80 yıl Türkiye Cumhuriyeti...
80 yıl faşizm!

80 YılBir 29 Ekim daha geliyor... 29 Ekim 1923 tarihi 1920'de temelleri atılan sözde "ulusal egemenliğe" dayalı devletin niteliğinin "cumhuriyet" olarak belirlendiği tarihtir.
Her yıl olduğu gibi bu yıl da Türk hakim sınıfları cumhuriyetin kuruluşunu şatafatlı bir şekilde kutlayacaklar. Her yıldönümünde olduğu gibi bu yıldönümünde de cumhuriyetin erdemlerinden, Türkiye Cumhuriyeti devletinin "demokratik, hukuk devleti" olduğundan" vs. bahsedecek, işçileri, emekçileri "devlete sahip çıkmaya"; "cumhuriyeti andaki düşmanlarına karşı korumaya" ve "ilelebet yaşatmaya" çağıracaklar!
Peki 80. kuruluş yıldönümünde hakim sınıf sözcülerinin söyledikleri doğru mu? 80 yıl önce niteliği "cumhuriyet" olarak belirlenen devlet gerçekte işçilerin, emekçilerin sahiplenip korumaları gereken bir devlet mi? Bu devlet "ilelebet yaşamalı" mı?
"Devleti koruma ve yaşatma" çağrısı yapılan işçilerin, emekçilerin bu "son Türk devleti"nin kuruluşunun üzerinden geçen 80 yıllık süreçte yaşadıkları bu devletin kendi devletleri olmadığını, bu devletin kendilerine baskı ve terör uygulayan bir devlet olduğu gerçeğini görmelerini dayatıyor.

Türk devleti işçilerin, emekçilerin düşmanı bir devlettir!

Her burjuva devleti gibi Türk devleti de sermaye sınıfının çıkarlarını savunma temel görevine sahip bir devlettir. Türk hakim sınıflarının iktidar aracı olarak Türk devleti sermayenin egemenliğini korumasını, sürdürmesini ve en fazla sömürünün sağlanmasını garanti altına alma görevini 80 yıldır yerine getiriyor. Yasamasıyla, yürütmesiyle, yargısıyla, ordusuyla, bürokrasisiyle... tepeden tırnağa tüm kurum ve kuruluşlarıyla, edimleriyle Türk devleti işçi sınıfının ve yoksul köylülüğün düşmanı bir devlet olduğunu defalarca kez göstermiştir.
İşte en güncel örneklerden birisi: Kamu emekçilerinin durumu! Grev ve siyaset yapma hakkı başta olmak üzere bir dizi demokratik hakkı elinden alınmış olan kamu emekçileri sendikaları, devletle oturdukları toplu iş sözleşmesinde devletin enflasyonun çok çok altında verdiği bir ücret zammıyla karşılaşmışlardır. Bir yandan hortumcular bir gecede milyarlarca doları kasalarına aktarırken ve bunun yükü işçilere, emekçilere yüklenirken, diğer yandan işçiler, emekçiler "ölmeye çok, yaşamaya az" bir ücrete razı edilmek istenmektedirler.
İşte iş yasasında yapılan değişiklik! IMF'nin ortaya koyduğu program çerçevesinde ve onun ruhuna uygun olarak işçilerin, emekçilerin haklarının tırpanlanması; esnek çalışmanın, taşeronlaştırmanın... yasal olarak da garanti altına alınması, işçinin fabrika kapısı önüne konulmasının kolaylaştırılması... temelleri üzerine hazırladıkları yeni iş yasasının uygulamaya girmesi bu devletin gerçekte kimden yana çalıştığını göstermektedir.
İşte gelir dağılımındaki adaletsizlik... Bir yanda işçilerin emekçilerin yarattığı toplumsal zenginliğin çok büyük bir bölümüne sahip olan bir avuç sermaye grubu; diğer yanda yarattıkları zenginlikten ancak yaşayabilecek kadar almalarına izin verilen, açlık ve yoksulluk sınırındaki milyonlar...
İşte resmi verilere göre % 14-15'lerde gezinen, gerçekte bunun çok daha üzerindeki işsizlik... İşte eşit işin ücretlendirilmesindeki adaletsizlik... vb. vb.
Tüm bu ve benzeri örnekler bu devletin kimin devleti olduğunu göstermektedir.
İşçileri, emekçileri böylesine baskı altında tutan bir devletin ne kadar yaşama hakkı vardır? Milyonlarca yoksulun alınterini kapitalist kasalara aktaran, karşılığında yoksulları "ölmeye az, yaşamaya çok" bir ücrete mahkum eden sömürü düzenini kutsayan ve koruyan bu devletin yaşama hakkı yoktur, olmamalıdır! 80 yıllık Türkiye Cumhuriyeti tarihi işçilere, emekçilere bu gerçeği defalarca göstermiştir, göstermektedir!

Türk devleti çeşitli ulus ve milliyetlerin düşmanı, ırkçı, şoven bir devlettir!

Bu devlet yayılmacı-ilhakçı-sömürgeci bir devlettir. Türkiye -Türk olmayanlar için- bir halklar hapishanesidir.
80 yıl önce kurulan Türk devleti Ermeni katliamını gerçekleştiren Osmanlı devletinin yıkıntıları üzerine inşa edildi. Bu devlet geçtiğimiz yüzyılın ilk soykırımı olan Ermeni katliamının sorumluluğunu da taşıyan bir devlettir.
Bu devletin 80 yıllık tarihi Kürt ulusu üzerinde 80 yıldır süren sömürgeciliğin, katliamların, baskının, terörün, asimilasyonun... tarihidir. Kuzey Kürdistan'ı sömürgeleştiren Türk hakim sınıfları bununla yetinmemiş, zaman zaman Güney Kürdistan'a yönelik saldırılarda bulunmuşlardır. Halihazırda Güney Kürdistan'da askeri güç bulunduran yayılmacı bir devlettir Türk devleti...
80 yıllık tarihi boyunca Kürt ulusunun her türlü demokratik hakları baskı ve zor ile ellerinden alınmış; Kürt ulusunun en temel taleplerine bile kan ve ateşle karşılık verilmiştir. Kürt ulusunun cumhuriyet tarihi boyunca başvurduğu isyanlarda onbinlerce Kürt emekçisi katledilmiş, işkence, idam, zindan, sürgün... devletin vazgeçmediği politikalar olmuştur.
Son olarak 1984'te PKK önderliğinde gerçekleşen Kürt ulusal uyanışı Türk devletinin geleneksel imhacı politikaları ile karşılaşmış, bu hareketin önderi emperyalist güçlerin desteği ile uluslararası bir komplo sonucu tutuklanmış, sözde bir yargılama sonrasında önce idama, ardından ömürboyu hapse mahkum edilmiştir. Bugün bu örgüt önderliğindeki Kürt ulusal hareketine yönelik olarak, başta ABD olmak üzere emperyalist büyük güçlerle işbirliği içinde, yeni planlar tertiplenmektedir.
Bu devlet Hatay'ı sözde "demokratik referandum" yöntemiyle gaspederek (1936) yayılmacı-ilhakçı karakterini açıkça sergilemiş bir devlettir.
Bu devlet 1974'te "Yavru Vatan" dedikleri Kuzey Kıbrıs'ı işgal ederek sömürgeleştirmiş bir devlettir.
Bu devletin 80 yıllık tarihi, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde Lozan antlaşması ile azınlık statüsü kazanmış milliyetlere yönelik saldırıların tarihidir. Bu tarihte azınlıklara yönelik 6 Eylül olayından milyonların nüfus mübadelesi ile yerinden yurdundan edilmesine; azınlık okullarının kapısında "Ne mutlu Türküm diyene!" faşist sloganından, bu azınlıklara ait ibadet yerlerinin ahıra çevrilmesine kadar bir çok ibretlik olay vardır.
Kürt ulusu başta olmak üzere çeşitli ulus ve milliyetlerin en temel haklarının çiğnenmesi temelinde 80 yıl önce kurulan Türk devleti daha bağımsızlığını ilan ettiği andan itibaren kendi gerçek özgürlüğünü yitirmiş bir devlettir. Çünkü başka ulus ve milliyetleri ezen bir ulus gerçekte özgür değildir.
Zor temelinde, ırkçılık-saldırgan milliyetçilik temelinde oluşturulan bu birlik, gerçek anlamda bir birlik değildir, kalıcı değildir, yıkılmaya mahkumdur! Tarih bunun örnekleriyle doludur.
Bu anlamda Türk devletinin kurucusu Mustafa Kemal'in söylediği "Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır!" sözünü onun takipçileri istedikleri kadar yinelesinler... Sonları başka ulus ve milliyetleri zor temelinde birarada tutan ama kaçınılmaz yıkımdan kurtulamayan devletlerin sonlarından farklı olmayacaktır! Er ya da geç, baskı ve zor üzerine kurulu "birlik" yıkılacak; halkların eşitliği ve kardeşliği devrimle sağlanacaktır!

Türk devleti yayılmacı bir devlettir!

Bu devlet "Adriyatik'ten Çin Seddi'ne" uzanan çerçevede at oynatmak isteyen, ancak ekonomik yapısı elvermediği için diğer güçlü emperyalistlerin yedeğinde, şimdilik onların artıklarıyla yetinmeye çalışan bir devlettir. Hatırlanacağı üzere Türk devleti, Doğu Bloku'nun çöktüğü ve Rus sosyalemperyalizminin etkisinin azaldığı 1990'lı yıllarda Türki cumhuriyetler üzerinde ağabeylik yapmaya kalkmıştı. Ancak ekonomik güçsüzlüğünden dolayı Türk devleti bölgede parsanın büyüğünü kapmak isteyen batılı emperyalist güçlerin yamağı olmakla yetindi, yetiniyor.
Bu devlet emperyalist ağababaları ile işbirliği içinde Somali'den Afganistan'a, Bosna-Hersek'ten Güney Kürdistan'a bir çok bölgeye askeri güç gönderiyor, saldırgan ve yayılmacı karakterine uygun davranıyor. Yine Kuzey Kıbrıs'ın 1974 yılından bu yana işgal altında tutulması bu karakteristik özelliğin çok açık bir göstergesi.
Yayılmacılık ve saldırganlık komşuluk ilişkilerinde de kendisini açıkça gösteriyor. Daha düne kadar PKK'ye destek verdiği gerekçesiyle Suriye ile neredeyse savaşa girecek olan Türk devletiydi. Yunanistan ile karasuları, Kıbrıs, Kardak adası gibi konularda didişen, bu temelde içerde şovenizmi kışkırtan, kitleleri azgın bir milliyetçilikle kendi bayrağı altında toplamaya çalışan bu devlettir.
Bu devletin kurucusu Mustafa Kemal'in söylediği, onun takipçilerinin sık sık yinelediği "Yurtta sulh, cihanda sulh!" şiarı bu saldırganlığı, yayılmacılığı, içte ve dışta sürdürülen terörü kapatmada kullanılan, kitlelerin gerçekleri görmesini engelleyen incir yaprağı işlevini görüyor.
Bu devlet, "Misak-ı Milli" idealinden vazgeçmeyen, sık sık bunu dile getiren ("Kerkük Türktür Türk kalacaktır!" sloganı Cumhuriyetin 80. yıldönümünün yaklaştığı bugünlerde Kemalist şoven kesimin sıkça attığı sloganlardan birisidir!), bu amaçla Ortadoğu'da her yeni gelişmede "ayranı kabaran" bir devlettir. Son olarak Türk devleti, ABD ve İngiliz emperyalistlerinin önderliğindeki koalisyonun Saddam rejimine yönelik saldırısı sonrasında Irak'ta emperyalist koalisyonun büyük ortaklarından arta kalacak parsa karşılığında, Güney Kürdistan'da bulundurduğu askeri güçlerine yenilerini katmanın hazırlığını yapıyor; Irak'a asker göndermenin pazarlıklarını yürütüyor. Türk hakim sınıfları bir yandan Türkmen azınlığı kullanarak Irak'ta oluşturulan yönetimde söz sahibi olmaya çabalıyor, diğer yandan emperyalistlere pazarlanacak asker kanı karşılığında "Irak'ın yeniden yapılandırılmasından" çıkar umuyor.
80. yıldönümünde bu devletin yayılmacı amaçlarına karşı çıkmak işçilerin, emekçilerin görevlerindendir. Bunun bugün işçilere, emekçilere somut olarak yüklediği görev, Irak'ta ABD-İngiliz koalisyonunun işgaline karşı çıkmak, bu işgali onaylayan, işgale destek veren Türk devletine karşı çıkmak; bu desteğin bir sonucu olarak Irak'a asker gönderilmesine karşı çıkmak, Irak'ta mevcut Türk askeri birliklerinin geri çekilmesini talep etmektir!

Türkiye devleti faşizmle yönetilen bir devlettir!

Faşizmin temel niteliği açık terörün sistemli uygulanması ve esas yönetim aracı olmasıdır. Bu devlet kuruluşundan bu yana, askeri ve polisi ile, sıkıyönetimler, İstiklal Mahkemeleri, Olağanüstü Hal Yasa ve yönetimleri ile, DGM'ler ile... vb. emekçi yığınlar üzerinde sistemli olarak açık terör uygulayan bir devlettir.
Faşizmin en temel özelliklerinden birisi de bir şef etrafında kişiye tapmanın yaygınlaştırıldığı bir temelde "milli birliğin" sağlanması çabasıdır. Türkiye'deki "Milli Şef" Mustafa Kemal şahsında yürütülen 80 yıllık pratik bunun en açık örneğidir.
Faşizm, kitlelerin gerçekleri kavramasını engellemek, kendi baskı ve terörcü yüzünü gizlemek için toplumsal demagojiye başvurur. Tüm cumhuriyet tarihi boyunca Türk devleti de bu tür yalan ve demagojilere başvurmuştur. Örneğin; "imtiyazsız, sınıfsız, sömürüsüz bir zümreyiz" yalanını bu devlet yaygın biçimde kullanır. Gerçekte bu devlet, imtiyazlı sınıf ve katmanların, burjuvazinin devletidir! Bu devlet ve bu sistem sınıflarüstü değil, burjuva sınıfının devletidir. Bu devlet sömürüyü ortadan kaldırmak için değil, bizzat sömürünün sürmesini sağlama esas görevine sahiptir...
Bu devlet varlığını zor üzerine, şiddet üzerine, yalan ve sahtekârlık üzerine kurmuştur. Bu devletin ideolojisi (cumhuriyetçilik, halkçılık, demokrasi vs. türü laflar eşliğinde) ve yönetsel yapısı (çoğulculuk, hukuk devleti vs. laflar eşliğinde) faşizm üzerine kuruludur.
"Ne mutlu Türküm diyene!", "Bir Türk dünyaya bedeldir!", "Türkiye Türklerindir!"... gibi sözlerde ifadesini bulan Kemalist ideoloji kuruluşundan bugüne devletin resmi ideolojisidir. Bu ideoloji, "Türk"ten başka bir ulusu, milliyeti tanımaz; resmi olarak Türk dilinden başka bir dil tanımaz...
Çeşitli ulus ve milliyetlerden işçilerin, emekçilerin ırkçılık-milliyetçilik temelinde birbirlerine düşürülmesi, dinsel-mezhepsel çatışmaların körüklenmesi... toplumun bölünerek yönetilmesi bu ideolojinin yaşamasının temel araçları arasındadır.
Bu ideoloji temelinde, onunla uygunluk içinde yürüyen idari-yönetsel yapı işçiler-emekçiler üzerinde terörü sistematik bir şekilde uygulayan, en demokratik, en temel hak ve özgürlükleri açıkça ayaklar altına alan bir yapıdır.
Bu devletin yönetsel yapısı yasama, yürütme ve yargı sacayağı üzerine kuruludur.
Cumhuriyet tarihi boyunca yapılan anayasalar yasamayı Türkiye "Büyük" "Millet" Meclisi'ne vermiştir. Bu meclis ne söylendiği gibi "büyüktür", ne de "millet"in meclisidir. Evet görünüşte seçimlerde halk meclise birilerini gönderir. Fakat bu birileri, seçimler öncesinde halkın çıkarlarını savunacağını söyleyen ve binbir vaadde bulunan sermaye partilerinin tayin ettiği kişilerdir. Gerçekte onlar mecliste milletin değil, sermayenin sözcülüğünü yapar, onların çıkarlarını gözetirler.
Eğer gerçekte seçilenler milletin çıkarlarını savunmuş olsalardı seçimler yapılmazdı!
Cumhuriyet tarihi boyunca seçim sonucu oluşturulan meclisler -veya darbe dönemleri sonrasında "parlamentarizme geçiş" amacıyla oluşturulan "Danışma Meclisleri"- şu ya da bu sermaye partisinin, şu ya da bu sermaye kliğinin çıkarlarının savunucuları oldular.
Buna rağmen ama hakim sınıfların sözcüleri "herşeyi millet için", "millet adına" yaptıklarını söyleyerek yoksul kitleleri kandırırlar. Her beş yılda bir "kendi meclislerini" seçme adına kitleleri düzen partilerinden birisini seçmek için sandık başına çağırır; onları "seçim oyununa" alet ederler. Gerçekte sandık başında yığınların yerine getirdiği görev, sermayenin şu ya da bu partisinin, hakim sınıfların şu ya da bu siyasi akımının kuyruğuna takılmak, kendisine baskı ve terör uygulayacak yeni meclisi seçmek zorunda kalmak, şu ya da bu sermaye kliğinin çıkarlarını koruyan parti ya da partileri iktidara getirmektir. Bu seçim oyunuyla sistemin, devletin bir bütün olarak halk düşmanı olduğu gerçeğinin üzeri de kapatılır; "Türkiye Cumhuriyeti'nin parlamentoya dayalı demokratik bir devlet olduğu" yalanı kitlelere pompalanır.
Gerçekte Türkiye Cumhuriyeti devletinde parlamento faşizmi gizlemekte kullanılan bir incir yaprağından başka bir şey değildir. Sermayenin çıkarları gerektirdiğinde devlet, parlamento maskesini kaldırıp atmakta bir sakınca görmez. "Millet"in seçtiği, "Büyük" "Millet" Meclisi 80 yıllık cumhuriyet tarihi boyunca çeşitli kereler darbelerle feshedilmiştir. Bu bile Türkiye devletinin ne denli "parlamentarist", "çoğulcu" vs. olduğunu göstermeye yeter de artar! O darbe dönemlerinde işçilerin, emekçilerin onlarca yıllık mücadele ile kazanılmış hakları bir gecede ortadan kaldırılmış, Türkiye toplumunun ilerici, devrimci güçleri üzerinde büyük bir baskı ve terör uygulanmıştır.
Yine "parlamentonun milletin hür iradesini yansıttığı", "yönetimde parlamentonun üstünlüğünün olduğu", "egemenliğin kayıtsız şartsız milletin olduğu" laflarını egemenler dillerinden düşürmezler. Bu sözler sahtekârlığın gizlenmesinin araçlarıdır. Gerçekte "milletin" seçtiği o mecliste "milletin vekillerinin" egemen sınıfların işine gelmediğinde polis zoruyla derdest edilip zindanlara atıldığını DEP milletvekilleri örneğinde gördük, yaşadık.
Kısaca Türkiye'de parlamentonun işlevi faşizmin maskesi olmaktan ibarettir. Bu maskeyi de, onu kullanan faşist sistemi de yıkmadan gerçek anlamda bir kurtuluş gerçekleşemez. Dönem dönem Türkiye'de "sol" adına konuşan kimi siyasal yapılanmalar Türkiye'de sistemi parlamento yoluyla değiştirmeyi vaaz etmiş, kitleleri kendi reformist siyasetlerine alet etmeye çalışmışlardır. Ancak cumhuriyet tarihinde defalarca görülmüştür ki, parlamento üzerinden köklü değişimin örgütlenmesi mümkün değildir.
Faşist Türk devletinin sacayağından birisi yasama iken, bir diğeri yürütmedir. Anayasaya göre yürütme görevi cumhurbaşkanı ve hükümete verilmiştir.
80 yıllık cumhuriyet tarihi boyunca işbaşına gelen hükümetlerin en başlıca görevi sırtını dayadığı sermaye çevrelerinin çıkarları doğrultusunda çalışmak olmuştur.
Türk devletinin yönetsel yapısı çok partili döneme geçtikten sonra kuvvetler ayrılığı ilkesi temelinde şekillenmiş (1950'lere kadar "kuvvetler ayrılığı" değil, "kuvvetler birliği" ilkesi genel geçerliydi!) ve görevlendirmeler buna göre yapılmışsa da bu "kuvvetlere" güçlü etkide bulunan önemli bir güç olarak ordu vardır. Bu güç, Türkiye'de devlet işleyişinde yasamaya olduğu gibi yürütmeye de önemli ölçüde yön verir. Türkiye'de "herşeyin üzerinde" olduğu söylenen "Büyük" "Millet" Meclisi'nin üzerindeki güç, askerlerin ağırlıkta olduğu Milli Güvenlik Kurulu'dur. Bu kurulun yaptığı toplantılar ve bu toplantılarda kendilerinin deyimiyle alınan "tavsiye kararları" belirleyicidir.
Türk devleti işçiler, emekçiler üzerindeki baskıyı ve terörü yasamadan aldığı güçle uygulayan dünyanın sayılı ordularından birisini beslemektedir. Yine bu devlet yaklaşık 300 bin kişilik bir polis gücüne sahiptir. Bütçenin çok önemli bir bölümü yığınların ihtiyacı olan sağlık, eğitim, altyapı, iş alanı vs. gibi alanlara harcanacağına "milli savunma", "güvenliğin sağlanması" adı altında orduya ve polise ayrılmakta; yoksulların alınterlerinden kesilen vergiler içerde çeşitli ulus ve milliyetlerden emekçilere jandarma dipçiği, devlet terörü, katliam; dışarda çeşitli ulus ve milliyetlerden emekçilere işgal, imha vb. olarak dönmektedir...
Sacayağının üçüncüsü yargıdır. Devletin anayasasına göre "Türkiye bir hukuk devletidir." ve "Türkiye'de yargı bağımsızdır." Egemen sınıfın sözcüleri de anayasada belirlenmiş bu yalanı ağızlarından düşürmezler.
Bu devlet söylenildiği gibi bir "hukuk devleti" değildir! Onların hukuku sermayenin çıkarlarına hizmet eden bir hukuktur! "Hukuk" işleyişini anayasadan ve yasalardan alır. Sermayenin çıkarlarını savunan bir yasamadan -TBMM'den-, bu yasama temelinde işleri yürüten sermaye partilerinin oluşturduğu hükümetlerden bağımsız bir yargı düşünülemeyeceği açıktır. Türkiye'de yargı, tüm burjuva devletlerinde olduğu gibi esas olarak kapitalist sınıfın çıkarlarına göre düzenlenmiştir. Onların çiğnediği "hukuk" sakızı, sömürü sisteminin devamını sağlama üzerine kuruludur.
Bu ülkede baklava çalan aç çocuklara onlarca yıl ceza verilir ama bankaları hortumlayanlar hakkında doğru dürüst koğuşturma bile yapılmaz.
Bu ülkede üzerinde sol içerikli bir bildiri bulunan kişi örgüt yöneticiliğinden cezalandırılır, basın yayın organlarında yazıları yayınlananlar mahkeme kapılarında süründürülür, yayın organları kapatılır... ama işkenceciler, halka dışkı yedirenler... ellerini kollarını sallayarak gezerler. Çeteler, mafya örgütlenmeleri bu ülkede devletle ortak çalışırlar. vs. vb.

Bu devlet laik değildir!

Bu devlet sözde din ile devlet işlerini birbirinden ayırmıştır ama pratikte durum böyle değildir: "Laikliğin" kemalist yorumu olan "resmi din" anlayışı kitlelere dayatılmıştır. Dinin kemalist ideoloji tarafından yorumlandığı şekliyle kemalist devletin güdümü altına sokulması bu anlayışın temelini oluşturur.
80 yıllık cumhuriyet tarihi dinin devlet eliyle nasıl kullanıldığının birçok örneğini sunmuştur, sunmaktadır."Laik" olduğu ilan edilen bu devletin din işlerini yürüten "Diyanet İşleri Başkanlığı" adı altında bir kurumu vardır. Bu kurum başbakanlığa, yani hükümete bağlı bir kurumdur! Salt bu olgu bile Türkiye'de devletin ne derece "laik" olduğunu göstermek için yeterlidir!
"Diyanet İşleri Başkanlığı"na her yıl bütçeden oldukça büyük miktarda pay verilerek dinin devlet eliyle kitlelere taşınması sağlanır. "Laik" olduğu ilan edilen bu devlette cami imamları devletin maaşlı memurudur.
Türk devletinin anayasasına göre; "herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. ... Kimse, ... dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz." Ama uygulamada Sünni müslümanlık kemalist dinin kitle tabanı olarak ayrıcalıklı konumda tutulur, diğer mezhep ve inançlar genelde "sapıklık", en iyi halde "kültürel" farklılık çerçevesinde ele alınır.
Din cumhuriyet tarihi boyunca her iktidar tarafından kendi amaç ve çıkarları için kullanılmıştır. Kemalist burjuvazi ile uyuşmayan veya kemalist burjuvazinin dıştaladığı kesimler cumhuriyet tarihi boyunca dini kendi iktidar dalaşlarında kullanmaya çalışmış, "din elden gidiyor" lafları ile çoğunluğu müslüman olan işçileri, emekçileri kendi iktidar dalaşlarına alet etmeye çalışmışlardır.
Dinin yoğun bir şekilde kullanıma açık olması sonucudur ki, cumhuriyet tarihi boyunca sözde "laik" kemalist kesimlerle, iktidarı ele geçirmek isteyen ve çoğunlukla "şeriat devleti" istemiyle ortaya çıkan muhalif kesimler arasında dalaş sürmüştür. Gerçekte her ikisi de halk düşmanı olan bu klikler arasındaki çatışmalardan hep kemalistler galip çıkmış, bu galibiyet "ilericiliğin gericiliğe", "bağımsızlıkçılığın emperyalizme" zaferleri olarak tanıtılmıştır.
Din sadece hakim sınıfların çeşitli klikleri arasında mücadelenin aracı olarak değil, aynı zamanda hakim sınıflar tarafından gelişen devrimci muhalefeti bastırmanın aracı olarak da kullanılmıştır. 1980 askeri darbesi sonrasında devlet bu amaçla dinci-şeriatçı güçleri palazlandırmıştır. Devlet eliyle geliştirilen dinci muhalefet 1990'lı yıllarda siyasal bir güç olarak kemalist iktidarın alternatifi haline gelmiştir. Bu kesimlerin içinde radikal şeriat devleti isteklileri olsa da esas olarak sistem içinde hareket eden siyasi partiler kurulmuş (Refah Partisi, Fazilet Partisi, Adalet ve Kalkınma Partisi vs.), bu partiler esas olarak kemalist devletin baskısına karşı çıkma, yokluğa, yoksulluğa karşı çıkma, demokrasiyi savunma vs. söylemleri kullanarak yığınların "umudu" haline gelmiş, kitleselleşmiş, seçimlerde hatırı sayılır oranda oy almış, hükümet olmuşlardır.
Bu gelişme karşısında kemalistler, özelde de kemalist ordu, duruma müdahale etmiş, Refah Partisi'nin DYP ile kurduğu koalisyon MGK kararları doğrultusunda devrilmiştir. Ama siyasal islamın gelişmesi durdurulamamış, Refah Partisi'nin yasaklanması sonrasında Fazilet Partisi kurulmuş, bu partinin bölünmesi sonrasında ortaya çıkan Adalet ve Kalkınma Partisi % 35'lik bir oy oranıyla tek başına hükümet kurmuştur.
Şu anda hükümeti kuran bu parti, sistem içinde hareket etmekle birlikte, daha ince metodlarla ve sürece yayarak devleti dönüştürme amacındadır. Siyasal islamın AKP hükümeti bir yandan kendinden önceki hükümetlerin işçilere, emekçilere yönelik başlatıp sürdürdükleri saldırı programlarını sürdürürken diğer yandan kitleleri kemalist devletle iktidar dalaşlarında kullanmaya çalışmaktadırlar. Bu amaç "demokratikleşme", "modernleşme", "Avrupa standartlarını yakalama" vs. vs. söylemlerle gizlenmektedir.
Siyasal islamın iktidardaki bu partisi kemalist devlet ve onun en temel koruyucusu ordu tarafından istenmeyen, kemalist devlet açısından tehlike olarak görülen bir partidir. Kemalist devletin koruyucuları siyasal islamla mücadelesini kitlelere "laik, demokratik hukuk devletinin sürdürülmesi" biçiminde yansıtmakta, bu yolla kitleleri kendi saflarına çekmeye çalışmaktadırlar!

Çözüm: Devrim!

Gerçekte her iki kesim de sahtekârdır! Bugün kemalist devletin koruyucusu olanlar da, onlara muhalif olan AKP hükümeti de işçilerin, emekçilerin düşmanlarıdırlar. Onların aralarındaki mücadelede iki yandan birisinin saflarına girmek; kendilerini sömüren, açlık sınırında yaşamak durumunda bırakan hakim sınıfların şu ya da bu kanadından birisinin destekçisi olmak, dini kendi çıkarları için kullanan egemenlerin sahtekâr söylemleri temelinde hareket etmek... işçilerin, emekçilerin görevi değildir, olamaz!
Bu devlet, kemalistiyle, dincisiyle, şeriatçısıyla bir bütün olarak işçilere, emekçilere düşman bir devlettir!
İşçilere, emekçilere, çeşitli ulus ve milliyetlere 80 yıldır faşizm uygulayan, onların iliklerine, kemiklerine kadar sömürülmesi, soyulması, alınterinin, emeğinin gaspedilmesi, en temel hak ve özgürlüklerinin ellerinden alınması temelinde yükselen Türkiye Cumhuriyeti devleti yıkılmadan; yerine işçilerin, emekçilerin devrimci, demokratik iktidarı kurulmadan gerçek anlamda barış, demokrasi ve özgürlük kazanılamaz!
İşçilerin, emekçilerin görevi bu gerici, faşist devleti yerle bir etmek; yerine işçilerin-köylülerin devrimci demokratik diktatörlüğünü kurmaktır. Sosyalizmin, komünizmin yolunu açacak, gerçek kurtuluşun yolunu açacak tek çözüm budur!

22 Eylül 2003