FİLİSTİN-İSRAİL
Kalınan yerden devam
Geçen sayımızda "Yol Haritası"na ve bunun öngördüğü "barış" sürecinin
gerçekte başlamadan bittiğine değinmiştik. Yazımızı Arafat'ın sürgün
edilmesi isteğine karşı 19 Eylül'de BM Genel Kurulu'nda uluslararası
yaptırım gücü olmayan; ama Arafat için, destek alma bağlamında önemli
olan karara değinmekle bitirmiştik.
20 Eylül'den bugüne kadarki gelişmeler, sadece Filistin-İsrail meselesinin
daha da karmaşıklaştığını gösterdi.
Filistin tarafı "Yol Haritası"nın ortaya koyucuları olan ABD, AB,
Rusya ve BM'ye, İsrail ile "tam ateşkes" isteklerini açıklarken,
bu planın uygulanması için uluslararası gözlemcilerin bölgeye gönderilmesi
koşulunu da öne sürdü. "Dörtlü"nün tavrı ise iki tarafın da üzerine
düştüğünü yapmaya çağırması ile sınırlıydı. ABD ise zaten İsrail'i
açıkça desteklemekte, Arafat'ın "teröre", "terör örgütlerine" karşı
üzerine düşeni yapmadığını, tersine "terörü" desteklediğini açıklamaktadır.
Filistin hükümetinin kuruluşu ise, şimdilik Kurey'in bir aylık "acil
durum hükümeti"ni kurmasıyla, ancak geçici olarak çözülebilmiştir.
7 Ekim'de resmen ilan edilen hükümetin Başbakanı Kurey, İsrail ile
barış görüşmelerine hazır olduğunu açıkladı ama İsrail tarafı bu
açıklamaları şimdilik pek dikkate almıyor. Görüşmeler için önkoşul
olarak hâlâ HAMAS, İslami Cihad gibi örgütlerin silahsızlandırılmasını
ileri sürüyor.
İsrail, Arafat'ı devreden çıkarma çabasının yanısıra saldırılarını
değişik biçim ve düzeylerde sürdürdü, sürdürüyor. Arafat'ın sürgün
edilmemesi, ya da öldürülmemesi esas olarak uluslararası tepkiler
sayesindedir, yoksa Şaron hükümeti amacından vazgeçmiş değil...
Bu arada, "Yol Haritası"nın öngördüğü adımlardan biri de İsrail'in
Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nde yeni yerleşim alanlarının inşasını
durdurmasıydı. Bırakın Şaron'un "izinsiz" ya da "kaçak" inşa edilen
yerleşim alanlarını boşaltmasını, Batı Şeria'da yeni yerleşim alanı
inşa ediliyor. Ekim ayı başında İsrail hükümeti 565 yeni konut daha
yapılmasına izin verdi.
İsrail'in Arafat'a ve Filistinlilere karşı saldırı tavırlarına,
yaptırımlarına karşı İsraillilerden de belli tepkiler geldi. Son
dönemde öne çıkan gelişmelerden biri, 27 İsrailli pilotun "Bizler
emekli ve aktif pilotlar... İsrail'in, yabancı topraklarda sürdürmek
için verdiği ahlak ve yasa dışı saldırı emirlerine karşıyız. Ayrıca,
sivillere saldırılara devam etmeyi de reddediyoruz." (Hürriyet,
26 Eylül) diye tavır takınmalarıydı.
Yine İsrallilerce yapılan bir eylem ise, barış yanlılarından bir
grubun, Gush Shalom (Barış Şimdi) hareketinin önderlerinden Uvi
Avnery ile birlikte Arafat'ın karargâhına gidip Arafat'a canlı kalkan
olma biçiminde destek vermeleridir.
Oslo Anlaşması'nın mimarı olarak da bilinen Yossi Beilin'in önderliğinde
bir grup İsrailli muhalif gücün, Filistin Yasama Konseyi'nin bazı
temsilcileriyle üzerinde anlaştığı; ve "Yol Haritası"na alternatif
olarak sunulan ve "Cenevre Anlaşması" olarak adlandırılan barış
anlaşması, İsrail hükümetinin tepkisini çekti. Taslak olarak tarafların
üzerinde anlaştığı bu anlaşmaya göre Filistinliler İsrail'i bir
Yahudi devleti olarak kabul ediyor, İsrail 1967 sınırlarına geri
çekiliyor, Kudüs ikiye bölünüp Doğu Kudüs Filistinlilere bırakılıyor
vb. vb.
İsrail-Filistin arasında artık "olağan" hale gelen çatışmalar, barış
görüşmeleri açıklaması, gizli görüşmelerin yapıldığının haberleri
vb. vb. gelişmeler benzeri biçimde sürerken, gelişmelere, İsrail'in
-ABD'nin de desteğiyle- Suriye'deki bir kampı bombalaması eklendi.
Hayfa kentinde, 20 kişinin yaşamını yitirdiği bir intihar eylemi
sonrasında İsrail, eylemi üstlenen İslami Cihad örgütünün kampı
olduğu iddiasıyla, Şam'a 15 km. uzaklıkta olduğu söylenen bir kampı
misilleme diyerek bombaladı.
İslami Cihad Suriye'de militanlarının olmadığını açıkladı, sözkonusu
kampın Filistin Halk Kurtuluş Cephesi'nin (FHKC) terk ettiği bir
kamp olduğu da FHKC tarafından açıklandı. Kampın boşaltılmış bir
kamp olduğu saldırı ertesinde taraflarca kabul edildi. Ama, misilleme
olarak gerçekleştirilen bu saldırı, Ortadoğu'daki havayı iyice gerdi.
İsrail'in bu saldırısına ABD destek verdi. Suriye'nin BM çerçevesinde
İsrail'in saldırıdan dolayı kınanması için sunduğu karar tasarısı
reddedildi. Suriye, ABD'nin vetosuna takılmayacağı ikinci bir tasarı
için uğraş veriyor.
ABD ise İsrail'e verdiği desteğin de ötesinde, Suriye'ye karşı ambargo
kararı aldı. Ekim ayı başında ABD Temsilciler Meclisi Uluslararası
İlişkiler Komitesi, Suriye'ye yaptırım uygulanmasını isteyen kararı
onayladı. Buna göre ABD'nin yürürlükte olan ambargo kararı uygulanacak.
Buna göre ilaç ve gıda satışı dışındaki ticaretin dondurulması,
teknoloji satışının durdurulması, diplomatik ilişkilerin kısıtlanması,
ABD firmalarının Suriye'de iş yapmasının yasaklanması ve Suriye
uçaklarının ABD hava sahasına girmesinin engellenmesi vb. maddeler
gündeme gelmektedir. Ayrıca, Başkan Bush'a daha kapsamlı önlemler
için yetki verilmesi de tartışılan bir konu. Bu karar Temsilciler
Meclisi tarafından da onaylanırsa yürürlüğe girecek.
Sözkonusu yaptırımların kaldırılması için de "Suriye'den Ôteröristleri'
sınırdışı etmesi, Lübnan'daki 20 bin askerini geri çekmesi, kimyasal,
biyolojik ve nükleer silah programlarını durdurması, ayrıca Irak'taki
direnişçilere desteğini çekmesi" (10 ve 11 Ekim tarihli gazetelerden)
istenecek.
Suriye'ye yönelik İsrail-ABD işbirliğiyle gerçekleşen saldırı, sadece
Suriye ile sınırlı değil. Lübnan'ı da içine alan saldırı hedefi
içine İran da konmaya başlandı.
Bu gelişmeler esas olarak Irak'tan sonra ABD'nin hedef olarak ilan
ettiği ülkeler arasında Suriye ile İran'ın öne çıktığını, Filistin
meselesi çözülmeden de, sözkonusu ülkelere yönelik yaptırımların
yoğunlaştırılacağını; bir bakıma Afganistan ve Irak'tan sonra yürütülecek
savaşın uzun süreli bir hazırlıkla gerçekleştirilmek istendiğini
göstermektedir. Gerek Suriye'ye yönelik düşünülen yaptırımların,
gerekse de İran'a yönelik uygulanan yaptırımların esas amacı da
uzun sürede bu ülkelerdeki rejimleri içten çökertmektir. Kuşkusuz
bu, gerek gördüklerinde Irak'a saldırdıkları gibi saldırmayacakları
anlamına gelmiyor.
Suriye ve İran'lı yetkililerin açıklamaları, şimdilik çatışmaları
kışkırtmaya yönelik olmadığı için, İsrail ve ABD'nin dünya kamuoyu
önünde daha saldırgan hale gelmesini frenleme durumundadır. Ama,
kendisini kınamaya yönelik olmakla sınırlayan bu açıklamalar, "bize
saldırıldığında, derslerini veririz" biçimindeki tehditlerle tamamlanmaktadır.
"İnsanlar çok duvar, ama az köprü inşa ediyor!"
Bir yandan "barış süreci" masalları anlatılıp "Yol Haritası" çizilirken,
diğer yandan da insanları barışa, karşılıklı insanca, eşit ilişkiye
ulaştıracak köprüler kurulacağına, araya duvarlar çekilmektedir.
İsrail'in Filistinlilere karşı "güvenlik önlemi" alma gerekçesinin
arkasına sığınarak örmeye başladığı duvar da, insanların ilişkilerini
geliştirmek için köprü değil, birbirinden ayırmak için örülen bir
duvardır.
Eylül ayı sonu ve Ekim ayı başında İsrail Bakanlar Kurulu İsrail-Filistin
arasında inşa edilmeye başlanan duvarın kapsam alanının genişletilmesine
yönelik bir karar aldı. Bu karar aslında 4 Haziran'da Akaba'daki
Bush-Sharon-Abbas zirvesinde üzerinde anlaşılan "Yol Haritası"na
ters bir karardı.
Sözkonusu duvarın inşasına devam edilmesi, çatışmaların gölgesinde
kalmasına rağmen, Filistin-İsrail arasındaki sorunun çözümünün önüne
set çekmektir. Evet, duvarın yapımı daha şimdiden sorunun önündeki
önemli engellerden biri olma durumunda.
Soruna "olumlu" yaklaşmaya çalışanlar, İsrail'in kendi sınırlarını
duvarla çekmesini aynı zamanda bir Filistin devletinin sınırlarını
da oluşturmak anlamına geldiğini savunabilirler. Kuşkusuz bu bir
anlamda böyledir de. Fakat işin püf noktası duvarın nereden çekildiği,
amacının ne olduğunda yatıyor.
2002 yılının Nisan ayında inşasına başlanan duvar, uluslararası
belirlenen "yeşil çizgi"nin ötesine geçmekte, yer yer 20 kilometre
Filistinlilerin sınırından geçmektedir.
Duvarın bazı bölümleri yapılmış durumda. En uzun bölümü de şimdilik
kuzey bölümündedir. Cenin, Kalkiya, Tulkarem gibi yerleşim alanlarını
çevreleyen bu bölümde toplam 650 kilometrelik duvar planlanmış ve
bunun 150 kilometresinin Temmuz ayına kadar bitirildiği bilgisi
verilmektedir. Bunun yıl sonuna kadar 300 kilometre olmasının hedeflendiği
de yine basına yansıyan haberler arasındadır.
Duvarın yüksekliği 8 metre. Telörgülerin çekildiği, elektronik kontrol
sisteminin yerleştirildiği duvarın arkasında yaya yolu ve asfaltlanmış
araba yolu yapılmaktadır. Duvar ile "yeşil çizgi" arasında kalan
bölge de "girişi yasak, askeri bölge" olarak ilan edilmekte. Bu
bağlamda duvarın genişliği -duvar, yaya yolu, asfaltlanmış cadde
vb. birlikte hesaplandığında yer yer 60-70 metreyi geçtiği söylenmektedir.
Duvarın inşa edilmesi gerçekte Filistinlilere bir açık hava hapishanesi
inşa etmektir. Bu gerçeği bir an kenara bıraksak bile duvarın inşasıyla
yeni toprak işgali, "yeşil çizgi"yi geçen bir işgal sözkonusu olmaktadır.
Sırf Batı Ürdün tarafında planlanan duvarın ilk evresiyle işgal
edilen toprak alanı %3'tür.
Daha şimdiden duvarın yapılmasından dolayı 67 köy ve kasabada yaşayan
210 000 Filistinlinin hareket özgürlüğünün kısıtlandığı, hem İsrail
hem de Filistinli araştırmacılar tarafından kabul görmektedir. Zararlar
sadece toprak kaybıyla sınırlı değil tabii ki. Örneğin tarlalarının
ortasında duvar geçtiğinde, tarlanın bir bölümü duvarın ötesinde
kalmaktadır. Ama bundan da kötüsü, tarlalarını işletememeleridir.
Hem toprakları ellerinden alınmakta hem de üstüne üstlük, duvarın
bittiği kesimde, yapılacağına söz verilen 26 geçiş kapısının hiç
biri hâlâ yapılmamıştır. Duvarın ötesine geçmek istediklerinde ise
-en kısa yol için de- geçiş izni almaları gerekiyor.
Bu durumda ne tarlalarına gidebilmektedirler ne de tarlalarını işleterek
ürün alabilmektedirler. Özellikle zeytin ağaçlarının olduğu bölgede
binlerce zeytin ağacı da kesilerek duvara kurban gitmektedir. Bazı
hesaplara göre Şubat 2003'e kadar 80 000 zeytin ağacı kesildi. Duvarın
geçtiği yerde arazisi olan 30 000 köylünün yaşama imkânlarını yitirdiği
belirtilmektedir.
Bir bütün olarak bakıldığında duvarın inşası, aynı zamanda Filistin'in
ekonomik altyapısını ortadan kaldırmaya hizmet eden, tarımsal alanların
büyük bölümünü kullanılmaz hale getiren, getirecek olan bir projedir.
Filistin devletinin -burjuva bakış açısıyla çözüm olarak öngörülen
"mini" Filistin devletinin- kurulması durumunda kendi imkânlarıyla
yaşayamakta zorlanacak bir ortamın hazırlığı yapılıyor.
İsrail'in "canlı bombalara karşı" önlem alma adına yapmaya başladığı
duvarın İsrail halkının güvenliğini(!) sağlayıp sağlayamayacağını
birlikte göreceğiz demeye gerek bile yok! Çünkü, ne duvarın yapılmasının
gerçek nedeni ve amacı budur, ne de şu ya da bu duvar İsrail halkının
güvenliğini sağlayabilir. İsrail halkının güvenliği, Filistin halkıyla
barış, kardeşlik ve eşitlik temelinde sağlanabilir. Bu da, tüm Filistin'de
Arap ve Yahudi ulusundan işçi ve emekçilerin devrim ve sosyalizm
için mücadelesiyle, devrimle gerçekleşecektir!
16 Ekim 2003
KONGO
Kadınlara kitlesel tecavüz!
Bosna-Hersek, Ruanda... ve şimdi de Kongo... Kongo'da süren iç savaşta
kadınların kitlesel olarak tecavüze mâruz kaldıkları bildiriliyor.
"Tehdit altındaki Halklar Toplumu" adlı örgütün verdiği bilgiye
göre sadece 2002 sonuna dek onbinlerce kadına tecavüz edilmiş. Aşağıda
Güney Kivu'da bir gezgin klinikte hemşire olarak çalışan Ramona
Brühlmann'ın Almanya'da yayınlanan kadın dergisi Brigitte'de yayınlanan
röportajından bazı bölümleri kendi çevirimizle yayınlıyoruz.
Brigitte: Son aylarda yaşadığınız durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ramona Brühlmann: Tam bir felaketti. Onbinlerce aile göçetti veya
zorla göçettirildi. Gidenler yanlarında ölülerini, yaralılarını
veya tecavüze uğramış kadınlarını taşıyorlardı. Biz mobil klinikle
yola çıkarken trajedinin gerçek boyutlarından haberdar değildik.
Sadece ilk 16 günde 700'den fazla tecavüze uğramış mağdura tıbbi
yardım sağladık.
Brigitte: Faillerin kim olduğunu biliyor musunuz?
Ramona Brühlmann: Tam olarak bilmiyoruz, çeşitli milislerden geliyorlar,
ama birçoğu da yerel çete, asker giysileri giyiyorlar ve buradaki
iktidar boşluğundan faydalanıyorlar. Yapılanlar cezasız kalıyor.
Biri kadına yardım etmeye çalışsa, anında orada öldürülüyor. Burada
bir söz var: "Cinnet bulaşıcıdır." Bazı erkekler zevklerini tatmin
etmek için, bazıları da tam bir saldırganlıkla yapıyorlar bunu,
öyle bir saldırganlık ki, tecavüz ettikleri kadınları bir de sakatlıyorlar.
Failler bilinçli olarak toplumu sabote etmeyi, kadınları yoketmeyi,
onlara HIV hastalığını bulaştırmayı amaçlıyorlar. Onlar bakireliği
bozulmuş bir kızın burada gelecek şansının olmadığını biliyorlar;
tecavüze uğramış bir dulun her türlü saygıyı yitirdiğini, evli bir
kadının sokağa atıldığını biliyorlar. Bunlar toplumun bağrına atılan
kurşunlar, toplum içerden çökertiliyor.
Brigitte: Kadınlar kendileri mi size geliyor?
Ramona Brühlmann: Biz, beş yıldan beri cinsel şiddet mağdurlarıyla
ilgilenen Kongolu gruplarla birlikte çalışıyoruz. Bu yardımcılar
köylerden geliyorlar ve onlara güveniliyor. Kadınlar gruplar halinde
geliyorlar, sonra biz onlarla tek tek konuşuyoruz. Gebelik testi
yapıyoruz, HIV testi, frengi ve başka bulaşıcı cinsel hastalık testi
de yapıyoruz ve onlara gerekli tıbbi tedaviyi uyguluyoruz. Negatif
bir HIV testi kadınlar için çok önemli, çünkü aksi takdirde erkeklerinin
yanında kalamıyorlar. Sokağa atılma korkusu ama bir sürü kadını
susmaya ve tecavüze uğradığını açıklamamaya götürüyor.
Brigitte: Yani kadınlar kendilerini suçlu mu görüyorlar?
Ramona Brühlmann: Evet, birçoğunda güçlü bir suçluluk duygusu var.
Birçoğu kendilerini ne kadar yalnız hissettiklerini, utandıklarını,
hastalıktan ve özellikle de HIV-enfeksiyonundan korkularını anlatıyorlar.
Ve bir de gebelikten korkularını. Özellikle tecavüz sonucu olan
gebelikler onları çaresizliğe sürüklüyor.
Brigitte: Peki ne yapıyorlar?
Ramona Brühlmann: Burada kürtaja ne yasal olarak izin var, ne de
uygulanıyor. Kadınlar da kürtajı bir çözüm olarak görmüyorlar. Bu
kadınlar için, bu çocukları dünyaya getirmenin ve onları büyütmenin
bedelinin ne olduğunu size anlatamam. Bazı erkekler eğer aile içinde
kalmak istiyorsa kadından doğurur doğurmaz çocuğu terketmesini istiyorlar.
Bu nedenle burada var olan az sayıdaki yetim yurdu ağzına kadar
dolu. Kaziba yetim evinde bizim özel olarak desteklediğimiz bir
kız yaşıyor. Adı Dakvinya ve bunun anlamı: "Ben hiçden de az değerliyim"
demekmiş.
Brigitte: Peki kadınlara bu konularda kim yardım ediyor?
Ramona Brühlmann: Psikiyatri kurumları sadece Goma'da var -buradan
200 kilometre uzakta- oradakilerin kapasitesi de oldukça kısıtlı.
Bizim burada bir arkadaşımız var, ona "şair" diyoruz: Kadınlara
tiyatro oynuyor ve onlara savaş hakkında şiirler okuyor. Bunların
onlara yaşadıkları travmatik olayların aşılmasında yardım etmesini,
üzülmelerine, sonra ama kalkıp yollarına devam etmelerine yardımcı
olmasını ümit ediyoruz. (...)
19 Ekim 2003
BELÇİKA
İnsan hakları mı?
Şubat ayı başı... Bir gece ansızın iki polis dikiliyor kapılarına.
Polisler Bernardin M.'yi araba kazasına sebep olup kaçmakla suçluyorlar.
Bernardin M. suçu reddedince polisler şiddet ve küfür altında onu
merdivenlerden aşağı itiyor ve sürükleyerek götürüyorlar.
Eşinin peşine düşen 5 aylık gebe Odette I. de polislerin sözlü saldırılarına
maruz kalıyor. Polis karakolunda sorgulama devam ediyor, polisler
baskı yaparak B. M.'ye bir tutanak imzalatıyorlar. Sabah saat 7'de
de B. M. serbest bırakılıyor. B. M. polisin saldırıları sonucunda
aldığı yaralar nedeniyle 3 gün hastahanede kalıyor.
Ve bütün bunlar hangi ülkede yaşanıyor dersiniz? Söyleyelim: BELÇİKA'da!!!
Bernardin Mbuku-Iwangi-Sung ve Odetta Ibanda Mavita, Kongo Demokratik
Cumhuriyet kökenliler ve yıllardan beri Belçika vatandaşı olarak
Brüksel'de yaşıyorlar. Ancak temelinde ırkçılık yatan saldırılardan
onları, ne suçsuz olmaları ne de Belçika vatandaşı olmaları kurtarıyor...
Ve onlar sadece iki örnek. Uluslararası Af Örgütü, Belçika polisinin
bu tür ırkçı saldırganlıklar; gözaltında şiddet ve işkence olaylarında
dosyasının epey kabarık olduğunu ileri sürüyor. Polis şiddetinin
daha çok göçmenlere ve sığınmacılara yönelik olduğu tespit ediliyor.
Temelinde ırkçılık yatan saldırganlıkların ölümle dahi sonuçlandığı
olaylar var. 1998 yılında örneğin 20 yaşındaki Nijeryalı Semira
Adamu'nun yastıkla boğularak öldürülmesi "yastık yöntemi" olarak
tarihe geçti. Sığınma talebi reddedilen Semira, polisler tarafından
zorla uçağa bindirilip ülkesine gönderilmeye karşı direnmeye çalışınca,
polisler yüzünü yastığa bastırıp onu "susturmayı"(!) becerdiler.
Semira'nın ölümü medya üzerinden kamuoyuna yansıyınca, ardından
bu yöntemle 1982 ve 1987 yıllarında ölümlerine yol açılan iki sığınmacı
daha olduğu ortaya çıktı... Bunlar uç noktadaki olaylar. Göçmenlere
ve özellikle de sığınmacılara yönelik devlet eliyle yapılan-yaptırılan
ve gözyumulan kötü muamele ve şiddet emperyalist metropollerde "insan
hakları"na olan saygının derecesini gösteriyor. Belçika sadece bir
örnek, benzer olaylara diğer Avrupa ülkelerinde de karşılaşılıyor.
Bütün bunlar, uluslararası insan hakları beyannamelerine imza atmakla
kalmayıp hatta bunların içeriğini belirleme ve diğer ülkeleri de
imzaya zorlama noktasında "öncü" olanlar, lafa gelince "uygarlık"
ı kimseye kaptırmak istemeyenlerin ülkelerinde gerçekleşiyor! Başka
ülkeleri "insan hakları ihlali" ile suçlayıp onları çeşitli biçimlerde
cezalandırmaya çalışan emperyalistlerin kendi ülkelerindeki pratik
de işte bu.
İnsan hakları mı? Onlar sadece kendi çıkarlarını tanıyorlar!
16 Ekim 2003
ÇEÇENİSTAN
Sonucu önceden belli başkanlık seçimleri yapıldı...
Dergimizi düzenli takip eden okuyucularımızın bildiği gibi, 65.
ve 67. sayılarımızda Çeçenistan'da "Rus usulü referandum" hakkındaki
gelişmeleri aktarmış ve 23 Mart 2003 tarihinde gerçekleşen referandumun
sonuçlarını değerlendirmiştik. Sözkonusu referandumla Çeçenistan'ın
değiştirilemez biçimde Rusya Federasyonu'nun parçası olduğunu yasa
haline getiren Anayasa onaylanmıştı.
Rus emperyalizmi böylece Çeçenistan'daki işgale yasal kılıf uydurmuş
ve sözümona "demokratikleşme", "savaşa son verme" ve işi "barışçıl
yollarla çözme" adımlarını Aralık ayında başkanlık seçimlerini,
2004 baharında da parlamento seçimlerini gerçekleştirerek atmaya
devam edeceğini kamuoyuna bildirmişti.
67. sayımızda bu durumu aktarırken "Başkanlık seçiminin şimdiden
galibi olarak düşünülen kişi ise Rus emperyalizminin kuklası Ahmet
Kadirov'dur." (sayfa 21) tespitini yapmıştık.
(Kadirov, 1997'ye kadar Çeçenistan'ın bağımsızlığının, fanatik,
kökten dinci ve Rus emperyalizmine karşı "Cihad"ı savunan biriydi.
Terör eylemlerinin emir vericisiydi. Daha sonra Rus emperyalizmi
tarafına geçip köşeyi döndü... Rus emperyalizmi kendisiyle işbirliği
yapan Kadirov'u hem maddi hem de manevi açıdan destekledi, destekliyor.)
Sözkonusu başkanlık seçimleri önceden öngörüldüğü gibi Aralık ayında
değil, 5 Ekim 2003 tarihinde gerçekleştirildi. "Rus usulü referandum"
benzeri bir seçim yaşandı...
Daha seçimler öncesinde basına yansıdığı kadarıyla Rus mafyası işbaşındaydı...
Gerek Rus hükümeti, gerekse de Rus emperyalizmi tarafından atanmış
olan geçici Çeçenistan hükümeti yetkilileri, Kadirov'un seçimleri
kaybetmesi ihtimalini ortadan kaldırma önlemlerine başvurdu.
Kadirov'un ciddi rakiplerinden sayılan Hüseyin Cebrail ve Aslambeg
Aslahanov adaylıktan çekildiler. Bu çekilişin arkasındaki gerçeğin
Rus tarafının (devletin-mafyanın) tehdit ve baskıları olduğu yönündeki
haberler medyaya yansıdı. Adaylıktan geri çekilmeyen ciddi bir rakip
olarak görülen Malik Seydullayev'in ise adaylığı Çeçenistan Yüksek
Mahkemesi tarafından "adaylık başvuru belgelerinin eksik" olduğu
gerekçesiyle iptal edildi.
Böylece seçimler öncesinde Kadirov'un başkanlığa seçilmesini engelleyebilecek
ciddi ve güçlü rakipleri safdışı edilmişti. Geriye kalan altı aday
ise Kadirov'un seçilmesini tehdit edecek önemde adaylar değildi...
Kuşkusuz seçimler yine Rus işgal askerinin ve onlarla işbirliği
içindeki Çeçen güçlerinin kontrolünde gerçekleşti. Seçimlerin demokratik
ve güvenlikli bir ortamda gerçekleşmeyeceğini açıklayan Avrupa Güvenlik
ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) ve bazı "insan hakları savunucusu"
örgütler, seçimlere gözlemci göndermeyeceklerini açıkladılar, göndermediler
de. Birleşik Devletler Topluluğu ile Arap Ligası'nın gözlemcileri
seçimleri gözetledi...
Seçmen sayısının yüksek gösterilmesi sahtekârlığı başkanlık seçiminde
de gerçekleştirildi. Resmi verilere göre seçimlerde 540 bin seçmenin
seçim sandığına gitmesi gerekiyordu. Fakat, bu rakamın üçte birinin,
yani seçmenlerin üçte birinin yaşamadığı değişik kaynaklar tarafından
açıklanmaktadır. Anayasayı onaylama referandumunda olduğu gibi,
bu olmayan ama var olarak hesaplanan oylarla Rus emperyalizminin
adayı Kadirov'un seçilmesi büyük oranda garantiye alınıyordu...
Katılımın yüzde 80'in üzerinde olduğu açıklanan başkanlık seçiminde,
Kadirov oyların yüzde 83'ünü alarak başkanlığa seçildi. Diğer altı
adayın ise her biri yüzde 1 ile 2 arasında oy aldı.
Böylece aslında çok önceden belirlenen kişi başkanlığa seçilmiş
oldu ve seçimlerle bu duruma sadece "demokratik" bir kılıf dikilmeye
çalışıldı... Aslında tüm emperyalist güçler durumun ne olduğunu gayet
iyi bilmektedir. Fakat, özellikle 11 Eylül 2001 sonrası dönemde
emperyalist güçlerin "terörizme karşı mücadele" adına kendi aralarında
sağladıkları "uzlaşma", birbirlerine gözyummayı da birlikte getirmektedir.
Bunun bir sonucu da, Çeçenistan'daki gelişmelere, Rus emperyalizminin
yaptırımlarına şimdilik fazla ses çıkarmamaktadırlar. Fakat bu "sessizliğe"
rağmen, Çeçenistan'daki gerçek sorunlar varlığını korumaktadır.
Bunun en açık göstergesi Rus emperyalizmiyle işbirliği içinde Kadirov'un
Çeçenistan'daki muhalif güçlere karşı tutumudur.
Dinci, gerici temelde de olsa, Çeçenistan'ın bağımsızlığını isteyen
örgütler ve halkın önemli bölümü ise, Rusya ile işbirliğine giden
Kadirov'un kendilerini temsil etmediğini düşünmektedir ve ona karşı
da mücadele etmeye hazırdır.
Medyaya yansıdığı kadarıyla halkın çoğunluğunun düşüncesine göre,
Kadirov'un seçilmesi, savaşın daha barbar biçimde sürdürülmesi demektir.
Kadirov'un takındığı şu tavır, bu düşüncenin haklılığını ortaya
koymaktadır. "Gelecekte çok daha sert olacağım. Başka türlü olamaz,
bunlar başkana tamamıyla itaat etmelidir" (8 Ekim 2003 tarihli basından)
2004 yılında yapılması düşünülen parlamento seçimleriyle birlikte,
Çeçenistan'a vaad edilen otonominin gerçekleşmesi yolunun da sonuna
gelinmesi gerekiyor. Bu durumda Rus işgalci gücünün Çeçenistan'dan
çekilmesi gündeme gelecek.
Bu adım da atıldığında, formel olarak Rus emperyalizmi, Çeçenistan
sorununu "barışçıl" ve de "demokratik" biçimde çözdüğünü dünyaya
göstermiş olacak! Ama, gerçekte Çeçenistan'ın bağımsızlık sorunu
varlığını korumaya devam edecek. İç çelişkiler -özellikle Rusya
ile işbirliği yapan Kadirov kesimiyle, bağımsızlık isteyen kesim
arasındaki çelişkiler- varlığını sürdürecek, bu çelişkiler büyük
bir olasılıkla iç çatışmalara dönüşecek. Bunun maddi temeli daha
bugünden vardır.
Çeçen halkının kurtuluşu ise, bu iki tarafı da gerici, karşı devrimci
güçlerin çatışmasıyla, birinin yerine diğerinin iktidara gelmesiyle
mümkün değildir.
Çeçen halkının kurtuluşu, Rus emperyalizminin vaad ettiği "otonomi"
ile de mümkün değildir. Rus emperyalizmine karşı mücadele, devrim
için mücadele, yeni Rus Çarlarının iktidarını yıkıp sosyalizme gitmek
için mücadele olarak kavranmalı ve bu temelde yürütülmelidir.
Çeçen halkının gerçek kurtuluşu, ancak ve ancak devrimci, komünist
bir önderlik altında verilecek bir mücadeleyle, devrimle mümkündür!
Dünyaya yeni Ekim'ler gerekli ve yeni Ekim'ler bir gün mutlaka gelecektir!
Büyük Sosyalist Ekim Devrimi ulusların, milliyetlerin gerçek kurtuluşunun
yolunu, 86. yılında da gösteriyor!
15 Ekim 2003
AZERBAYCAN
Başkanlık seçimleri yapıldı...
Gitti Aliyev geldi Aliyev!Bilindiği gibi sağlık durumunun bozulması
sonrasında Haydar Aliyev görevinden çekilmiş ve bunun sonucunda
da üç ay içinde yeni başkanı seçmek için başkanlık seçimi gündeme
gelmişti. Bu üç aylık dönemin yönetimi ise esas olarak atama usulüyle
Haydar Aliyev'in oğlu İlham Aliyev'e bırakıldı. Başbakanlık yapan
İlham Aliyev, başkanlık yetkilerini başkalarıyla paylaşma durumundaydı.
Başkanlık seçimleri için öngörülen tarih 15 Ekim'di. Başkanlık seçimi
için ise 8 aday yarıştı. Sözkonusu seçimlerin hiç de sakin geçmeyeceği,
daha seçim kampanyası aşamasında ortaya çıkmıştı... Televizyondaki
canlı bir yayında "yuvarlak masa"da karşılıklı tartışmaların, bir
noktadan itibaren tarafların birbirine bardak, şişe atmalarına,
sandalyelerle saldırmalarına dönüşmesi bunun bir göstergesiydi.
Sözkonusu çatışmaları, televizyon yayını kesildiği için bütünüyle
izleyemedik, ama kısa süreli yayında da tarafların eleştiriyi hazmedemediği,
"dediğim dedik, çaldığım düdük" benzeri tavırlara sahip olduğu açıkça
görüldü.
Bu tavırlar seçim kampanyasında kendisini tehdit savurma biçimlerinde
de gösterdi. Örneğin İlham Aliyev'in en güçlü rakibi olarak görülen
ve Musavat Partisi lideri İsa Kamber, seçimlerden iki gün önce:
"...Sandıktan zaferle çıkacağız. Aksi bir sonucu kabul etmeyiz. Seçimleri
kaybedersek sahtekârlık yapıldı demektir. Bu hileyi kabul edemez,
hesabını da sokaklara çıkarak sormayı düşünüyoruz." (Hürriyet, 14
Ekim 2003) diyerek tehdit savuruyordu.
Babasının seçimlerden çekilip "Men onu seçtim! Bas (Ya / BN) siz?"
diyerek desteklediği oğlu İlham ise, "Yasalara ve seçim sonuçlarına
saygılı olmayan suç işlemiş sayılır. Bu tür kişilere karşı da gerekli
tedbir ve güvenlik önlemleri alınmıştır." (aynı yerden) diye muhalefete
gözdağı veriyordu.
Böylesi gergin bir havada seçimlere gidildi. 4.4 milyon seçmenin
bulunduğu söylenen Azerbaycan'da, seçime katılımın % 71 olduğu söylenmektedir.
Bu durumda seçmenlerin % 29'unun seçime katılmadığı ortaya çıkmaktadır.
Açıklanan seçim sonuçlarına göre Aliyev, oyların % 79.4'ünü alarak
başkanlığa seçildi. İkinci tur seçimler ancak adaylardan hiçbirinin
% 50'nin üzerinde oy almaması durumunda gündeme gelecekti ve bu
durumda da en çok oy alan iki aday yarışacaktı. Ama Aliyev'in %79.4
oranında oy aldığının açıklanması ile buna gerek kalmadı.
İşin ilginç yanı, daha seçim sandıklarının yarısı sayılmışken İlham
Aliyev'in % 50'nin üzerinde oy aldığı söylenerek sonucun ilan edilmesiydi.
Bu ilk açıklamaya göre Aliyev'in aldığı oy oranı % 80'in üzerindeydi.
Tüm oylar sayıldıktan sonra hafif bir düşüş oldu bu orandan.
Bu sonuç açıklanır açıklanmaz, daha önce "sokaklara çıkar hesabını
sorarız" tehditini savuran Musavat Partisi lideri İsa Kamber'in
dediği gerçekleşti... % 12.08 oranında oy alan Kamber ve diğer adaylar
seçim sonuçlarını, seçim sahtekârlığı yapıldığı gerekçesiyle kabul
etmeyeceklerini açıkladılar.
On bin civarında olduğu söylenen kitle, Bakü'de Azadlık Meydanı
ve Sahil Parkı'nda gösterilere başladı ve polisin de müdahalesiyle
bu gösteriler çatışmalara dönüştü. Bu noktada da Aliyev'in "bu tür
kişilere karşı da gerekli tedbir ve güvenlik önlemleri alınmıştır"
görüşü pratikte ispatlanıyordu... Gazetelerin haberine göre başkentin
en büyük meydanı Azadlık çevresinde ve Sahil Parkı'nda toplanan
10 bin muhalif izinsiz gösteri yapmak istedi. Güvenlik güçleri aniden
göstericileri kuşattı ve coplarla kıyasıya dövdü, rastgele tekmeledi.
Kalabalık dağılmayınca polis havaya ateş açtı, gözyaşartıcı gaz
ve tazyikli suyla müdahale etti. Göstericiler başkentin merkez caddelerine
yöneldi ve kimisi izdiham yüzünden yerlerde sürüklendi. Bu çatışmalarda
iki kişi öldü ve onlarca kişi de yaralandı.
Evet, oğul Aliyev'in resmi başkanlık dönemi böylesi kanlı olaylarla
başladı. Sonuçta baba Haydar'ın koltuğuna oğul İlham oturmuş oldu!
Hanedanlığın yeni bir örneği yaşandı.
Kuşkusuz seçimlerin sonucu, sadece İlham'ın Haydar'ın oğlu olarak
başkan seçilmesi bağlamında tartışma konusu değil. Aynı zamanda
seçimlerin demokratik biçimde yapılmadığı, seçimlerde sahtekârlık
yapıldığı, kimi seçmenlere oy kullanma izni verilmediği, bazılarının
da birden fazla oy kullandığı; gözlemcilerin ve muhalefetin engellendiği
vb. iddialar da tartışma konusudur.
Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) gözlemci heyetinin
başkanı Peter Eicher'in yaptığı açıklamada da seçimlerde, oy verme
işlemi bağlamında çok sayıda usulsüzlüğün meydana geldiğini belirtti.
Usulsüzlüklerin meydana geldiği Aliyev taraftarları dışındaki tüm
kesimlerce kabul edilmektedir. Şimdilik açık olmayan şey, bu usulsüzlüklerin
seçim sonuçlarını belirleyici olup olmadığıdır.
Oyların yeniden sayılıp sayılmayacağı, ya da seçimlerin yenilenip
yenilenmeyeceği esasında muhalefetin gücüne bağlıdır.
Fakat, seçimler yenilense de, İlham Aliyev yerine İsa Kamber seçilse
de, Azerbaycan halkları için özde değişen bir şey olmayacaktır.
Seçimlerde şu ya da bu usulsüzlüğün yapılmasından çok, burjuvazinin
belli aralıklarla başvurduğu seçimlerin kendisinin halkı aldatma
aracı olduğu bilince çıkarılmalıdır.
Azerbaycan halklarının gerçek kurtuluşu, "kendi" egemen sınıflarına
karşı devrim için mücadeleyle ve bu topraklarda bir dönem yaşanmış
sosyalizmi yeniden kurmakla mümkün olacaktır!
