PETROL-İŞ Sendikası 24. Olağan Merkez Genel Kurulunu yaptı
Petrol-İş Sendikası 3-5 Ekim tarihinde İstanbul'daki Genel Merkez
Salonunda Genel Kurulunu yaptı.
Genel Kurul 26 bin üyeyi temsilen 258 delege ile yapıldı. Bu delegelerin
51'i önceki genel kurulda da delegelik yapmış. Bu delege sayısından
hareketle sedikada bir gençleşmeden bahsedilmeyeceğini, eski delegelerin
bir bölümünün işyerlerinin yokedilmesi neticesinde çalışma yaşamından
ayrıldığı, 23. Genel Kurulundaki üye sayısının 37 bin olduğu Batman
delegesi tarafından açıklandı.
Genel Kurul salonunda, "Haydi Örgütlenme Hamlesine", "Ekmek Barış
Özgürlük", "Birlik Mücadele Dayanışma" ve "Savaşa Hayır Irak'ta
İşgale Son" sloganları pankartlara yazılmış ve salona asılmıştı.
İlk gün konukların konuşmaları ve Divan oluşturma çalışması yapılmıştı.
Biz buna katılmadık. Divan seçiminde Türk-İş Konfederasyonu başkanı
Salih Kılıç Divan Başkanlığına seçilmiş ve delegelerin bir bölümü
bu durumu protesto etmiş. Bu protesto şekli bazı delegeleri rahatsız
ettiğinden ikinci günkü konuşmalarda dile getirildi ve Petrol-İş'in
etiğine bu tavrın uymadığı anlatılmaya çalışıldı.
Genel Kurul öncesinde özellikle Petro-Kimya sanayindeki özelleştirmelere
karşı mücadelede öne çıkan Petrol-İş Sendikası, Kamu İşyerlerindeki
özelleştirmeden dolayı üye kaybına yol açmış ve bunun zorluklarını
yaşamaktaydı.
Genel Kurul öncesi Sendika içerisinde tartışmalar yaşanmış, bu tartışmalarda
bazı eski şube yöneticileri ile Genel Merkez arasında sorunlar ortaya
çıkmıştı.
Merkez Genel Kurulda Batman şubesinden bir delegenin yaptığı konuşmada,
genel merkezin Batman şube kongresine katılmadığı ve bu şubenin
yapılmış genel kurulunu tanımadığını açıkladı.
Batman delegesinin konuşması sırasında sözlü sataşmalar yer yer
yaşandı. Delegelerin az bir bölümü arasındaki bu sürtüşme birbirinin
üzerine yürüme şeklinde görüldü.
Aslında bu tutum ülkedeki sendika hareketinin içerisinde az rastlamadığımız
bir görünümdü. Sendikalar içerisindeki yönetici ve temsilci kadroların
azımsanmayacak bir bölümü, sendika içi demokrasi konusunda yanlış
yaklaşımlara sahip ve farklı düşündüren sendika üyelerine, delegelere
karşı müsamaha göstermede zorluk çekmektedirler.
Halbuki bunların yine azımsanmayacak bölümü kendisine sol, "sosyalist"
gibi sıfatlar da yakıştırmaktadırlar. Ama pratikleri bu sıfatlara
uymamaktadır. Bu durumu Genel-İş Sendikasının içerisindeki kavgalardan,
ayak oyunlarından da biliyoruz; ama bu durum sadece bu sendikalarla
sınırlı değildir tabii ki.
Batman delegesi bir taraftan çok kimlikli yöneticilere, ki bunlar
arasında bazı şube yöneticilerini özellikle kastdediyordu, karşı
tavır takındı. Halkların Kardeşliği için herşeyi yaparız derken
diğer taraftan Ülkeyi böldürtmeyiz diye bir yerlere mesaj vermeyi
de ihmal etmiyordu. Kendilerinin her kimlikten, her inançtan insanları
sevdiklerini ve bu ülkeyi sevdiklerini ifade ediyorlardı. Her halde
bunları söylemenin temel sebebi "bunlar PKK'li, ülkeyi bölecekler"
şeklinde kendilerine karşı kampanya yürütüldüğü için söylemek durumunda
kalmışlar.
Böyle olmadıklarını Batman'da, Silvan'da geçmişte her gün 10 kişinin
katledildiğini ve bunu yapanların ellerini kollarını sallayarak
gezdiğini, bugün ise böyle bir durumun olmadığını ve bu aşamaya
gelmenin pek de kolay olmadığını, bu durumu sahiplenmek gerektiğini
savundu. Herkesin hep birlikte bugünkü durumu sahiplenmesi gerektiğini,
yeniden kardeş kanı akıtılmasını istemediklerini, elbirliği ile
bu ülkeye sahip çıkmak gerektiğini, yoksa Irak'ta olduğu gibi birilerinin
gelip yöneteceğini savundu.
Bu arkadaşlar Kongrede ikinci bir liste çıkaran kesimi temsil ettikleri
için delegeleri ikna etme konuşması olarak da bunu anlamak mümkündü...
Bu arkadaşın ve başka bir delegenin de konuşmasında, ayrıca M.Ali
Alabora'nın da konuşmasında, artık sınıfsal saflaşmanın, yani sağ
ve sol şeklinde saflaşmanın pek anlamlı olmadığını, çünkü artık
insanların ezenler ve ezilenler olarak, ya da dünyadaki sistemin
bu şekilde gitmesini isteyenlerle istemeyenler arasında bir ayırım
noktası olduğunu, bunun belirleyici olduğunu savunarak aslında gayet
sağcı bir pozisyonla sınıfın içindeki bilinçsiz öncüyü yanlış şekillendirdiklerini
söyleyebiliriz.
Bir delege konuşmasında bu konuya değindi ve diplomatik bir şekilde,
bu tavrın doğru olmadığını, işçi sınıfı hareketinin doğru bir saflaşma
temelinde gelişeceğini, solcularla sağcıların mevcut olduğunu ve
fakat sınıf ve kitle sendikalarında ortak çıkarlar için, işçilerin
çıkarı için işçilerin birliğinin sağlanmasının bir görev olduğu
yönelimli bir konuşma yaptı.
Bir delege Petrol-İş'in kendisini yenileyemediğini, yeni politikalar
üretemediğini, bugün halen 1950'lerden önce sendikanın başkanlığını
yapan Ziya Hepbir'in bıraktığı yerden devam edildiğini, o insanın
ise kendisini hep yenileyerek ilkokul okur-yazarlığı ile sendikanın
başkanlığını ve konfederasyonun ikinci başkanlığını yapacak kadar
bir gelişme sağladığını, bunun hep kendisini yenilemesi sonucunda
mümkün olduğunu belirterek, her üyenin, delegenin kendisini bir
birey olarak yenileme görevi olduğunu anlatmaya çalıştı.
Az sayıda konuşmanın ardından Pazar günü yapılacak Genel Merkez
Yönetim Kurulu için adayların başvuruları tamamlandığı için onların
isimleri okundu. Buna göre mevcut Yönetim Kuruluna karşı eski başkanlardan
Münir Ceylan'ın başkanlığında şu anki başkan Mustafa Öztaşkın'ın
listesine karşı bir liste çıkarıldığı ortaya çıktı.
Şunu belirtmekte yarar var:
Politika üretme, yeni bir perspektif sunma noktasında bugüne kadar
yapılanlara alternatif olarak daha ilerici, mücadeleci bir program
sunusu tartışmalarda yapılamadı. Fakat adayların konuşmaları olacaktı.
Bu konuşmalarda farklılıkların olup olmadığını bilmiyoruz. Çünkü,
fazla bir beklentimiz yoktu. Faaliyet raporunu eleştirmeyen delegelerin
tavrı böyle düşünmemizde önemli etken olmuştur. Bugüne kadar ki
muhalefet çalışmasında da en fazla şu denilmişti: "Genel Merkez
Yönetim Kurulu Özelleştirmelere karşı yeterli mücadele vermiyor".
Bu çok genel ve muğlak bir şeydir. Somut öneriler pek yoktur. Ama
ülkedeki sendikal hareketin genel sorunu da zaten budur.
Sendikaların üye tabanlarına dönük bir çalışma yapmaları, çalışanların
işyerlerindeki günlük sorunlarından harketle sermayeye yönelmeleri
gerekir.
Bunun için de sendikaların kendi üyeleri ile barışık olması gerekir.
Ancak bu şekilde iç örgütlenmelerini geliştirebilirler ve yine ancak
bu şekilde sermayeye karşı kitlesel bir şekilde alanlara çıkıp sermayenin
temsilcisi hükümetlere karşı güçlü bir çıkış yapabilirler.
Mücadeleyi ivmelendirmenin başka yolu yoktur. Kuru ajitasyonla sermayeye
karşı sınıf mücadelesi yürütülemez, bunu son yıllardaki pratik göstermiştir.
İki liste temelindeki seçimleri kim kazanırsa kazansın, ki bu somutta
şimdiki genel başkan Mustafa Öztaşkın'ın ekibi seçimi kazanmıştır,
sendikal örgütlenmeye bakış değişmediği sürece daha başarılı bir
çalışma yapmak gelecek açısından mümkün değildir.
Sendika yöneticileri genelde birbirine benzemektedir. Koltuklar
aynı, yeni yöneticiler gelse bile aynı alışkanlıklara sahip başka
sendikacıların yapacağı sendikacılık aynı olmaktadır.
Sınıf bilinçli işçiler işyerlerinde kuracakları komiteler üzerinden
mücadeleyi kendi ellerine almalı ve uzun vadeli hedefler güderek
bürokratik sendikal anlayışın karşısında tabanın gerçekten söz ve
karar sahibi olduğu, mücadelenin öznesinin kendisi olduğu, ülkedeki
ve uluslararası mücadele ve güç dengelerini gözeterek ülke çapında
örgütlülüğü büyütecekleri bir perspektifle çalışma yapmalıdırlar.
Bu anlamda her işyerinde işçiler tarafından seçilen Grev ve Mücadele
Komitelerinin bir mücadele aracı olarak örgütlendirilmesi gereklidir.
Bu olmadan daha ileri hedefler genelde kağıt üzerinde kalmaktadır
ve hep tekrarlanan cümleler olmaktan öteye gitmemektedir....
Bir YDİ ÇAĞRI okuru
6 Ekim 2003
KARYER İşçileri herşeye rağmen direnmektedirler
KARYER işçileri yalnız değildir!İstanbul'un Eyüp Semtinde kurulu
bulunan KARYER işyerinde çalışan 180'e yakın işçinin büyük çoğunluğu
"örgütsüzlüğe son, örgütlenme hakkımı kullanacağım" düşüncesiyle
hareket ederek DİSK-Birleşik Metal İş Sendikasında örgütlenmiştir.
Temmuz ayında gerçekleşen bu örgütlenme sonucu sendikanın bakanlıktan
tespit alması ile daha ileri bir noktaya taşınmıştır.
KARYER işvereni işçilerin yasal haklarına saygı göstereceği yerde,
örgütlenen işçilerin yarıya yakınını işten atmıştır. İşveren sermaye
sisteminin yüzyıllarca uygulaya geldiği zulmü göstererek öncüllerini
hiç aratmamıştır.
Bu memlekette Avrupu Birliği'ne 'uyum yasaları' çerçevesinde çıkarılmış
bulunan "İş Güvencesi" nin kaç para değer ettiğini de bu şekilde
göstermiş oldu işveren. İşverenler çıkarılan İş Kanunu'un gerçekten
işçiyi korumadığını yaptıkları icraatlarıyla göstermeye çalışıyorlar.
Çünkü yasada ciddi bir şekilde işçiyi koruma derdi yoktur. Yasayı
çiğneyen işverene getirilen cezalar caydırıcı olmaktan uzaktır.
İşte bunun içindir ki KARYER patronu hiç aldırmadan işçilerin yarısını
işten atabilmektedir.
Patronun saldırısı bununla da kalmamaktadır. O aynı zamanda işyerindeki
bazı makinaları taa İzmir'e taşıyacak kadar küstahlaşmaktadır. İşçilere
de "ya sendikadan vazgeçersiniz, ya da kapatırım fabrikayı" diyebilmektedir.
İşte bu tamamıyla bu memlekette İŞVEREN TERÖRÜDÜR! ve bu teröre
karşı etkin bir mücadele yürütülmek zorundadır.
Birleşik Metal İş Sendikası da geç kalmakla birlikte doğru bir adım
atarak, DİSK'in şemsiyesi altında 17 Ekim günü KARYER işyerinin
önünde Basın açıklaması yaparak kamuoyuna bilgi vermiştir. İşçiler
"Sendika hakkımız söke söke alırız" diyerek canlı bir şekilde başları
dik onurlu adımlarla işyerinden fabrikanın kapısına kadar gelerek
Basın açıklamasına katıldılar.
Arkadaşlarının neredeyse yarısının patron tarafından dışarı atılması
onurlu bir gelecek için attıkları adımdan bir nebze onları caydırmamıştı,
hayır, tam tersine bir o kadar daha kararlı ve cesaretliydiler.
Çünkü, onlar, ancak örgütlü bir çalışma yaptıklarında, bu örgütlülüğü
başarıyla tamamladıklarında patron teröründen kurtulacaklarını biliyorlardı.
İşçiler işyerinde örgütlü gücünü kullanarak üretimi düşürmüşlerdir.
Onlar atılan arkadaşlarının işe geri alınmasını istemektedirler.
Basın açıklamasını Birleşik Metal İş Sendikasının Genel Başkanı
ve DİSK genel sekreteri yaptılar.
Yaptıkları konuşmalarla işverenin yasal olmayan tavırları eleştirildi
ve işverenin yasalara uygun davranmasını talep ettiler.
Sendikal örgütlenmenin sonunda işyerlerinin iflas etmediğini, etmeyeceğini,
sendikaların da disiplinli ve verimli bir çalışmadan yana olduklarını
ve fakat işçilerin de yasal haklarını kullanmalarının tabii hakları
olduğu belirtildi.
Basın açıklamasının bitmesinden sonra işçiler sloganlarla işlerine
geri döndüler.
Basın açıklamasına Birleşik Metal İş Sendikasının iki işyerinden
çalışan işçiler de destek verdiler.
Yaklaşık 100 kişinin katıldığı basın açıklaması, bir kez daha şunu
göstermiştir:
Örgütlenme süreçlerinde işverenlerin işçileri işten atmasına karşı
oturup beklenemeyeceğini, tam tersine işçilerin üretimden gelen
güçlerini kullanarak işvereni dize getirmeye çalışması gerektiğini,
sendikaların da bu mücadelede işçileri desteklemesi gerektiğini...
Ama bu beklentinin genel olarak yerine geterilmeyeceğini bildiğimizden
şunu da söylemek gerekir:
İşçiler örgütlenme sürecinde daha sendika üyeliğine geçmeden önce
kendi iç örgütlülüklerini iyi bir şekilde çözmelidirler.
Sendikalara geldiklerinde işyerinde işçilerin adına konuşacak bir
komite ile gelmelidirler. (Bu işyerinde her zaman gizli tuttukları
bir komitenin varlığı ile paralel oluşturulmalıdır) Üyeliğe geçtiklerinde
sürekli olarak sendika yönetimleriyle görüşmeli, tartışmalı ve alınacak
kararları ortak bir şekilde almalıdırlar.
Sendikanın yöneticilerinin işveren tarafı ile görüşmelerinin işçilerin
temsilcileri ile birlikte olmasını ciddi bir şekilde istemelidirler.
İşçilerin birisinin, veya bir kaçının işten atılması durumunda istisnaların
dışında üretimden gelen güçlerini akıllı bir şekilde kullanmalıdırlar.
Üretimden gelen güç kullanılmadan işverenlerin istedikleri gibi
işçileri sokağa atacaklarını unutmamalıdırlar.
Çünkü, ancak İŞÇİLERİN BİRLİĞİ SERMAYEYİ DİZE GETİRECEKTİR!
