Birkaç veri ve birkaç sonuç

Bir çok sendika dergisinde, hatta en gerici yönetimlere sahip olan sendikaların dergilerinde bile yer yer işçi sınıfının içinde bulunduğu şartlar hakkında çarpıcı rakamlar, veriler bulmak mümkündür. Örneğin, Türk-Metal sendikasının niteliği bilinçli işçiler tarafından gayet iyi bilinmektedir: Türk-Metal patronlarla içiçe çalışan, işyerlerinde ücretli köleliğin patronların istediği biçimde ve istediği şartlarda devamı için uğraşan, her türden demokratik iç yaşamdan uzak, "lider" (yani Genel Başkan) emir-komuta zinciri içerisinde örgütlenmiş, faşist yönetimin siyasetine ve pratiğine damgasını vuran bir sendikadır. Fakat bu niteliğine rağmen, örgütlediği kitle işçidir ve bu yüzden işçilerin yararına çalışıyor görüntüsünü elde tutmak amacı ile yer yer bazı çarpıcı olgulara da değinirler. İşte bu türden yayınlanan çarpıcı olgulardan bir kaçını Türk-Metal dergisinin Nisan 2003 tarihli, 47. sayısında yayımlamış.
Olduğu gibi aktaralım:
"Ayrıcalıklı 150 bin ailenin geliri, Türkiye'deki 6 milyon 750 bin ailenin gelirine denk geliyor.

tablo

Türkiye'de 2002 yılında yaklaşık 180 milyar dolar milli gelir üretildi. Bu gelirin % 80'i kullanılabilir gelir olarak hanelere girdi. Milli gelirden alınan payın bölüşümüne, yani gelir dağılımına bakıldığında 2002 yılında 15 milyon haneye 144 milyar dolar düştü. Ekonomist Mustafa Sönmez'in araştırmasına göre 1994 bölüşüm kalıpları kullanılarak yapılan hesaplamada en varlıklı yüzde 1'lik haneye ayda 13 bin 280 dolar girerken, en yoksul yüzde 1'lik grubun ayda 56 dolar aldığı ortaya çıktı. Böylece iki kutup arasındaki fark 237 kata ulaştı. Beş toplumsal gelir grubu ve bunların gelir bölüşümünden aldıkları paylar şu tabloyu ortaya çıkarıyor:
Süper zengin grup: Türkiye'deki 15 milyon ailenin 150 bin ailesini oluşturan en üstteki yüzde birlik grup, 2001'de gelirden 24 milyar dolar (yüzde 16.6 oranında pay) aldı. Böylece en varlıklı yüzde 1'i oluşturan 150 bin ailenin yıllık geliri yaklaşık 160 bin dolara çıktı. Bu grupta aylık kazanç ise 13 bin 300 dolar olarak gerçekleşti. Ayrıcalıklı 150 bin ailenin geliri, Türkiye'deki 6 milyon 750 bin ailenin (%45) hane gelirine denk geliyor. Yüksek gelir süper zenginleri izleyen ve yüksek gelirliler diye tanımlanabilecek yüzde beşlik nüfus, 144 milyar dolardan 23.1 milyar dolar pay aldı. Bu gruptaki ailelerin de yılda hanelerine 30 bin dolar girdi. Bu rakam ayda 2 bin 500 dolara karşılık geliyor. Böylece süper zenginleri ve yüksek gelirli aileleri oluşturan 900 bin aile (toplamın yüzde 6'sı) gelirin üçte birine, yani 47 milyar dolara sahip.
Üst orta gelir grubu: Bu grubun nüfustaki payı yüzde 16 olmasına karşılık gelirdeki payı yüzde 25 ile sınırlı kaldı. Bu kategorideki ailelerin hanelerine ayda 1280 dolar girdi.
Alt orta gelir grubu: Bu grubun da nüfustaki payı % 32.5. Alt orta gelir grubunda 4.9 milyon aile bulunuyor. Ailelerin gelirden aldıkları paya göre aylık kazancı 542 dolar oldu.
En alttakiler: Bu kesim 15 milyon ailenin 4.5 milyonunu oluşturuyor. En alttaki grup 2002 yılında milli gelirden sadece % 9.2 pay alabildi ve aylık geliri 245 dolarda kaldı.
Türkiye'deki 2001'e ait gelir bölüşümüne göre ailelerin % 30'unun hanesine en fazla 245 dolar (370 milyon TL) giriyor. Ayda en fazla 542 dolar (820 milyon TL) geliri olan aileler nüfusun yüzde 78'ini oluşturan 11.7 milyon haneyi temsil ediyor."
Rakamlar oldukça çarpıcı ve yalnız Türkiye'deki gelir uçurumunu değil, sömürücü sınıflarla, sömürülen sınıflar arasındaki çelişkilerin objektif olarak hangi derecede olduğunu da gösteriyor.
Gelir dağılımında farklı gelir gruplarının aldığı paylar göreceli zenginliği ve göreceli yoksulluğu ortaya koymada önemli veridirler. Mutlak yoksulluğun düzeyini bulmak için bu rakamları değerlendirmeye devam etmek gerekiyor. Şöyle ki, ABD, Almanya, Fransa, ya da Japonya gibi ileri kapitalist ülkelerde bir ailenin ayda 245 dolar, hatta 542 dolar ile yaşaması mümkün değildir. Bu ülkelerde işçilerin, emekçilerin yaşaması için yapmak zorunda oldukları giderler, mal ve hizmetlerin fiyatları daha yüksek olduğundan ister istemez daha yüksektir.
Örneğin Almanya'da yoksulluk sınırı olarak kabul edilen ve gelir getirici bir işte ya da işsizlik parası gibi bir gelirle geçinenlerin dışındaki kişilerin alabilecekleri sosyal yardım miktarı (yiyecek, giyecek, konut, kültürel ihtiyaçlar vb. göz önünde bulundurularak ve çeşitli bölgelerde yükseklikleri farklılıklar gösterse de) ortalama 1.100 dolar civarındadır. Yani nerede ise Türkiye'de üst orta gelir grubunun aylık 1.280 dolarlık gelirine yaklaşmaktadır.
Fakat Almanya'da en alt gelir grubundaki ailelerin aldıkları gelirle sürdürebildikleri yaşam bu ülkelerdeki yaşam şartları çerçevesinde yoksulluk sınırına mahkum bir yaşantıdır.
Türkiye'deki mutlak yoksulluk ve açlık sınırını çizebilmek için Türk-İş'in düzenli olarak hazırladığı rakamlara bakalım.
Türk-İş Araştırma Merkezi'nin yaptığı araştırmaya göre, Temmuz 2003 ayı itibariyle dört kişilik bir ailenin açlık sınırı (gıda harcaması) 446 milyon 245 bin lira, yoksulluk sınırı ise 1 milyar 356 milyon 369 bin liradır.
En alttaki gelir grubuna sahip 4,5 milyon ailenin elde ettiği 370 milyonluk gelir, Temmuz 2003'de açlık sınırını oluşturan 446 milyon 245 bin ile, ya da yoksulluk sınırını oluşturan 1 milyar 356 milyon 369 bin ile karşılaştırıldığında ya da milyonlarca işçinin gelirini oluşturan asgari ücret miktarı 225 milyon 999 bin ile karşılaştırıldığında yoksulluğun boyutları Türkiye'de biraz daha açık ortaya çıkmaktadır. Milyonlarca işçi ve emekçi bırakalım barınma, giyinme, ulaşım ya da bu şartlarda bir lüks olarak bile değerlendirilebilecek kültürel gereksinimlerinden fedakarlık yapmayı, en temel gıda, beslenme ihtiyaçlarından bile fedakarlık yaparak yaşamaya mahkum edilmiştir. Bu karşılaştırma en düşük seviyedeki hizmetli maaşı, SSK ya da Bağ-Kur en az emekli aylığı temel alınarak daha devam ettirilebilir. Fakat bu seviyedeki bir karşılaştırma bile Türkiye'de en az 4,5 milyon ailenin açlık sınırı altında, toplam 9 milyon 400 bin ailenin ise yoksulluk sınırı altında yaşamak durumunda olduğunu ortaya koymaya yetmektedir.
Verilerin ortaya koyduğu çıplak gerçeklere rağmen Türk Metal gibi patron sendikacılığı yapanların ufku ancak "Milli gelir dağılımında denge yok!" (aynı dergi) diye şikayetlenip, milli gelir dağılımında "denge" talebi ile sınırlı. Bu türden dengecilere sorulması gereken ilk soru hemen şu olacaktır: Kapitalist toplumda milli gelirden çeşitli sınıfların pay almasında denge hangi kriterlere göre tespit edilecektir? Bir işçi ile bir kapitalist arasındaki gelir dağılımında "adil gelir dağılımı"nda çıkış noktası ne alınacaktır? Buna her kapitalist toplumda ilkesel olarak verilen yanıt tektir: İşçiye ancak kendisi ve ailesini geçindirebilecek en az miktarda pay, işçiyi sömüren patron ise üretilen zenginlikten en yüksek oranı alacaktır. Bu kapitalist toplumun tanıdığı ve tanıyacağı tek adalet ilkesidir. Buna rağmen işçiler kapitalist toplumun temel aldığı sömürü ilkelerini kölesi kalmak zorunda değildirler. Tersine, kapitalist toplumun "tunçtan yasaları"na karşı etkili bir yol vardır.
İşçilerin toplumsal zenginlikten aldıkları payı yükseltmelerinin tek yolu vardır. Kendisi tarafından üretilen fakat patron tarafından ezici çoğunluğuna elkonulan toplumsal zenginlikten daha fazlasını almak amacı ile sınıf mücadelesine sarılmak, mücadele ile sermaye sınıfını ve devletini elkonulan paydan daha büyük bir kısmından vazgeçmesine zorlamak.

 

 

Almanya Birleşik Hizmet Sendikası ver.di 1. Kongresini yaptı

2001 yılının Mart ayında Almanya'da hizmet iş kolunda faaliyet yürüten beş sendika birleşme kararı alıp ortak bir sendikada birleşti. Eski beş sendika yeni bir isim çatısı altında birleşme kararı alarak örgütlenme ve sendikal siyaset alanında yeni umutlar yaratacağını vaad ediyordu.
Kuşkusuz beş sendikanın birleşmesi ile birlikte örgütsel alanda, üye bazında ilk bakışta önemli bir güçbirliği yaratıldı. Birleşme sonucunda hizmet işkolunda yalnızca Avrupa çapında değil, dünya çapında en büyük sendika oluşturulmuş oldu. Yaklaşık 3 milyon 250 bin üyelik yeni bir sendika ile ver.di, dünyanın hizmet işkolundaki en büyük sendika olmakla kalmadı aynı zamanda hem Almanya'da hem de uluslararası alanda klasik sanayi dalı dışında bir sendikanın üye bazında en güçlüsünü çıkardı. Fakat örgütsel alandaki bu güçlülüğün nitelikli bir güçlülük olmadığı gelişmeler karşısında kısa zamanda görüldü.
Birleşme Kongresinden 2 yıl sonra ilk Olağan Kongresini 19-24 Ekim 2003 tarihleri arasında yapan ver.di, çıkardığı bilançoda niteliksiz bir birleşmenin esasında önemli bir zayıflamayı beraberinde getirdiğini teslim etmek zorunda kaldı. Bizzat ver.di Yönetim Kurulu'nun Kongre'ye sunduğu rakamlarda bu iki yıllık sürede büyük bir üye kaybının yaşandığı teslim edilmek zorunda kalındı. ver.di Genel Başkanı Frank Bsirske'nin Kongreye sunduğu rapora göre ver.di bu iki yıllık süre içerisinde tam 250 bin üye kaybetti (gerçekte üye kaybı 500'ün civarındadır ve bu kadar büyük bir rakamı açıklamak işlerine gelmemektedir). ver.di'nin merkezi sendika gazetesinin Kasım 2003 sayısının verdiği rakamlara göre şu anki üye sayısı 2 milyon 750 bin civarında seyretmektedir. Üstelik üyelikten ayrılanların sayısı yeni üye olanların sayısından halen çok düşüktür. Bu demektir ki önümüzdeki dönemde de ver.di'nin üye kaybı, iki yıllık süredeki yüksek oranlarda olmasa da sürmeye devam edecektir.
Üye kayıplarının gerçek nedenleri üzerine ver.di 1. Kongresinde ciddi bir tartışma yürütülmediği gibi ver.di yöneticileri bu tür bir tartışmanın önünü kapayacak her türden tedbiri de almışlardı. 6 günlük Kongrede saatlerce çeşitli resmi devlet ve parti yöneticilerine ve ver.di Genel Merkez üyelerine konuşma süresi verilirken delegelerin konuşma ve eleştirileri en fazla 5-10 dakika ile geçiştirildi.
ver.di yöneticileri önceden delegelere sunulan raporlarda ve Kongre süresince yaptıkları konuşmalarda örgütsel alanda zayıflama sorunlarını hep dış nedenlerde arama yolunu seçip dikkatleri kendi reformist siyasetlerinden uzaklaştırmaya uğraştılar. Üstelik örgütsel alanda tartışılması gereken en önemli sorun büyük üye kayıpları ve bunların gerçek nedenleri olması gerekirken, ver.di yönetimi tarafından en önemli örgütsel sorun olarak Kongre'ye ver.di'nin personel fazlalığı dayatıldı. Bunun sonucu olarak en geç 2007 yılına kadar 1000 (bin) civarında ver.di çalışanının işten çıkartılması gerektiği öne sürüldü ve tartışmalar sonrasında Genel Merkez tarafından bu hedef Kongreye de kabul ettirildi.
ver.di 1, Kongresi mali politikadan, sağlık sorunları, kamu yatırımları, emeklilik, gençlik, kadın, vb. vd. gibi bir dizi sorunları daha ele aldı. Kısmi değişikliklerle de bu alanda Genel Merkezin istediği çerçevede reformist hükümetten "daha sosyal" bir politika talep eden kararlar alındı. Uluslararası sorunlar içerisinde özellikle Türkiye ve Kolombiya önemli bir gündem maddesi olarak ele alındı. Kolombiya'da ASODEFENSA adlı ordu ve polis kurumlarının sivil personelini sendikal alanda örgütleyen ve faşist bir terörle çalışmaları engellenmeye çalışılan sendikanın Genel Başkanı Maria Klara Bagucro Sarmiento ve TÜRK-İŞ'e bağlı TEZ-KOOP-İŞ'ten Genel Başkan Sadık Özben konuşmacı olarak Kongreye katıldılar. Her iki Genel Başkan konuşmalarında kendi ülkeleindeki sendikaların yaşadığı önemli sorunlara değindiler. Fakat her iki ülkeden sendika başkanları konuşmalarında oldukça dikkatli, reformist ve sınırlı bir konuşma yapmakla yetindiler.
ver.di'nin 1. Kongresi, ver.di'nin içerisinde yer alan bir dizi mücadeleci sendika üyelerinin ve sendika çalışanlarının önünde reformizme karşı ne büyük bir mücadele görevinin durduğunu bir kez daha açıkça göstermiş oldu.