FİLİSTİN-İSRAİL

Kalınan yerden devam

Geçen sayımızda "Yol Haritası"na ve bunun öngördüğü "barış" sürecinin gerçekte başlamadan bittiğine değinmiştik. Yazımızı Arafat'ın sürgün edilmesi isteğine karşı 19 Eylül'de BM Genel Kurulu'nda uluslararası yaptırım gücü olmayan; ama Arafat için, destek alma bağlamında önemli olan karara değinmekle bitirmiştik.
20 Eylül'den bugüne kadarki gelişmeler, sadece Filistin-İsrail meselesinin daha da karmaşıklaştığını gösterdi.
Filistin tarafı "Yol Haritası"nın ortaya koyucuları olan ABD, AB, Rusya ve BM'ye, İsrail ile "tam ateşkes" isteklerini açıklarken, bu planın uygulanması için uluslararası gözlemcilerin bölgeye gönderilmesi koşulunu da öne sürdü. "Dörtlü"nün tavrı ise iki tarafın da üzerine düştüğünü yapmaya çağırması ile sınırlıydı. ABD ise zaten İsrail'i açıkça desteklemekte, Arafat'ın "teröre", "terör örgütlerine" karşı üzerine düşeni yapmadığını, tersine "terörü" desteklediğini açıklamaktadır.
Filistin hükümetinin kuruluşu ise, şimdilik Kurey'in bir aylık "acil durum hükümeti"ni kurmasıyla, ancak geçici olarak çözülebilmiştir. 7 Ekim'de resmen ilan edilen hükümetin Başbakanı Kurey, İsrail ile barış görüşmelerine hazır olduğunu açıkladı ama İsrail tarafı bu açıklamaları şimdilik pek dikkate almıyor. Görüşmeler için önkoşul olarak hâlâ HAMAS, İslami Cihad gibi örgütlerin silahsızlandırılmasını ileri sürüyor.
İsrail, Arafat'ı devreden çıkarma çabasının yanısıra saldırılarını değişik biçim ve düzeylerde sürdürdü, sürdürüyor. Arafat'ın sürgün edilmemesi, ya da öldürülmemesi esas olarak uluslararası tepkiler sayesindedir, yoksa Şaron hükümeti amacından vazgeçmiş değil...
Bu arada, "Yol Haritası"nın öngördüğü adımlardan biri de İsrail'in Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nde yeni yerleşim alanlarının inşasını durdurmasıydı. Bırakın Şaron'un "izinsiz" ya da "kaçak" inşa edilen yerleşim alanlarını boşaltmasını, Batı Şeria'da yeni yerleşim alanı inşa ediliyor. Ekim ayı başında İsrail hükümeti 565 yeni konut daha yapılmasına izin verdi.
İsrail'in Arafat'a ve Filistinlilere karşı saldırı tavırlarına, yaptırımlarına karşı İsraillilerden de belli tepkiler geldi. Son dönemde öne çıkan gelişmelerden biri, 27 İsrailli pilotun "Bizler emekli ve aktif pilotlar... İsrail'in, yabancı topraklarda sürdürmek için verdiği ahlak ve yasa dışı saldırı emirlerine karşıyız. Ayrıca, sivillere saldırılara devam etmeyi de reddediyoruz." (Hürriyet, 26 Eylül) diye tavır takınmalarıydı.
Yine İsrallilerce yapılan bir eylem ise, barış yanlılarından bir grubun, Gush Shalom (Barış Şimdi) hareketinin önderlerinden Uvi Avnery ile birlikte Arafat'ın karargâhına gidip Arafat'a canlı kalkan olma biçiminde destek vermeleridir.
Oslo Anlaşması'nın mimarı olarak da bilinen Yossi Beilin'in önderliğinde bir grup İsrailli muhalif gücün, Filistin Yasama Konseyi'nin bazı temsilcileriyle üzerinde anlaştığı; ve "Yol Haritası"na alternatif olarak sunulan ve "Cenevre Anlaşması" olarak adlandırılan barış anlaşması, İsrail hükümetinin tepkisini çekti. Taslak olarak tarafların üzerinde anlaştığı bu anlaşmaya göre Filistinliler İsrail'i bir Yahudi devleti olarak kabul ediyor, İsrail 1967 sınırlarına geri çekiliyor, Kudüs ikiye bölünüp Doğu Kudüs Filistinlilere bırakılıyor vb. vb.
İsrail-Filistin arasında artık "olağan" hale gelen çatışmalar, barış görüşmeleri açıklaması, gizli görüşmelerin yapıldığının haberleri vb. vb. gelişmeler benzeri biçimde sürerken, gelişmelere, İsrail'in -ABD'nin de desteğiyle- Suriye'deki bir kampı bombalaması eklendi.
Hayfa kentinde, 20 kişinin yaşamını yitirdiği bir intihar eylemi sonrasında İsrail, eylemi üstlenen İslami Cihad örgütünün kampı olduğu iddiasıyla, Şam'a 15 km. uzaklıkta olduğu söylenen bir kampı misilleme diyerek bombaladı.
İslami Cihad Suriye'de militanlarının olmadığını açıkladı, sözkonusu kampın Filistin Halk Kurtuluş Cephesi'nin (FHKC) terk ettiği bir kamp olduğu da FHKC tarafından açıklandı. Kampın boşaltılmış bir kamp olduğu saldırı ertesinde taraflarca kabul edildi. Ama, misilleme olarak gerçekleştirilen bu saldırı, Ortadoğu'daki havayı iyice gerdi.
İsrail'in bu saldırısına ABD destek verdi. Suriye'nin BM çerçevesinde İsrail'in saldırıdan dolayı kınanması için sunduğu karar tasarısı reddedildi. Suriye, ABD'nin vetosuna takılmayacağı ikinci bir tasarı için uğraş veriyor.
ABD ise İsrail'e verdiği desteğin de ötesinde, Suriye'ye karşı ambargo kararı aldı. Ekim ayı başında ABD Temsilciler Meclisi Uluslararası İlişkiler Komitesi, Suriye'ye yaptırım uygulanmasını isteyen kararı onayladı. Buna göre ABD'nin yürürlükte olan ambargo kararı uygulanacak. Buna göre ilaç ve gıda satışı dışındaki ticaretin dondurulması, teknoloji satışının durdurulması, diplomatik ilişkilerin kısıtlanması, ABD firmalarının Suriye'de iş yapmasının yasaklanması ve Suriye uçaklarının ABD hava sahasına girmesinin engellenmesi vb. maddeler gündeme gelmektedir. Ayrıca, Başkan Bush'a daha kapsamlı önlemler için yetki verilmesi de tartışılan bir konu. Bu karar Temsilciler Meclisi tarafından da onaylanırsa yürürlüğe girecek.
Sözkonusu yaptırımların kaldırılması için de "Suriye'den Ôteröristleri' sınırdışı etmesi, Lübnan'daki 20 bin askerini geri çekmesi, kimyasal, biyolojik ve nükleer silah programlarını durdurması, ayrıca Irak'taki direnişçilere desteğini çekmesi" (10 ve 11 Ekim tarihli gazetelerden) istenecek.
Suriye'ye yönelik İsrail-ABD işbirliğiyle gerçekleşen saldırı, sadece Suriye ile sınırlı değil. Lübnan'ı da içine alan saldırı hedefi içine İran da konmaya başlandı.
Bu gelişmeler esas olarak Irak'tan sonra ABD'nin hedef olarak ilan ettiği ülkeler arasında Suriye ile İran'ın öne çıktığını, Filistin meselesi çözülmeden de, sözkonusu ülkelere yönelik yaptırımların yoğunlaştırılacağını; bir bakıma Afganistan ve Irak'tan sonra yürütülecek savaşın uzun süreli bir hazırlıkla gerçekleştirilmek istendiğini göstermektedir. Gerek Suriye'ye yönelik düşünülen yaptırımların, gerekse de İran'a yönelik uygulanan yaptırımların esas amacı da uzun sürede bu ülkelerdeki rejimleri içten çökertmektir. Kuşkusuz bu, gerek gördüklerinde Irak'a saldırdıkları gibi saldırmayacakları anlamına gelmiyor.
Suriye ve İran'lı yetkililerin açıklamaları, şimdilik çatışmaları kışkırtmaya yönelik olmadığı için, İsrail ve ABD'nin dünya kamuoyu önünde daha saldırgan hale gelmesini frenleme durumundadır. Ama, kendisini kınamaya yönelik olmakla sınırlayan bu açıklamalar, "bize saldırıldığında, derslerini veririz" biçimindeki tehditlerle tamamlanmaktadır.
"İnsanlar çok duvar, ama az köprü inşa ediyor!"
Bir yandan "barış süreci" masalları anlatılıp "Yol Haritası" çizilirken, diğer yandan da insanları barışa, karşılıklı insanca, eşit ilişkiye ulaştıracak köprüler kurulacağına, araya duvarlar çekilmektedir. İsrail'in Filistinlilere karşı "güvenlik önlemi" alma gerekçesinin arkasına sığınarak örmeye başladığı duvar da, insanların ilişkilerini geliştirmek için köprü değil, birbirinden ayırmak için örülen bir duvardır.
Eylül ayı sonu ve Ekim ayı başında İsrail Bakanlar Kurulu İsrail-Filistin arasında inşa edilmeye başlanan duvarın kapsam alanının genişletilmesine yönelik bir karar aldı. Bu karar aslında 4 Haziran'da Akaba'daki Bush-Sharon-Abbas zirvesinde üzerinde anlaşılan "Yol Haritası"na ters bir karardı.
Sözkonusu duvarın inşasına devam edilmesi, çatışmaların gölgesinde kalmasına rağmen, Filistin-İsrail arasındaki sorunun çözümünün önüne set çekmektir. Evet, duvarın yapımı daha şimdiden sorunun önündeki önemli engellerden biri olma durumunda.
Soruna "olumlu" yaklaşmaya çalışanlar, İsrail'in kendi sınırlarını duvarla çekmesini aynı zamanda bir Filistin devletinin sınırlarını da oluşturmak anlamına geldiğini savunabilirler. Kuşkusuz bu bir anlamda böyledir de. Fakat işin püf noktası duvarın nereden çekildiği, amacının ne olduğunda yatıyor.
2002 yılının Nisan ayında inşasına başlanan duvar, uluslararası belirlenen "yeşil çizgi"nin ötesine geçmekte, yer yer 20 kilometre Filistinlilerin sınırından geçmektedir.
Duvarın bazı bölümleri yapılmış durumda. En uzun bölümü de şimdilik kuzey bölümündedir. Cenin, Kalkiya, Tulkarem gibi yerleşim alanlarını çevreleyen bu bölümde toplam 650 kilometrelik duvar planlanmış ve bunun 150 kilometresinin Temmuz ayına kadar bitirildiği bilgisi verilmektedir. Bunun yıl sonuna kadar 300 kilometre olmasının hedeflendiği de yine basına yansıyan haberler arasındadır.
Duvarın yüksekliği 8 metre. Telörgülerin çekildiği, elektronik kontrol sisteminin yerleştirildiği duvarın arkasında yaya yolu ve asfaltlanmış araba yolu yapılmaktadır. Duvar ile "yeşil çizgi" arasında kalan bölge de "girişi yasak, askeri bölge" olarak ilan edilmekte. Bu bağlamda duvarın genişliği -duvar, yaya yolu, asfaltlanmış cadde vb. birlikte hesaplandığında yer yer 60-70 metreyi geçtiği söylenmektedir.
Duvarın inşa edilmesi gerçekte Filistinlilere bir açık hava hapishanesi inşa etmektir. Bu gerçeği bir an kenara bıraksak bile duvarın inşasıyla yeni toprak işgali, "yeşil çizgi"yi geçen bir işgal sözkonusu olmaktadır. Sırf Batı Ürdün tarafında planlanan duvarın ilk evresiyle işgal edilen toprak alanı %3'tür.
Daha şimdiden duvarın yapılmasından dolayı 67 köy ve kasabada yaşayan 210 000 Filistinlinin hareket özgürlüğünün kısıtlandığı, hem İsrail hem de Filistinli araştırmacılar tarafından kabul görmektedir. Zararlar sadece toprak kaybıyla sınırlı değil tabii ki. Örneğin tarlalarının ortasında duvar geçtiğinde, tarlanın bir bölümü duvarın ötesinde kalmaktadır. Ama bundan da kötüsü, tarlalarını işletememeleridir.
Hem toprakları ellerinden alınmakta hem de üstüne üstlük, duvarın bittiği kesimde, yapılacağına söz verilen 26 geçiş kapısının hiç biri hâlâ yapılmamıştır. Duvarın ötesine geçmek istediklerinde ise -en kısa yol için de- geçiş izni almaları gerekiyor.
Bu durumda ne tarlalarına gidebilmektedirler ne de tarlalarını işleterek ürün alabilmektedirler. Özellikle zeytin ağaçlarının olduğu bölgede binlerce zeytin ağacı da kesilerek duvara kurban gitmektedir. Bazı hesaplara göre Şubat 2003'e kadar 80 000 zeytin ağacı kesildi. Duvarın geçtiği yerde arazisi olan 30 000 köylünün yaşama imkânlarını yitirdiği belirtilmektedir.
Bir bütün olarak bakıldığında duvarın inşası, aynı zamanda Filistin'in ekonomik altyapısını ortadan kaldırmaya hizmet eden, tarımsal alanların büyük bölümünü kullanılmaz hale getiren, getirecek olan bir projedir. Filistin devletinin -burjuva bakış açısıyla çözüm olarak öngörülen "mini" Filistin devletinin- kurulması durumunda kendi imkânlarıyla yaşayamakta zorlanacak bir ortamın hazırlığı yapılıyor.
İsrail'in "canlı bombalara karşı" önlem alma adına yapmaya başladığı duvarın İsrail halkının güvenliğini(!) sağlayıp sağlayamayacağını birlikte göreceğiz demeye gerek bile yok! Çünkü, ne duvarın yapılmasının gerçek nedeni ve amacı budur, ne de şu ya da bu duvar İsrail halkının güvenliğini sağlayabilir. İsrail halkının güvenliği, Filistin halkıyla barış, kardeşlik ve eşitlik temelinde sağlanabilir. Bu da, tüm Filistin'de Arap ve Yahudi ulusundan işçi ve emekçilerin devrim ve sosyalizm için mücadelesiyle, devrimle gerçekleşecektir!

16 Ekim 2003

 

KONGO

Kadınlara kitlesel tecavüz!

Bosna-Hersek, Ruanda... ve şimdi de Kongo... Kongo'da süren iç savaşta kadınların kitlesel olarak tecavüze mâruz kaldıkları bildiriliyor. "Tehdit altındaki Halklar Toplumu" adlı örgütün verdiği bilgiye göre sadece 2002 sonuna dek onbinlerce kadına tecavüz edilmiş. Aşağıda Güney Kivu'da bir gezgin klinikte hemşire olarak çalışan Ramona Brühlmann'ın Almanya'da yayınlanan kadın dergisi Brigitte'de yayınlanan röportajından bazı bölümleri kendi çevirimizle yayınlıyoruz.
Brigitte: Son aylarda yaşadığınız durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ramona Brühlmann: Tam bir felaketti. Onbinlerce aile göçetti veya zorla göçettirildi. Gidenler yanlarında ölülerini, yaralılarını veya tecavüze uğramış kadınlarını taşıyorlardı. Biz mobil klinikle yola çıkarken trajedinin gerçek boyutlarından haberdar değildik. Sadece ilk 16 günde 700'den fazla tecavüze uğramış mağdura tıbbi yardım sağladık.
Brigitte: Faillerin kim olduğunu biliyor musunuz?
Ramona Brühlmann: Tam olarak bilmiyoruz, çeşitli milislerden geliyorlar, ama birçoğu da yerel çete, asker giysileri giyiyorlar ve buradaki iktidar boşluğundan faydalanıyorlar. Yapılanlar cezasız kalıyor. Biri kadına yardım etmeye çalışsa, anında orada öldürülüyor. Burada bir söz var: "Cinnet bulaşıcıdır." Bazı erkekler zevklerini tatmin etmek için, bazıları da tam bir saldırganlıkla yapıyorlar bunu, öyle bir saldırganlık ki, tecavüz ettikleri kadınları bir de sakatlıyorlar. Failler bilinçli olarak toplumu sabote etmeyi, kadınları yoketmeyi, onlara HIV hastalığını bulaştırmayı amaçlıyorlar. Onlar bakireliği bozulmuş bir kızın burada gelecek şansının olmadığını biliyorlar; tecavüze uğramış bir dulun her türlü saygıyı yitirdiğini, evli bir kadının sokağa atıldığını biliyorlar. Bunlar toplumun bağrına atılan kurşunlar, toplum içerden çökertiliyor.
Brigitte: Kadınlar kendileri mi size geliyor?
Ramona Brühlmann: Biz, beş yıldan beri cinsel şiddet mağdurlarıyla ilgilenen Kongolu gruplarla birlikte çalışıyoruz. Bu yardımcılar köylerden geliyorlar ve onlara güveniliyor. Kadınlar gruplar halinde geliyorlar, sonra biz onlarla tek tek konuşuyoruz. Gebelik testi yapıyoruz, HIV testi, frengi ve başka bulaşıcı cinsel hastalık testi de yapıyoruz ve onlara gerekli tıbbi tedaviyi uyguluyoruz. Negatif bir HIV testi kadınlar için çok önemli, çünkü aksi takdirde erkeklerinin yanında kalamıyorlar. Sokağa atılma korkusu ama bir sürü kadını susmaya ve tecavüze uğradığını açıklamamaya götürüyor.
Brigitte: Yani kadınlar kendilerini suçlu mu görüyorlar?
Ramona Brühlmann: Evet, birçoğunda güçlü bir suçluluk duygusu var. Birçoğu kendilerini ne kadar yalnız hissettiklerini, utandıklarını, hastalıktan ve özellikle de HIV-enfeksiyonundan korkularını anlatıyorlar. Ve bir de gebelikten korkularını. Özellikle tecavüz sonucu olan gebelikler onları çaresizliğe sürüklüyor.
Brigitte: Peki ne yapıyorlar?
Ramona Brühlmann: Burada kürtaja ne yasal olarak izin var, ne de uygulanıyor. Kadınlar da kürtajı bir çözüm olarak görmüyorlar. Bu kadınlar için, bu çocukları dünyaya getirmenin ve onları büyütmenin bedelinin ne olduğunu size anlatamam. Bazı erkekler eğer aile içinde kalmak istiyorsa kadından doğurur doğurmaz çocuğu terketmesini istiyorlar. Bu nedenle burada var olan az sayıdaki yetim yurdu ağzına kadar dolu. Kaziba yetim evinde bizim özel olarak desteklediğimiz bir kız yaşıyor. Adı Dakvinya ve bunun anlamı: "Ben hiçden de az değerliyim" demekmiş.
Brigitte: Peki kadınlara bu konularda kim yardım ediyor?
Ramona Brühlmann: Psikiyatri kurumları sadece Goma'da var -buradan 200 kilometre uzakta- oradakilerin kapasitesi de oldukça kısıtlı. Bizim burada bir arkadaşımız var, ona "şair" diyoruz: Kadınlara tiyatro oynuyor ve onlara savaş hakkında şiirler okuyor. Bunların onlara yaşadıkları travmatik olayların aşılmasında yardım etmesini, üzülmelerine, sonra ama kalkıp yollarına devam etmelerine yardımcı olmasını ümit ediyoruz. (...)

19 Ekim 2003

 

BELÇİKA

İnsan hakları mı?

Şubat ayı başı... Bir gece ansızın iki polis dikiliyor kapılarına. Polisler Bernardin M.'yi araba kazasına sebep olup kaçmakla suçluyorlar. Bernardin M. suçu reddedince polisler şiddet ve küfür altında onu merdivenlerden aşağı itiyor ve sürükleyerek götürüyorlar.
Eşinin peşine düşen 5 aylık gebe Odette I. de polislerin sözlü saldırılarına maruz kalıyor. Polis karakolunda sorgulama devam ediyor, polisler baskı yaparak B. M.'ye bir tutanak imzalatıyorlar. Sabah saat 7'de de B. M. serbest bırakılıyor. B. M. polisin saldırıları sonucunda aldığı yaralar nedeniyle 3 gün hastahanede kalıyor.
Ve bütün bunlar hangi ülkede yaşanıyor dersiniz? Söyleyelim: BELÇİKA'da!!!
Bernardin Mbuku-Iwangi-Sung ve Odetta Ibanda Mavita, Kongo Demokratik Cumhuriyet kökenliler ve yıllardan beri Belçika vatandaşı olarak Brüksel'de yaşıyorlar. Ancak temelinde ırkçılık yatan saldırılardan onları, ne suçsuz olmaları ne de Belçika vatandaşı olmaları kurtarıyor... Ve onlar sadece iki örnek. Uluslararası Af Örgütü, Belçika polisinin bu tür ırkçı saldırganlıklar; gözaltında şiddet ve işkence olaylarında dosyasının epey kabarık olduğunu ileri sürüyor. Polis şiddetinin daha çok göçmenlere ve sığınmacılara yönelik olduğu tespit ediliyor.
Temelinde ırkçılık yatan saldırganlıkların ölümle dahi sonuçlandığı olaylar var. 1998 yılında örneğin 20 yaşındaki Nijeryalı Semira Adamu'nun yastıkla boğularak öldürülmesi "yastık yöntemi" olarak tarihe geçti. Sığınma talebi reddedilen Semira, polisler tarafından zorla uçağa bindirilip ülkesine gönderilmeye karşı direnmeye çalışınca, polisler yüzünü yastığa bastırıp onu "susturmayı"(!) becerdiler.
Semira'nın ölümü medya üzerinden kamuoyuna yansıyınca, ardından bu yöntemle 1982 ve 1987 yıllarında ölümlerine yol açılan iki sığınmacı daha olduğu ortaya çıktı... Bunlar uç noktadaki olaylar. Göçmenlere ve özellikle de sığınmacılara yönelik devlet eliyle yapılan-yaptırılan ve gözyumulan kötü muamele ve şiddet emperyalist metropollerde "insan hakları"na olan saygının derecesini gösteriyor. Belçika sadece bir örnek, benzer olaylara diğer Avrupa ülkelerinde de karşılaşılıyor. Bütün bunlar, uluslararası insan hakları beyannamelerine imza atmakla kalmayıp hatta bunların içeriğini belirleme ve diğer ülkeleri de imzaya zorlama noktasında "öncü" olanlar, lafa gelince "uygarlık" ı kimseye kaptırmak istemeyenlerin ülkelerinde gerçekleşiyor! Başka ülkeleri "insan hakları ihlali" ile suçlayıp onları çeşitli biçimlerde cezalandırmaya çalışan emperyalistlerin kendi ülkelerindeki pratik de işte bu.
İnsan hakları mı? Onlar sadece kendi çıkarlarını tanıyorlar!

16 Ekim 2003

 

ÇEÇENİSTAN

Sonucu önceden belli başkanlık seçimleri yapıldı...

Dergimizi düzenli takip eden okuyucularımızın bildiği gibi, 65. ve 67. sayılarımızda Çeçenistan'da "Rus usulü referandum" hakkındaki gelişmeleri aktarmış ve 23 Mart 2003 tarihinde gerçekleşen referandumun sonuçlarını değerlendirmiştik. Sözkonusu referandumla Çeçenistan'ın değiştirilemez biçimde Rusya Federasyonu'nun parçası olduğunu yasa haline getiren Anayasa onaylanmıştı.
Rus emperyalizmi böylece Çeçenistan'daki işgale yasal kılıf uydurmuş ve sözümona "demokratikleşme", "savaşa son verme" ve işi "barışçıl yollarla çözme" adımlarını Aralık ayında başkanlık seçimlerini, 2004 baharında da parlamento seçimlerini gerçekleştirerek atmaya devam edeceğini kamuoyuna bildirmişti.
67. sayımızda bu durumu aktarırken "Başkanlık seçiminin şimdiden galibi olarak düşünülen kişi ise Rus emperyalizminin kuklası Ahmet Kadirov'dur." (sayfa 21) tespitini yapmıştık.
(Kadirov, 1997'ye kadar Çeçenistan'ın bağımsızlığının, fanatik, kökten dinci ve Rus emperyalizmine karşı "Cihad"ı savunan biriydi. Terör eylemlerinin emir vericisiydi. Daha sonra Rus emperyalizmi tarafına geçip köşeyi döndü... Rus emperyalizmi kendisiyle işbirliği yapan Kadirov'u hem maddi hem de manevi açıdan destekledi, destekliyor.)
Sözkonusu başkanlık seçimleri önceden öngörüldüğü gibi Aralık ayında değil, 5 Ekim 2003 tarihinde gerçekleştirildi. "Rus usulü referandum" benzeri bir seçim yaşandı...
Daha seçimler öncesinde basına yansıdığı kadarıyla Rus mafyası işbaşındaydı... Gerek Rus hükümeti, gerekse de Rus emperyalizmi tarafından atanmış olan geçici Çeçenistan hükümeti yetkilileri, Kadirov'un seçimleri kaybetmesi ihtimalini ortadan kaldırma önlemlerine başvurdu.
Kadirov'un ciddi rakiplerinden sayılan Hüseyin Cebrail ve Aslambeg Aslahanov adaylıktan çekildiler. Bu çekilişin arkasındaki gerçeğin Rus tarafının (devletin-mafyanın) tehdit ve baskıları olduğu yönündeki haberler medyaya yansıdı. Adaylıktan geri çekilmeyen ciddi bir rakip olarak görülen Malik Seydullayev'in ise adaylığı Çeçenistan Yüksek Mahkemesi tarafından "adaylık başvuru belgelerinin eksik" olduğu gerekçesiyle iptal edildi.
Böylece seçimler öncesinde Kadirov'un başkanlığa seçilmesini engelleyebilecek ciddi ve güçlü rakipleri safdışı edilmişti. Geriye kalan altı aday ise Kadirov'un seçilmesini tehdit edecek önemde adaylar değildi...
Kuşkusuz seçimler yine Rus işgal askerinin ve onlarla işbirliği içindeki Çeçen güçlerinin kontrolünde gerçekleşti. Seçimlerin demokratik ve güvenlikli bir ortamda gerçekleşmeyeceğini açıklayan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) ve bazı "insan hakları savunucusu" örgütler, seçimlere gözlemci göndermeyeceklerini açıkladılar, göndermediler de. Birleşik Devletler Topluluğu ile Arap Ligası'nın gözlemcileri seçimleri gözetledi...
Seçmen sayısının yüksek gösterilmesi sahtekârlığı başkanlık seçiminde de gerçekleştirildi. Resmi verilere göre seçimlerde 540 bin seçmenin seçim sandığına gitmesi gerekiyordu. Fakat, bu rakamın üçte birinin, yani seçmenlerin üçte birinin yaşamadığı değişik kaynaklar tarafından açıklanmaktadır. Anayasayı onaylama referandumunda olduğu gibi, bu olmayan ama var olarak hesaplanan oylarla Rus emperyalizminin adayı Kadirov'un seçilmesi büyük oranda garantiye alınıyordu...
Katılımın yüzde 80'in üzerinde olduğu açıklanan başkanlık seçiminde, Kadirov oyların yüzde 83'ünü alarak başkanlığa seçildi. Diğer altı adayın ise her biri yüzde 1 ile 2 arasında oy aldı.
Böylece aslında çok önceden belirlenen kişi başkanlığa seçilmiş oldu ve seçimlerle bu duruma sadece "demokratik" bir kılıf dikilmeye çalışıldı... Aslında tüm emperyalist güçler durumun ne olduğunu gayet iyi bilmektedir. Fakat, özellikle 11 Eylül 2001 sonrası dönemde emperyalist güçlerin "terörizme karşı mücadele" adına kendi aralarında sağladıkları "uzlaşma", birbirlerine gözyummayı da birlikte getirmektedir. Bunun bir sonucu da, Çeçenistan'daki gelişmelere, Rus emperyalizminin yaptırımlarına şimdilik fazla ses çıkarmamaktadırlar. Fakat bu "sessizliğe" rağmen, Çeçenistan'daki gerçek sorunlar varlığını korumaktadır. Bunun en açık göstergesi Rus emperyalizmiyle işbirliği içinde Kadirov'un Çeçenistan'daki muhalif güçlere karşı tutumudur.
Dinci, gerici temelde de olsa, Çeçenistan'ın bağımsızlığını isteyen örgütler ve halkın önemli bölümü ise, Rusya ile işbirliğine giden Kadirov'un kendilerini temsil etmediğini düşünmektedir ve ona karşı da mücadele etmeye hazırdır.
Medyaya yansıdığı kadarıyla halkın çoğunluğunun düşüncesine göre, Kadirov'un seçilmesi, savaşın daha barbar biçimde sürdürülmesi demektir.
Kadirov'un takındığı şu tavır, bu düşüncenin haklılığını ortaya koymaktadır. "Gelecekte çok daha sert olacağım. Başka türlü olamaz, bunlar başkana tamamıyla itaat etmelidir" (8 Ekim 2003 tarihli basından)
2004 yılında yapılması düşünülen parlamento seçimleriyle birlikte, Çeçenistan'a vaad edilen otonominin gerçekleşmesi yolunun da sonuna gelinmesi gerekiyor. Bu durumda Rus işgalci gücünün Çeçenistan'dan çekilmesi gündeme gelecek.
Bu adım da atıldığında, formel olarak Rus emperyalizmi, Çeçenistan sorununu "barışçıl" ve de "demokratik" biçimde çözdüğünü dünyaya göstermiş olacak! Ama, gerçekte Çeçenistan'ın bağımsızlık sorunu varlığını korumaya devam edecek. İç çelişkiler -özellikle Rusya ile işbirliği yapan Kadirov kesimiyle, bağımsızlık isteyen kesim arasındaki çelişkiler- varlığını sürdürecek, bu çelişkiler büyük bir olasılıkla iç çatışmalara dönüşecek. Bunun maddi temeli daha bugünden vardır.
Çeçen halkının kurtuluşu ise, bu iki tarafı da gerici, karşı devrimci güçlerin çatışmasıyla, birinin yerine diğerinin iktidara gelmesiyle mümkün değildir.
Çeçen halkının kurtuluşu, Rus emperyalizminin vaad ettiği "otonomi" ile de mümkün değildir. Rus emperyalizmine karşı mücadele, devrim için mücadele, yeni Rus Çarlarının iktidarını yıkıp sosyalizme gitmek için mücadele olarak kavranmalı ve bu temelde yürütülmelidir.
Çeçen halkının gerçek kurtuluşu, ancak ve ancak devrimci, komünist bir önderlik altında verilecek bir mücadeleyle, devrimle mümkündür!
Dünyaya yeni Ekim'ler gerekli ve yeni Ekim'ler bir gün mutlaka gelecektir! Büyük Sosyalist Ekim Devrimi ulusların, milliyetlerin gerçek kurtuluşunun yolunu, 86. yılında da gösteriyor!

15 Ekim 2003

 

AZERBAYCAN

Başkanlık seçimleri yapıldı...

Gitti Aliyev geldi Aliyev!Bilindiği gibi sağlık durumunun bozulması sonrasında Haydar Aliyev görevinden çekilmiş ve bunun sonucunda da üç ay içinde yeni başkanı seçmek için başkanlık seçimi gündeme gelmişti. Bu üç aylık dönemin yönetimi ise esas olarak atama usulüyle Haydar Aliyev'in oğlu İlham Aliyev'e bırakıldı. Başbakanlık yapan İlham Aliyev, başkanlık yetkilerini başkalarıyla paylaşma durumundaydı.
Başkanlık seçimleri için öngörülen tarih 15 Ekim'di. Başkanlık seçimi için ise 8 aday yarıştı. Sözkonusu seçimlerin hiç de sakin geçmeyeceği, daha seçim kampanyası aşamasında ortaya çıkmıştı... Televizyondaki canlı bir yayında "yuvarlak masa"da karşılıklı tartışmaların, bir noktadan itibaren tarafların birbirine bardak, şişe atmalarına, sandalyelerle saldırmalarına dönüşmesi bunun bir göstergesiydi. Sözkonusu çatışmaları, televizyon yayını kesildiği için bütünüyle izleyemedik, ama kısa süreli yayında da tarafların eleştiriyi hazmedemediği, "dediğim dedik, çaldığım düdük" benzeri tavırlara sahip olduğu açıkça görüldü.
Bu tavırlar seçim kampanyasında kendisini tehdit savurma biçimlerinde de gösterdi. Örneğin İlham Aliyev'in en güçlü rakibi olarak görülen ve Musavat Partisi lideri İsa Kamber, seçimlerden iki gün önce:
"...Sandıktan zaferle çıkacağız. Aksi bir sonucu kabul etmeyiz. Seçimleri kaybedersek sahtekârlık yapıldı demektir. Bu hileyi kabul edemez, hesabını da sokaklara çıkarak sormayı düşünüyoruz." (Hürriyet, 14 Ekim 2003) diyerek tehdit savuruyordu.
Babasının seçimlerden çekilip "Men onu seçtim! Bas (Ya / BN) siz?" diyerek desteklediği oğlu İlham ise, "Yasalara ve seçim sonuçlarına saygılı olmayan suç işlemiş sayılır. Bu tür kişilere karşı da gerekli tedbir ve güvenlik önlemleri alınmıştır." (aynı yerden) diye muhalefete gözdağı veriyordu.
Böylesi gergin bir havada seçimlere gidildi. 4.4 milyon seçmenin bulunduğu söylenen Azerbaycan'da, seçime katılımın % 71 olduğu söylenmektedir. Bu durumda seçmenlerin % 29'unun seçime katılmadığı ortaya çıkmaktadır. Açıklanan seçim sonuçlarına göre Aliyev, oyların % 79.4'ünü alarak başkanlığa seçildi. İkinci tur seçimler ancak adaylardan hiçbirinin % 50'nin üzerinde oy almaması durumunda gündeme gelecekti ve bu durumda da en çok oy alan iki aday yarışacaktı. Ama Aliyev'in %79.4 oranında oy aldığının açıklanması ile buna gerek kalmadı.
İşin ilginç yanı, daha seçim sandıklarının yarısı sayılmışken İlham Aliyev'in % 50'nin üzerinde oy aldığı söylenerek sonucun ilan edilmesiydi. Bu ilk açıklamaya göre Aliyev'in aldığı oy oranı % 80'in üzerindeydi. Tüm oylar sayıldıktan sonra hafif bir düşüş oldu bu orandan.
Bu sonuç açıklanır açıklanmaz, daha önce "sokaklara çıkar hesabını sorarız" tehditini savuran Musavat Partisi lideri İsa Kamber'in dediği gerçekleşti... % 12.08 oranında oy alan Kamber ve diğer adaylar seçim sonuçlarını, seçim sahtekârlığı yapıldığı gerekçesiyle kabul etmeyeceklerini açıkladılar.
On bin civarında olduğu söylenen kitle, Bakü'de Azadlık Meydanı ve Sahil Parkı'nda gösterilere başladı ve polisin de müdahalesiyle bu gösteriler çatışmalara dönüştü. Bu noktada da Aliyev'in "bu tür kişilere karşı da gerekli tedbir ve güvenlik önlemleri alınmıştır" görüşü pratikte ispatlanıyordu... Gazetelerin haberine göre başkentin en büyük meydanı Azadlık çevresinde ve Sahil Parkı'nda toplanan 10 bin muhalif izinsiz gösteri yapmak istedi. Güvenlik güçleri aniden göstericileri kuşattı ve coplarla kıyasıya dövdü, rastgele tekmeledi. Kalabalık dağılmayınca polis havaya ateş açtı, gözyaşartıcı gaz ve tazyikli suyla müdahale etti. Göstericiler başkentin merkez caddelerine yöneldi ve kimisi izdiham yüzünden yerlerde sürüklendi. Bu çatışmalarda iki kişi öldü ve onlarca kişi de yaralandı.
Evet, oğul Aliyev'in resmi başkanlık dönemi böylesi kanlı olaylarla başladı. Sonuçta baba Haydar'ın koltuğuna oğul İlham oturmuş oldu! Hanedanlığın yeni bir örneği yaşandı.
Kuşkusuz seçimlerin sonucu, sadece İlham'ın Haydar'ın oğlu olarak başkan seçilmesi bağlamında tartışma konusu değil. Aynı zamanda seçimlerin demokratik biçimde yapılmadığı, seçimlerde sahtekârlık yapıldığı, kimi seçmenlere oy kullanma izni verilmediği, bazılarının da birden fazla oy kullandığı; gözlemcilerin ve muhalefetin engellendiği vb. iddialar da tartışma konusudur.
Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) gözlemci heyetinin başkanı Peter Eicher'in yaptığı açıklamada da seçimlerde, oy verme işlemi bağlamında çok sayıda usulsüzlüğün meydana geldiğini belirtti. Usulsüzlüklerin meydana geldiği Aliyev taraftarları dışındaki tüm kesimlerce kabul edilmektedir. Şimdilik açık olmayan şey, bu usulsüzlüklerin seçim sonuçlarını belirleyici olup olmadığıdır.
Oyların yeniden sayılıp sayılmayacağı, ya da seçimlerin yenilenip yenilenmeyeceği esasında muhalefetin gücüne bağlıdır.
Fakat, seçimler yenilense de, İlham Aliyev yerine İsa Kamber seçilse de, Azerbaycan halkları için özde değişen bir şey olmayacaktır. Seçimlerde şu ya da bu usulsüzlüğün yapılmasından çok, burjuvazinin belli aralıklarla başvurduğu seçimlerin kendisinin halkı aldatma aracı olduğu bilince çıkarılmalıdır.
Azerbaycan halklarının gerçek kurtuluşu, "kendi" egemen sınıflarına karşı devrim için mücadeleyle ve bu topraklarda bir dönem yaşanmış sosyalizmi yeniden kurmakla mümkün olacaktır!

17 Ekim 2003