Orman yangınları; yanan gelecektir!

Her yaz, gündemin değişmez maddesini orman yangınları oluşturuyor.
Orman yangınları, bu yaz da yoğun olarak sürüyor. Bu yazın bir özelliği var. AKP hükümetinin çıkarmak istediği orman niteliğini yitirmiş arazilerin satılmasını içeren Anayasa değişikliği yasa tasarısı, kasıtlı çıkarılan orman yangınlarının sayısını artırdı. Sadece Temmuz ayı içerisinde Marmaris ve Bodrum'da çıkan -daha doğrusu çıkartılan- yangınlarda yüzlerce hektar ormanlık alan kül oldu. Orman yangınları aynı anda bir kaç yerde başladığı için, boyalı basın bile yangınların kasıtlı çıkarıldığını yazmak zorunda kaldı.
Bu yaz sadece Türkiye'de değil, Avrupa genelinde de "sıcak" geçti. Portekiz, İspanya, Fransa, Hırvatistan'da binlerce hektar orman alanı yangınlarla kül oldu. Aşırı sıcaklar sonucu sadece Fransa'da üç bin kişi öldü.
Doğanın dengesinin bozulmasının, iklim değişikliklerinin sonucudur bu yaşanılanlar. 1997 yılı küresel en sıcak yaz olarak kayıtlara geçmişti. Şimdi 2003 yılı küresel en sıcak yaz olarak kayıtlara geçecek.

Yangın sezon bekler mi?

Orman Bakanı Osman Pepe, Nisan ayında valiliklerle yerel birimlere gönderdiği genelgede, orman yangınları ile etkin mücadele sezonunun 1 Haziran-30 Ekim tarihleri arası olduğunu bildirmiş. Gel gör ki, yangınlar sezonu beklemeyerek erken başlamış ve sadece 2003 Haziran ayına kadar 420 hektarlık ormanlık alan kül olmuştur. Orman Bakanlığı'nın orman yangınları ile mücadele için her yıl kiraladığı az sayıda helikopter ve uçak, yangın sezonu başlamadığı için kullanılamamış!
Yangınlara havadan müdahale edilemediği için, yerden işçiler kazma ve küreklerle, çeşitli iş araçlarıyla -arazöz, grayder, kepçe- müdahale etme durumunda kalmışlardır.

Helikopter ve uçaklar yeterli mi?

Orman yangınlarına etkili müdahale havadan yapılıyor. Özellikle de sarp ve dik yamaçlı ormanlık alanlarda yerden müdahale oldukça zordur. İş araçlarıyla, kazma kürek ile bu alanlarda yapılacak müdahale de yeterli olmamaktadır.
Orman Bakanlığı her yıl orman yangınlarına müdahale için uçak ve helikopter kiralamaktadır. Bu yıl da 10'u kiralık olmak üzere, toplam 16 helikopter, 15 Türk Hava Kurumu ve 2 adet C-130 tipi uçak hazır bulunduruluyor. Devletin sahip olduğu ve kiraladığı filo bu kadar. Bu filo ise eski ve yetersiz. Türk Hava Kurumu'na ait uçaklar küçük ve eskidir. Genelde tarımsal alanda ilaçlama için kullanılan bu uçaklar, yazın da orman yangınları için kullanılmaktadır.
Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'nın yangın söndürme uçağına dönüştürülmesi için bir süredir bekletilen 10 deniz karakol uçağından dokuzu, Makine Kimya Endüstrisi Kurumu'na hurda olarak satılıyor. Orman yangınlarıyla mücadele için modernize edilmesi planlanan uçaklar ekonomik ömürleri tamamlanınca hurdaya veriliyor. (21.7.2003, Milliyet)
Her orman yangını sonrası timsah gözyaşları döken, "ciğerlerimiz yandı" diyenler; sıra orman yangınlarına karşı etkili önlemler almaya gelince, kaplumbağa hızı ile ancak eski uçak ve helikopter kiralamak ile yetiniyorlar.
Türkiye gibi her yıl binlerce hektar orman alanının yandığı bir yerde daha modern uçaklar gerekli. Ve devlet bu tür uçaklara sahip değil.
12 saniyede denizden su alıp yangın bölgesine boşaltabilen 24 milyon dolarlık uçaklar alınmamaktadır. Sözkonusu bir savaş uçağının alımı olsaydı, kaynak sorunu gerekçe olmazdı. Sözkonusu tankların modernizasyonu olsa, yine kaynak sorunu olmuyor. Sözkonusu faiz ödemeleri olsa kaynak sorunu olmuyor. Bu devlet bir saatte 8.6 trilyon lira faiz ödüyor. (18 Temmuz 2003, Milliyet)
İş, çevre için, toplum için gerekli ve yararlı bir yatırıma geldiğinde, yeterli kaynak olmuyor. Kaynak olmamasının temelinde de konuya verilen önem yatıyor. Çevre mi dediniz? Geçin efendim! Toplumun sağlığı mı dediniz? Geçiniz! Bunlar sermayeye kâr getirmiyor!!
Egemenlerin mantığı bu!

Sorumlu devlettir!

"2B Yasası" olarak adlandırılan, orman niteliğini yitirmiş alanların satışını öngören Anayasa değişikliği meclisten geçerek, Sezer'in önüne geldi. Sezer yasa tasarısını yeniden görüşülmek üzere Meclise geri gönderdi. Yasa tasarısının aynen kabul edilerek yeniden Çankaya'ya gelmesi durumunda, Sezer yasa tasarısını ya onaylayacak, ya da referanduma götürecek. Basında Sezer'in yasa tasarısını referanduma götüreceği üzerine yazılıp çizilmektedir.
"2B Yasası", orman alanlarını peşkeş çekme yasasıdır. Yaz döneminde kasıtlı çıkarılan yangınlar da bunu doğruluyor. Hükümetler, Çevre Bakanlığı yasal değişikliklerle çevre katliamının yolunu açıyorlar. Yapılan yasal düzenlemelerle sadece 1974-2000 yılları arasında 3,9 milyon dönüm ormanlık alan, orman niteliğini yitirdiği gerekçesiyle orman rejimi dışına çıkarıldı. Kaçak yapılaşma, kasıtlı çıkarılan yangınlarla ormanlık alanlar yok ediliyor.
Orman Bakanlığı verilerine göre; Ocak ayından Ağustos ortasına kadar, 1165 orman yangını çıkmıştır. Bakanlık yangınların çoğunluğunun "ihmal ve dikkatsizlikten" kaynaklandığını açıklamaktadır. Anız yakmaktan 107, çöplük yangınından 8.9, çoban ateşinden 66, söndürülmemiş sigaradan 303, piknik ateşinden 59 hektar, diğer yangınlarda ise 591 hektar alanın kül olduğu belirtilmektedir. Bu veriler içinde kasıtlı çıkarılan yangınlar sonucu, ne kadar ormanlık alanın kül olduğu yok. "2B Yasası"nın orman yangınlarına etkisinin ne olduğu yok.

Yanan geleceğimizdir!

Her yıl yaklaşık 2 bin yeni orman alanı yanıyor. Bugüne kadar toplam 1 milyon 507 bin hektar orman alanı kül olmuştur. Aralarında mühendis ve işçilerin bulunduğu 61 kişi de yaşamını bu yangınlarda yitirmiştir. (15 Haziran 2003, Milliyet)
Giderek çölleşen, yeşil bitki örtüsünü kaybeden, erozyona uğrayan, yaşam alanı olma özelliğini kaybeden bir çevre, üzerinde yaşanılabilir bir çevre değildir. Kapitalizm azami kâr uğruna yaşam temellerini dinamitliyor. Sermayenin devleti ve hükümeti, doğa katliamının yasal kılıfını hazırlıyor. Bunun en iyi örneğini AKP hükümeti veriyor.
Özellikle kıyı alanlarında ormanlık alanlar yakılarak, yeni betonlaşmanın zemini hazırlanıyor. Yeşil bitki örtüsü yokedilerek her yer betonlaştırılıyor. Ne uğruna? Kâr uğruna. Kısa süreli düşünüldüğünde kârlı bir iş bu. Ya uzun vadede ne olacak? Ormanları yakılmış, yeşil bitki örtüsü yokedilmiş, betonlaşmış bir yer çekici olmayacaktır. Bugün çekici olan, çekiciliğini kaybedecektir. Bugün kârlı olan, yarın kârlı olmayacaktır.
Sermaye düzeni geleceğimizi ipotek altına alıyor. Buna izin vermeyelim. Gelecek kuşaklara üzerinde yaşanılabilir bir çevre bırakmanın yolu, bu düzeni yıkmaktan geçmektedir.

19 Ağustos 2003

 

İklim Felaketleri

Evrende varolan milyonlarca yıldızdan biri de yerküredir. Ancak dünyamızın diğer yıldızlardan farkı; oluşum sürecinde belli şartlara bağlı olarak, mikro-organizmalardan, en gelişmiş canlı varlık olan insana kadar çeşitli organizmaları da üzerinde taşımasıdır. İnsan da dahil tüm canlı varlıkların yaşamlarını sürdürebilmelerinin ön şartı, onların oluşumunu sağlayan doğal dengelerin korunmasıdır.
Bu dengenin temel öğeleri güneş, hava, su, toprak ve besin maddeleri dediğimiz organik maddelerdir. Bu öğelerden birinin olmaması, ya da nitel bir değişime uğraması, tüm canlı varlıkların yok olması demektir. Doğa; sınıf, sınır, sistem tanımaz. Nasıl ki ölümler zengin-fakir tanımıyorsa ekosistemin bozulmasıyla doğacak yıkımlarda, bütün insanlık ve doğada var olan diğer canlılar da dahil payına düşeni mutlaka alacaktır.
İnsanlık oluşumundan günümüze kadar doğayı değiştirmeye ve ona hakim olmaya çalışmış, doğayı kendi organizmasına yabancılaştırmış ve günümüzde kendi varlığını tehdit eder hale getirmiştir. Bu gelişim, toplumların gelişmesi, insan nüfusunun artışı ve kendi ihtiyaçlarına göre daha fazla kullanma isteğine paralel olarak artmış, yoğunlaşmıştır. Özellikle kapitalizmin aşırı kar hırsıyla sanayi maddelerinin üst düzeyde üretimi ve bu atıkların arıtılmadan doğaya terk edilmesi, atom silahlarının kullanılması ve sık sık denemelerinin yapılması ne yazık ki insanlığın yaşamak için zorunlu ihtiyacı olan yerkürenin tahribini kaçınılmaz kılmaktadır.
Bu gün doğaya hakim olmak anlayışıyla geliştirilen teknolojinin boyutları o kadar tahripkar olmuştur ki, yarım yüzyılda doğada açılan tahribatların tamiri için yüzyıllar gerekmektedir. Kapitalizm, yasaları gereği kar amacıyla doğayı özel mülkiyeti çoğaltan bir sömürü aracı olarak görüp kullanması sonucu, ve elindeki teknik imkanları ölçüsünde doğal maddelerin niteliklerini değiştirmek, doğanın kendi kendini tamirini imkansız kılacak maddelere dönüştürerek doğanın dengisinin bozulması ve kirletilmesinin asıl başlangıcını oluşturmuştur. İnsanlık son elli yılda doğayı kendi aleyhine binlerce yılda yapmadığından daha fazla bozmuştur. Ve bu değişim her geçen gün daha fazla geometrik dizi şeklinde çoğalarak sürmektedir.

DOĞAL FELAKETLER - İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ

İnsanoğlunun günlük yaşamdaki etkinliklerinin iklim değişikliği üzerinde büyük ölçüde etkisi var. Dünya Meteoroloji Organizasyonu'nun verilerine göre 20. yy. da son bin yılın en büyük derece artışı yaşandı. Ve önlem alınmazsa sıcaklık artmaya devam edecek.
Geçtiğimiz ay hem dünyada hem de Türkiye'de bunaltıcı sıcaklar yaşandı. Öyle ki bu sıcaklardan ölenlerin sayısı yüzlerle ifade edildi. Yanarak yok olan orman alanları ise binlerce hektarı buldu. Geçtiğimiz ay içerisinde iklim değişikliklerine bağlı olarak yaşanan doğal felaketlerin bir listesini sunalım:
- Fransa'da birbirini takip eden yangınlarda beş kişi öldü, çok miktarda tarımsal alan ve ürün zayi oldu.
- İspanya'da, Rusya ve Hırvatistan'da çıkan orman yangınlarında binlerce hektar orman kül oldu.
- Portekiz'deki orman yangınlarında dokuz kişi öldü. Portekiz ve İspanya'daki yangınlar uzun süre sürdü.
- Kanada'da Kamloops bölgesinde çıkan orman yangınında 35 bin hektar orman yandı.
- Hava sıcaklığı İsviçre'de 37C'yi buldu. Oslo'da rekor 27C ile, Finlandiya'nın Temmuz ortalaması 19C olan Utti kasabasında ise (daha kuzeyde olmasına rağmen) 29.8C ile kırıldı.
- Tuna nehrinin suyla kaplı olan alanının onda biri kuruyup karaya dönüştü.
- İtalya'da Po nehri olağan düzeyinin altı metre altına, Almanya'da Elbe nehri ise dokuz metre altına düştü.
- İtalya iklim değişikliği ve bunun enerji sektöründe yarattığı kriz yüzünden olağnüstü hal ilanının eşiğinden döndü.
- Fransa aşırı sıcak nedeniyle nükleer santralleri kapattı, kuzey ülkelerinden elektrik alınacak.
- Avustralya'da son yüzyılın en büyük kuraklığı yaşanıyor (orada şu sıralar kış mevsiminin yaşandığını hatırlatalım.) Ocak ayında çıkan orman yangınlarında dört kişi ölmüş, binlerce ev ise yanmıştı.
- Geçtiğimiz Haziran ayında Hindistan'daki sıcak dalgası yüzünden binden fazla insan öldü. Sıcaklık geçtiğimiz 35 yılın en yüksek düzeyine ulaştı.
- Kuraklık nedeniyle çıkan yangınlarda ise şu ana kadar 175 bin hektar orman kül oldu.
- Fransa'da hava sıcaklığının artması nedeniyle, aşırı sıcağa bağlı rahatsızlıktan 100'den fazla, İspanya'da ise 24 kişi öldü.Yine başka bir kaynağın (George Monbıot, The Observer) belirttiğine göre bu yaz Hindistan'da 1500 kişi, Fransa'da ise 3000 kişi aşırı sıcaklardan öldü.
- Türkiye'de meydana gelen yangınlarda 750 futbol sahası büyüklüğünde orman kül oldu.
- Dünya Meteoroloji Organizasyonu "20. yüzyıldaki derece artışının son bin yılda her yüzyıldakinden daha fazla olduğunu" açıkladı. Açıklamada iklim değişikliğinin sadece Avrupa ve Hindistan'da rekor sıcaklık artışına değil ABD'deki tufan ve Srilanka'daki sellere de neden olduğuna dikkat çekti.
- İklimin değişmesine neden olan sıradışı olaylar geçen yüzyılda küresel sıcaklıkta 0.6 derece artışa neden oldu.Yaşadığımız yüzyıldaki artış için de uzmanlar bu rakamın 1.4-5.8'e kadar çıkabileceği konusunda hemfikir.
- Ve en son öğrendiğimiz bir haber de Kanada'nın kuzeyinde bulunan en büyük buzul parçasının da kırıldığı oldu.

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİNDEKİ ANORMALLİKLERİN SEBEBİ NEDİR ?

Aşırı sıcaklar, aşırı soğuklar, seller, tayfunlar, kasırgalar... Peki nedir bu iklim değişikliğindeki anormalliklerin sebebi? Burjuva bilim adamlarına göre Batı Avrupa'da etkisini gösteren bu aşırı sıcakların sebebi "Kuzey Atlantik'teki atmosferin dolaşım modellerinde meydana gelen değişim ve dönüşüm" Onlar böyle düşünedursun biz bu anormalliğin asıl sebebinin "sera etkisi" olduğu olgusunu ortaya koyalım.

PEKİ NEDİR SERA ETKİSİ ?

Sera çoğumuzun bildiği gibi çeşitli sebze ve meyvaların soğuk iklim şartlarında da yetiştirilmesi için yapılmış olan her yanı camla kaplı yapılardır. Dünyanın çevresi her ne kadar camla kaplı olmasa da, çevresini kaplayan Atmosfer içindeki belli gazlar ve su buharı aynı serada olduğu gibi cam görevini görerek güneş ışınlarındaki ısı enerjisini içlerinde tutarak, absorbe ederek havanın sıcak kalmasını sağlarlar. İşte bu doğal seranın varlığı canlıların varlığını belirleyen öğelerden biridir. Bu gazların Atmosferde yoğunlaşması çoğalması demek, hava ısısının artması demektir. Ve dolayısıyla küçücük bir değişim büyük felaketlere yol açabilir.
Atmosferin ilk tabakası olan Troposfer içindeki bu sera etkisine sebep olan gazlar şunlardır: Karbondioksit, Metan, Florklorhidrokarbon(FCKW), F11, F12, Azotikgazı ve Ozon. Şimdi bu gazların sera etkisindeki paylarına değinelim.
KARBONDİOKSİT(CO2): Sera etkisine sebep olan gazların başında gelir ve bunda %50 pay sahibidir. Solunum yoluyla alınan Oksijen vucutta yanarak CO2'ye dönüşür ve dışarıya bırakılır. Bitkilerde ise bu tam tersine havadaki CO2 güneş ışığıyla birlikte "Fotosentez" diye adlandırılan bir reaksiyon sonucu Oksijene ve bitki yapısında da su içindeki şeker molekülleri bileşimine dönüşür ve havaya Oksijen kazandırır. Bu yüzden doğadaki bitki örtüsü CO2 tüketimi sağlayan tek doğal fabrikadır.
CO2 gazı ilk insanlardan günümüze ısınma ve aydınlatma amacıyla kullanılan karbonlu maddelerin yakılmasıyla başlamış ve bugün önü alınmaz bir boyuta ulaşmıştır.
Her türlü kömür cinsinin yakılması, petrol ürünleri yakıtların yanması ve orman yangınları sayesinde yılda ortalama 20 milyar tondan fazla CO2 gazı üretilmektedir. Bu miktarın yarıya yakını denizlere ve göllere karışmakta, yaklaşık 10 milyar tonu Atmosfere karışmaktadır. Enerji elde edimi sırasında oluşan bu miktarın %90'nını emperyalist ülkeler, %10 kadarını da dünya nüfusunun büyük bir kesimini teşkil eden geri kalmış ülkeler yaratmaktadır.
Miktarın artışına katkısı olan en büyük etmenlerden biri de Güney Amerika'daki Amazon bölgesinde bulunan tropikal ormanların yakılmasıdır. İklim dengesinin son derece önemli öğelerinden biri olan bu ormanlar, hava akımları oluşumunda ve oksijen üretimi, CO2 tüketimi alanlarında bir başka eşi olmayan "dünyanın akciğerleri" tabir edilen özelliği ile tanınmaktadır. Ne yazık ki her yıl binlerce km2 kesilmekte, yakılmakta ve tüm insanlık için büyük değer yok edilmektedir. Ayrıca atmosferde çoğalan CO2 gazının üretiminde bu orman yangınlarının da payı büyüktür.
Bunların dışında ısınma, aydınlanma ve endüstride kullanılan karbonlu maddelerin yanmasından başka, taşımacılıkta kullanılan CO2 de buna eklenmelidir. Zira bir insan günde ortalama 7 m3 oksijen kullanmaktadır. Küçük bir araba ise (ortalama 60 beygir gücünde) yaklaşık her 5 km de 7 m3 oksijen kullanıyor.
CO2, insan dışında doğanın kendisi tarafından da üretiliyor. Örneğin yanardağlar, tabii gazlar, doğadaki biyolojik atıklar vb. dir. Fakat bunların ürettiği miktar insanın yarattığının yanında sadece %3-4 gibi bir oran göstermektedir. CO2 nin bu denli büyük bir gelişim eğrisi göstermesi atmosferdeki sera etkisini zamanla arttırmaktadır. Bu da dünyanın ortalama global ısısının gün geçtikçe artacağı anlamına gelmektedir.
METAN GAZI(CH2): Sera etkisini yaratan gazlar içinde ikinci sırada yer alır. CH2 en az on yılda kendini doğada çözebilen ve CO2 ye oranla en az onun otuz misli sera etkisine sahiptir. Metan doğada tabii gaz olarak çıkmasının yanısıra, özellikle nemli bölgelerde, deniz ve göllerde, tundra ve bataklık bölgelerde oluşmaktadır. Oluşum sebebi ise oksijeni az olan bir ortamda "Anaerob" bakterilerin madde değişimi reaksiyonları göstermesidir.
Son 20-30 yıl içinde dünyanın çeşitli ülke ve bölgelerinde pirinç ekim alanlarının onlarca katına ulaşması, dünya sığır üretiminin hızla artması, çöp dağlarının büyümesi, maden ve taşkömür ocaklarının üretim kapasitelerinin artması ve bizzat Metan gazı olarak doğadan alınıp kullanılır olması, atmosferde tabii olarak oluşan Metan miktarını tehlikeli boyutlara vardırmıştır.
Şaşırtıcı bir örnekle Metan gazını tamamlayalım. Bütün hayvanların çıkardığı ve pirinç tarlalarında oluşan yıllık metan gazı ile 15 bin nüfuslu küçük bir şehir tüm bir kış boyunca ısıtılabilir. Ama bu imkan olmadığı için bu gaz atmosferi ısıtmakta ve dolayısıyla sadece 15 bin kişi değil 6 milyara yakın insanın daha sıcak bir dünyada yaşamasını sera etkisini oluşturmasıyla sağlamaktadır.
FLORKLORHİDROKARBONAT(FCKW): Tabiatta önceleri bulunmayan fakat 1928'den bu yana insanlığın belalılarından olan bir gazdır. Farklı gazların bileşiminden oluşan FCKW gazı, 1928'de ABD'nin büyük tekellerinin başına geçen General Motors tarafından bulunmuş, soğutma sistemlerinde kullanılmak amacıyla üretilmiştir. Günümüzde çok amaçlı olarak kullanılan bu gaz şu an emperyalistlerin birden vazgeçemeyecekleri bir niteliktedir. Zira kullanma alanlarında alternatif çözümler karlarından büyük fedakarlıklar göstermeyi şart koşmaktadır. Kullanıldığı alanlar; kimya endüstrisinde büyük soğutucularda, sprey kutularında, ambalaj endüstrisinde, petrrol türevi maddelerin üretiminde, örneğin styropor(ambalaj köpüğü) üretiminde, boya çözme, kurutma ve yağ çözme maddelerinde, yangın söndürme araçlarında, buzdolaplarında vs.
Bu gazın tehlikeli yanı sadece sera etkisini yaratması değil aynı zamanda Stratosferdeki Ozon tabakasını da yok ederek güneşin Ultraviyole(UV) ışınlarının dünya yüzeyine süzülmeden ulaşmasını sağlamasıdır.
Bu gazın üretimi 1970'lerde %10, 1980'li yıllarda %20 ve günümüzde belli yasaklamalar olmasına rağmen %30 oranında artmıştır.
OZON GAZI (O3): İki özelliği ile büyük önem taşır: Stratosfer'de bir tabaka oluşturarak UV ışınların süzülmesinde filtre görevi görür ve bu yanıyla insanlık için faydalıdır. Ama ne yazık ki FCKW gazı sayesinde Güney kutbunun yaklaşık 30 km üzerinde büyük bir delik oluşmuş ve buradan oldukça büyük ısıtma özelliği olan UV ışınların girmesine neden olmuştur. Bu gazın ikinci özelliği zehirli ve canlıların sağlığını olumsuz yönde etkileyen bir nitelikte olmasıdır. Ozon özellikle Mukoza tabakasını tahriş eder, dolayısıyla yoğun O3 gazının insanların yaşadığı Troposferde bulunması tehlike çanlarının çalması demektir. Bu gazın bu tabakada oluşumu havadaki Azotoksitin güneş ışınlarıyla parçalanması neticesinde gerçekleşir. Özellikle havanın güzel olduğu güneşli bir ortamda bu gaz oluşur. Endüstri şehirleri, yoğun fabrika bölgeleri ve yoğun yerleşim alanları bu gazın doğum yerleridir. İnsanların akciğerlerini etkileyen, gözderisini zedeleyen bu gaz, yaşlılarda ve küçük çocuklarda dolaşım hastalıklarına, bronşitlere neden olmaktadır. Dolayısıyla O3 gazı sadece iklim felaketlerine sebep olan sera etkisini yaratması açısından değil, aynı zamanda güneşli aylarda insan sağlığını tehdit etmesi açısından da tehlikeli ve önemlidir. Nerelerde oluştuğu belli olan bu gazın endüstri artıkları sayesinde çoğaltıldığını söyleyebiliriz. Bu gazın oluşumunda fabrikasların filtre sistemlerinin yetersiz olması ve araçların katalizatörsüz olması önemli etken oluşturur.
AZOTDİOKSİT(N2O): Prooksit diye de tanınan bu gazın da gene asıl kaynağı insanlıktır. Modern endüstri toplumu, üretkenliğini arttırabilmek için toprağa attığı Azotlu gübreler sayesinde bu gazı da sera etkisi yaratan gazlar arasına katmıştır. Bir tarafta verimli topraklar kazanma düşüncesiyle bire kırk veren başaklar üretmeyi amaçlayan burjuvazi, diğer taraftan gene kendi çukurunu kazmıştır. Azotlu gübreler sadece sera etkisi yaratmakla kalmamakta aynı zamanda yer üstü ve yer altı içme su kaynaklarını da zehirlemektedir. Zaten dünya içme su rezervleri son derece azalmışken, bir de bu şekilde kullanılmaz hale getirmek gelecek nesillere zor günler emanet etmek anlamına gelmektedir.

ALTERNATİF TEDBİRLER NELERDİR?

Yukarıda bahsettiğimiz zararlı gazların atmosfere karışmasını engellemek için yıllarca önlem almayan sera etkisini kısa vadeli ekonomik çıkarlarla değiş tokuş eden, yenilenebilir enerji kaynaklarını yaşamımıza sokmaktan ısrarla kaçınan aktörler, uygarlık tarihine en az getirdiği rahatlık kadar zarar, kan ve gözyaşı getirmiştir.
Durum böyleyken bize düşen görev nedir? Birincisi; bu sistem içindeki tüm insanlığın kullandığı alanlardaki enerjiye alternatifler. Peki nedir bu alternatif enerjiler? Enerji kaynağı olarak tek zararsız çözüm doğal enerjidir. Bunlar başta güneş olmak üzere, rüzgar, deniz dalgalarındaki dinamik enerji, yer altındaki jeotermal enerjiler ve akarsular üzerine kurulan barajlar sayesinde elde edilen enerjilerdir.
Yukarıda sıraladığımız enerji kaynaklarının bugünden yarına zararlı enerji kaynaklarının yerini alması olanaksızlığının bilinciyle bize düşen ikinci ve en acil görev de; her alanda enerji kaynaklarının sorumsuzca, hoyratça kullanımına karşıtavır almak ve pratikte enerji tasarrufu yapılabilecek her yola başvurmaktır.
Ve unutulmamalıdır ki; YERKÜRENİN İNSANLARA İHTİYACI YOK
İNSANLARIN YERKÜREYE İHTİYACI VAR.

NOT: Yazı hazırlanırken; H. Yeşil, "Doğa ve İnsan" (Dönüşüm Yayınları)
George Monbiot, "İklim Değişikliği Konusunda Uyanma Vakti Geldi" (The Observer,10 Ağustos)
Ertan Keskinsoy,"Uzağa Bakma Yetisi" (Greenpeace Akdeniz Ofisi Basın ve İletişim Sorumlusu)
www.ipcc.ch, BM Çevre Programı, kaynaklarından faydalanılmıştır.