama temelinde
işleri yürüten sermaye partilerinin oluşturduğu hükümetlerden bağımsız
bir yargı düşünülemeyeceği açıktır. Türkiye'de yargı, tüm burjuva
devletlerinde olduğu gibi esas olarak kapitalist sınıfın çıkarlarına
göre düzenlenmiştir. Onların çiğnediği "hukuk" sakızı,
sömürü sisteminin devamını sağlama üzerine kuruludur.
Bu ülkede baklava çalan aç çocuklara onlarca yıl ceza verilir ama
bankaları hortumlayanlar hakkında doğru dürüst koğuşturma bile yapılmaz.
Bu ülkede üzerinde sol içerikli bir bildiri bulunan kişi örgüt yöneticiliğinden
cezalandırılır, basın yayın organlarında yazıları yayınlananlar
mahkeme kapılarında süründürülür, yayın organları kapatılır... ama
işkenceciler, halka dışkı yedirenler... ellerini kollarını sallayarak
gezerler. Çeteler, mafya örgütlenmeleri bu ülkede devletle ortak
çalışırlar. vs. vb.
Bu devlet laik değildir!
Bu
devlet sözde din ile devlet işlerini birbirinden ayırmıştır ama
pratikte durum böyle değildir: "Laikliğin" kemalist yorumu
olan "resmi din" anlayışı kitlelere dayatılmıştır. Dinin
kemalist ideoloji tarafından yorumlandığı şekliyle kemalist devletin
güdümü altına sokulması bu anlayışın temelini oluşturur.
80 yıllık cumhuriyet tarihi dinin devlet eliyle nasıl kullanıldığının
birçok örneğini sunmuştur, sunmaktadır."Laik" olduğu ilan
edilen bu devletin din işlerini yürüten "Diyanet İşleri Başkanlığı"
adı altında bir kurumu vardır. Bu kurum başbakanlığa, yani hükümete
bağlı bir kurumdur! Salt bu olgu bile Türkiye'de devletin ne derece
"laik" olduğunu göstermek için yeterlidir!
"Diyanet İşleri Başkanlığı"na her yıl bütçeden oldukça
büyük miktarda pay verilerek dinin devlet eliyle kitlelere taşınması
sağlanır. "Laik" olduğu ilan edilen bu devlette cami imamları
devletin maaşlı memurudur.
Türk devletinin anayasasına göre; "herkes, vicdan, dini inanç
ve kanaat hürriyetine sahiptir. ... Kimse, ... dini inanç ve kanaatlerinden
dolayı kınanamaz ve suçlanamaz." Ama uygulamada Sünni müslümanlık
kemalist dinin kitle tabanı olarak ayrıcalıklı konumda tutulur,
diğer mezhep ve inançlar genelde "sapıklık", en iyi halde
"kültürel" farklılık çerçevesinde ele alınır.
Din cumhuriyet tarihi boyunca her iktidar tarafından kendi amaç
ve çıkarları için kullanılmıştır. Kemalist burjuvazi ile uyuşmayan
veya kemalist burjuvazinin dıştaladığı kesimler cumhuriyet tarihi
boyunca dini kendi iktidar dalaşlarında kullanmaya çalışmış, "din
elden gidiyor" lafları ile çoğunluğu müslüman olan işçileri,
emekçileri kendi iktidar dalaşlarına alet etmeye çalışmışlardır.
Dinin yoğun bir şekilde kullanıma açık olması sonucudur ki, cumhuriyet
tarihi boyunca sözde "laik" kemalist kesimlerle, iktidarı
ele geçirmek isteyen ve çoğunlukla "şeriat devleti" istemiyle
ortaya çıkan muhalif kesimler arasında dalaş sürmüştür. Gerçekte
her ikisi de halk düşmanı olan bu klikler arasındaki çatışmalardan
hep kemalistler galip çıkmış, bu galibiyet "ilericiliğin gericiliğe",
"bağımsızlıkçılığın emperyalizme" zaferleri olarak tanıtılmıştır.
Din sadece hakim sınıfların çeşitli klikleri arasında mücadelenin
aracı olarak değil, aynı zamanda hakim sınıflar tarafından gelişen
devrimci muhalefeti bastırmanın aracı olarak da kullanılmıştır.
1980 askeri darbesi sonrasında devlet bu amaçla dinci-şeriatçı güçleri
palazlandırmıştır. Devlet eliyle geliştirilen dinci muhalefet 1990'lı
yıllarda siyasal bir güç olarak kemalist iktidarın alternatifi haline
gelmiştir. Bu kesimlerin içinde radikal şeriat devleti isteklileri
olsa da esas olarak sistem içinde hareket eden siyasi partiler kurulmuş
(Refah Partisi, Fazilet Partisi, Adalet ve Kalkınma Partisi vs.),
bu partiler esas olarak kemalist devletin baskısına karşı çıkma,
yokluğa, yoksulluğa karşı çıkma, demokrasiyi savunma vs. söylemleri
kullanarak yığınların "umudu" haline gelmiş, kitleselleşmiş,
seçimlerde hatırı sayılır oranda oy almış, hükümet olmuşlardır.
Bu gelişme karşısında kemalistler, özelde de kemalist ordu, duruma
müdahale etmiş, Refah Partisi'nin DYP ile kurduğu koalisyon MGK
kararları doğrultusunda devrilmiştir. Ama siyasal islamın gelişmesi
durdurulamamış, Refah Partisi'nin yasaklanması sonrasında Fazilet
Partisi kurulmuş, bu partinin bölünmesi sonrasında ortaya çıkan
Adalet ve Kalkınma Partisi % 35'lik bir oy oranıyla tek başına hükümet
kurmuştur.
Şu anda hükümeti kuran bu parti, sistem içinde hareket etmekle birlikte,
daha ince metodlarla ve sürece yayarak devleti dönüştürme amacındadır.
Siyasal islamın AKP hükümeti bir yandan kendinden önceki hükümetlerin
işçilere, emekçilere yönelik başlatıp sürdürdükleri saldırı programlarını
sürdürürken diğer yandan kitleleri kemalist devletle iktidar dalaşlarında
kullanmaya çalışmaktadırlar. Bu amaç "demokratikleşme",
"modernleşme", "Avrupa standartlarını yakalama"
vs. vs. söylemlerle gizlenmektedir.
Siyasal islamın iktidardaki bu partisi kemalist devlet ve onun en
temel koruyucusu ordu tarafından istenmeyen, kemalist devlet açısından
tehlike olarak görülen bir partidir. Kemalist devletin koruyucuları
siyasal islamla mücadelesini kitlelere "laik, demokratik hukuk
devletinin sürdürülmesi" biçiminde yansıtmakta, bu yolla kitleleri
kendi saflarına çekmeye çalışmaktadırlar!
Çözüm: Devrim!
Gerçekte
her iki kesim de sahtekârdır! Bugün kemalist devletin koruyucusu
olanlar da, onlara muhalif olan AKP hükümeti de işçilerin, emekçilerin
düşmanlarıdırlar. Onların aralarındaki mücadelede iki yandan birisinin
saflarına girmek; kendilerini sömüren, açlık sınırında yaşamak durumunda
bırakan hakim sınıfların şu ya da bu kanadından birisinin destekçisi
olmak, dini kendi çıkarları için kullanan egemenlerin sahtekâr söylemleri
temelinde hareket etmek... işçilerin, emekçilerin görevi değildir,
olamaz!
Bu devlet, kemalistiyle, dincisiyle, şeriatçısıyla bir bütün olarak
işçilere, emekçilere düşman bir devlettir!
İşçilere, emekçilere, çeşitli ulus ve milliyetlere 80 yıldır faşizm
uygulayan, onların iliklerine, kemiklerine kadar sömürülmesi, soyulması,
alınterinin, emeğinin gaspedilmesi, en temel hak ve özgürlüklerinin
ellerinden alınması temelinde yükselen Türkiye Cumhuriyeti devleti
yıkılmadan; yerine işçilerin, emekçilerin devrimci, demokratik iktidarı
kurulmadan gerçek anlamda barış, demokrasi ve özgürlük kazanılamaz!
İşçilerin, emekçilerin görevi bu gerici, faşist devleti yerle bir
etmek; yerine işçilerin-köylülerin devrimci demokratik diktatörlüğünü
kurmaktır. Sosyalizmin, komünizmin yolunu açacak, gerçek kurtuluşun
yolunu açacak tek çözüm budur!
