19 ARALIK KATLİAMINI UNUTMADIK, UNUTTURMAYACAĞIZ!
Katliamın sorumlusu ve suçlusu devletten hesap devrimle sorulacaktır!
Türk hakim sınıflarının cezaevlerinde devrimci tutsaklara yönelik
19 Aralık 2000 tarihinde gerçekleştirdiği saldırının ve katliamın
üzerinden üç yıl geçti.
19 Aralık saldırısı devletin Türkiye cezaevlerinde devrimci tutsaklara
yönelik gerçekleştirdiği katliamlar zincirinin en kapsamlılarından
birisiydi. Faşist Türk devleti devrimci tutsakları hücre tipi cezaevlerinde
tecrit etme amacına bu saldırı sonrasında ulaştı.
Yeni bir bin yılın henüz başlarında devletin anda hükümette bulunan
yetkilileri, bunların başında da dönemin başbakanı Bülent Ecevit
"cezaevlerinin örgüt yuvaları olduğunu", "karargâh
olarak kullanıldığını", "taraftar olarak girenin militan
olarak çıktığını" ileri sürerek bu sorunların esas olarak koğuş
tipi cezaevlerinin varlığından kaynaklandığını, bu tür cezaevleri
yerine F tipi adı verilen oda tipi cezaevlerine geçilerek bu sorundan
kurtulabilineceğini duyuruyorlardı. Gerçekte onların derdi, beden
olarak tutsak aldıkları ama siyasi düşüncelerinden soyutlayamadıkları
devrimci tutsakları tecrit işkencesi / hapsinde tam teslimiyete
zorlamaktı. Bu düşünce bu açıklamanın yoğunluklu olarak yapıldığı
2000 yılına ait bir düşünce de değildi. Daha önce de bu yönlü amaçlar
ortaya konulmuş, çeşitli girişimlerde bulunulmuştu. 1996'da dönemin
Adalet Bakanı Mehmet Ağar'ın yayınladığı bir genelgeyle Eskişehir
tabutluğu denilen hücre tipi cezaevi açılmak istenmiş, hücre tipi
cezaevlerinin yaygınlaştırılması kararı alınmıştı. Ama devrimciler
güçlü bir direniş sergileyerek Eskişehir tabutluğunu kapattırabilmişlerdi.
Bu direnişte 12 devrimci yaşamını yitirmişti, çok sayıda devrimci
sakat kalmıştı.
2000 yılına gelindiğinde devlet devrimci tutsakları tecrit etme
ve tam teslim alma planlarını yeniden gündeme getirdi. Bu saldırı
hazırlıklarına karşı cezaevlerinde bulunan çeşitli devrimci örgütlerden
tutsaklar açlık grevi direnişi başlattılar. 20 Ekim 2000'de başlayan
süresiz açlık grevi ve ölüm orucu eylemine 61. günde devletin adına
"Şefkat Operasyonu", "Hayata Dönüş Operasyonu"
gibi adlar verdiği bir saldırı düzenlendi. Bu saldırı ile faşist
devlet devrimci tutsakların ölüm orucu eyleminde somutlaşan direnişini
ezmek, ölüm orucu eylemini bitirmek; F tipi adı verilen tecrit hapishanelerini
devreye sokarak devrimci tutsakları buralara nakletmek istiyordu.
19 Aralık sabahı devrimci tutsakların kaldığı 20 hapishanede aynı
anda başlatılan saldırıda faşist devlet güçleri devrimci tutukluların
üzerine bomba ve kurşun yağdırdı. Adına "Şefkat Operasyonu"
denilen operasyonda devrimci tutsaklar diri diri yakıldı, bombalandı...
"Hayat Kurtarma Operasyonu" olarak adlandırılan saldırının
bilançosu 32 ölü, yüzlerce yaralı oldu. Bu kadar da değil: Devrimci
tutsakları tecrit etmek isteyen faşist devlet bu amacına ulaştı:
Devrimci tutsaklar hücre tipi cezaevlerine, tecride gönderildiler.
Ancak bu yapılanlar da devrimci iradenin teslim alınmasına yetmedi.
Açlık grevi ve ölüm orucu eylemi önce genişleme göstererek sürdürüldü.
Tecride direniş uzun bir sürece yayıldı. Bugün de ölüm orucu eylemi
bir grup devrimci tarafından sürdürülüyor.
Üç yıla yayılan bu eylemde yaşamını yitiren devrimci tutsakların
sayısı 107... Yüzlerce kişi Korsakof hastalığına yakalanarak bilincini
yitirdi, sakat kaldı.

Dahası katliama ilişkin yapılan soruşturmalarda devrimci tutsaklar
suçlu çıkarılmaya çalışıldı, çalışılıyor. Cezaevine yönelik saldırıya
katılanların ifadelerinin alınması çabası "operasyona katılanların
isimlerine ulaşılamaması" türünden gerekçelerle engellenmeye
çalışılıyor; İstanbul Valiliği "jandarmanın operasyonda idari
görevini yaptığı" yönünde görüş belirterek soruşturmaya izin
vermiyor...
Katliam örtbas edilmek isteniyor.
Bu eyleme ilişkin farklı değerlendirmeler olsa da geriye dönük olarak
üzerinde anlaşılacak açık bir düşünce vardır: Türk devleti katliamcı
geleneğe sahip bir devlettir. 19 Aralık 2000 katliamı bu katliamcı
geleneğin çok açık bir göstergesidir! Bu devlet akıttığı kan gölünde
boğulmalıdır, boğulacaktır!
Devletin tüm katliamlarını olduğu gibi 19 Aralık katliamını da unutmayacağız,
unutturmayacağız. Bu katliam ve sonrasındaki devrimcilerin yaşamlarını
yitirmelerinin sorumlusu ve suçlusu olan faşist Türk devletinden
hesap devrimle sorulacaktır!
19 Aralık 2000'in 3. yılında çağrımızdır:
Faşist devletin devrimcileri hücrelerde tecridine karşı çık, hesap
sor! Baskıların, katliamların hesabını sormak için mücadeleyi örgütle!
Devrimci tutsaklara özgürlük!
Kasım sonu 2003
Buca cezaevinde işkence!
Yılmaz Güney'in yaptığı son film "Duvar" ismini taşıyordu
ve çocuk cezaevlerinde çocuk mahkumlara karşı işkenceyi, baskıyı,
taciz ve tecavüzü konu alıyordu. Kimi film eleştirmenleri, kimi
izleyiciler filmi konu olarak abartılı bulduklarını, böyle bir filmi
Yılmaz Güney'e yakıştıramadıklarını, başarısız bulduklarını açıklamışlardı.
Ama Buca Cezaevi'nde yaşananlar Yılmaz Güney'in bu filminde de ne
denli isabetli bir konu seçtiğini ve ne denli bir gerçeklikle sinemaya
aktardığını bir kez daha gösterdi.
Peki Buca Cezaevi'nde neler yaşandı? İşte gazetelere yansıyan -ki
ancak medyanın bir bölümü bu haberi kısmen verdi, bir kısım medya
haberin yanına bile yaklaşmadı!- haberlerden derlenen gerçekler:
Haberin başlığı "Buca Cezaevi'nde çocuklara iskence"...
Başlığın ardından şu kısa giriş var: "Buca Cezaevi Sübyan Koğuşu'nda
yaşanan isyandan sonra İzmir İşkenceyi Önleme Komisyonu avukatları
çocuk tutuklu ve hükümlülerle görüştü. Avukatlara göre; Buca Cezaevi'nde
çocukların kaldığı bölümde "şiddet rutin, hücre cezası keyfi."
idi.
İşkencenin sistemli bir şekilde sürdüğü cezaevlerinden birisi olan
İzmir Buca Cezaevi Sübyan Koğuşu'nda bazı çocuklar işkence ve kötü
muameleye dayanamamış, isyan çıkarmışlardı. Ancak isyan sonrasında
cezaevinde terör estiren yönetim, yaşları 15-18 arasında değişen
çocukların isyanını bastırmışlardı. Haber İzmir Barosu'na ulaşmıştı,
müdahil avukat talebi vardı. Ancak cezaevine giden avukatların çocuklarla
görüşmeleri engellenmiş, çeşitli girişimlerden sonra ancak 3-5 çocukla
görüşülebilmişti. Çocuklar yaptıkları açıklamalarda kötü koşullarda
yaşadıklarını, keyfi ve acımasız bir şekilde dayak yediklerini anlatıyorlardı.
6 Kasım tarihli NTV-MSNBC kaynaklı habere göre avukatlar çocuklarda
çok sayıda darp izi bulunduğunu belirtiyor, Meclis İnsan Hakları
Komisyonu'ndan bir heyetin Cezaevi'nde inceleme yapmasını istiyorlardı.
Daha önce de Aydın Cezaevi Sübyan koğuşunda yaşananlara dikkat çeken
avukatlar Buca Cezaevi'nde de çocuklara şiddet uygulandığını söylüyorlardı.
İzmir Barosu Yönetim Kurulu Üyesi Av. Nalan Erkem Buca Cezaevi'nde
isyan çıktığı iddiası üzerine cezaevine avukatların gittiğini ancak
burada avukatların çocuklarla konuşmasının engellendiğini belirtmiş,
engellemelere rağmen sınırlı sayıda çocukla görüşme yapabilen avukat
arkadaşlarının anlatımlarına dayanarak şunları belirtiyordu: "Çocuklar
sabah saat 04.00 sularında koğuşlarından avluya çıkarıldıklarını,
çırılçıplak soyulup sadece külotlarla avluda bekletildiklerini,
bu esnada jandarma tarafindan sopalarla, coplarla, pimapen benzeri
sert cisimlerle dövüldüklerini anlatmışlar. Kimisi oturamıyormuş,
yürüyemiyormuş. Kimisinin elleri yüzleri kan içindeymiş. Sabah saatlerine
kadar dövülerek bekletilmişler, daha sonra hepsi hücrelere atılmışlar.
Bu hücrelerde kaldıkları süre içerisinde de aralıklarla gardiyanlar
tarafından dövüldüklerini ifade ediyor çocuklar."
Yine avukatların beyanına göre işkenceye ve kötü muameleye maruz
kalmaları sonucu yaralanan çocukların hastaneye sevkedilmemişlerdi.
Yaşları 15 ile 18 arasında değişen çocukların isyanın ardından bahçede
soyunuk olarak bekletildiği ve işkencenin sürdürüldüğü de yine avukatların
verdiği bilgiler arasında idi.
Tüm bu yaşananlar Türkiye'de cezaevleri gerçeğinin bir halkasından
başka bir şey değildi. Avrupa Birliği kriterlerini yerine getirmek
için paket üstüne paketin çıkarıldığı bir dönemde bunlar oluyordu;
işkencenin kökünün kazındığının söylendiği bir dönemde yaşanıyordu
bütün bunlar.
Peki Buca Cezaevinin Sübyan Koğuşundaki isyan sonrasında olayı kamuoyuna
yansıtan avukatların Meclis İnsan Hakları Komisyonu'nun araştırma
yapması talebi sonrası neler olmuştu?
Türkiye gerçeklerini biraz olsun bilenler bunun sonucunu tahmin
edebilirler: Olayın duyulması üzerine Meclis İnsan Hakları Komisyonu
cezaevinde olayı "incelemişti"! Sonuç: "Olaylar abartılmıştı!"
Komisyon Başkanı Mehmet Elkatmış sonucu böyle koyuyordu! "Zaten
millet olarak abartmayı seviyorduk!" Elkatmış'a göre... Ve
ekliyordu Elkatmış: "Kesinlikle altını çizerek söylemek isterim
ki, olayların öncesi, sırası ve sonrasında sistemli şekilde kötü
muamele olmadığı kanaatine vardık." (Milliyet 11 Kasım 2003)
İşte Türkiye'nin cezaevlerinin hali pür melali...
Bir yanda cezaevlerinde sistematik süren işkence gerçeği...
Diğer yanda işkenceyi gizlemeyi görev edinmiş insan hakları komisyonu
üyeleri...
Yakışıyor!
Kasım 2003
Acaba demokratikleşiyor muyuz?
Aşağıda bir işkence kurbanının, Mehmet Desde'nin,
öyküsünü okuyacaksınız...
Mehmet Desde 24 yıldır Almanya'da yaşıyor, Alman vatandaşı. Vefat
eden babasının cenazesini getirdiği
Türkiye'de tutuklanmış. Öykünün devamı bilinen bir Türkiye klasiği:
İşkence, hukuksuzluk, mağduriyet vs.
Geçtiğimiz günlerde Mehmet Desde yaşadıklarını bir açıklama ile
kamuoyuna duyurdu.
Aşağıda sözkonusu açıklamayı yayınlıyoruz. - YDİ ÇAĞRI
Bu yazı, Türkiye'de hukukun nasıl işlediğini anlatmak için kaleme alınmıştır. Anlatacağım öykü Türkiye'de yaşanan hukuksuzlukların küçük bir örneğini teşkil etmektedir. AB'ye girebilmek için güya uyum yasaları çıkarılmaktadır. Çıkarılan uyum yasaları minareye kılıf geçirme işlevine sahiptir. Çünkü bu ülkede mevcut yasalar bile uygulanmamaktadır. Anlatacağım öyküde yasaların nasıl çiğnendiği çok açık olarak görülecektir. Yazının en başında kimlik bilgilerimi belirtmeyi gerekli görüyorum:
Adım : Mehmet
Soyadım : Desde
D. yerim : Tunceli
D. tarihim : 1959
Uyruğum : Alman vatandaşı
SÜRECE İLİŞKİN ÖYKÜ:
Ben 24 yıldır Almanya'da çalışıyor ve yaşıyorum. Alman vatandaşıyım.
Vefat eden babamın cenazesini Türkiye'ye getirmiştim. Bir arkadaşla
beraber araba ile seyahat ederken, 9 Temmuz 2002 tarihinde İzmir
Menemen Asarlık mevkiinde yolumuz polisler tarafından kesildi. Kullandığım
araba ve üstüm arandı. Herhangi bir suç aletine rastlanmadı. Bana
hiçbir şey söylenmeden İzmir Bozyaka Terörle Mücadele Şubesine götürüldüm.
Neden gözaltına alındığımı ısrarla sormama rağmen gerekçeleri bana
söylenmedi. Terörle Mücadele Şubesinde gözlerim bağlanarak sorgu
odasına alındım. Nihayet burada bir ihbar sonucu gözaltına alındığımı
ve hakkımda tahkikat yapacaklarını söylediler.
Gözaltına aldıklarında yasal haklarımın ne olduğu bana söylenmedi.
Aileme haber verme isteğim reddedildi. Avukat ile görüşme talebime
olumsuz cevap verildi. Alman Vatandaşı olmama rağmen, Alman Konsolosluğuna
haber verme isteğim geri çevrildi.
Ben dört gün boyunca Terörle Mücadele Şubesinde fiziki ve psikolojik
işkencelere maruz kaldım. Kuvvetli bir ışık altında havasız bir
hücrede tutuldum. Aç ve uykusuz bırakıldım. Belli aralıklarla gözlerim
bağlanarak sorgu odasına götürüldüm. Sorgu odasında dayak yedim,
göğsüme, sırtıma ve kafama darbeler aldım. Bin bir çeşit küfür ve
hakarete uğradım. Çırılçıplak soyularak hayalarım sıkıldı. Beni
çırılçıplak zorla domaltarak tecavüz girişiminde bulundular. Şubede
insan haklarının olmadığını, işkenceye ne kadar dayanıp dayanmayacağımı
sordular. Beni kaybetme tehdidinde bulundular. 4 gün boyunca gördüğüm
işkenceler sonucu sağlığım bozuldu.
Terörle Mücadele Şubesi "Bolşevik Parti-Kuzey Kürdistan/Türkiye"
adlı örgütün üyesi olduğumu kabul etmemi, bir takım eylem ve sorumlulukları
üstlenmemi istiyordu. Böyle bir örgütle ilgim ve alakam yoktu. Bundan
dolayı da getirilen suçlamaları kabul etmem söz konusu olamazdı.
Bu yüzden polisin bana dikte ettirmeye çalıştığı ifadeyi vermedim.
Tüm suçlamaları geri çevirdim.
13.7.2002 tarihinde tutuklanarak, Kırıklar F Tipi Hapishanesine
konuldum. 13.7.2002 tarihinde, ilk kez çıkarıldığım İzmir 3. Sulh
Ceza Hakimliğindeki sorgu sırasında bana yapılan işkence ve kötü
muameleyi anlattım. Sorguda bulunan İzmir Barosunun görevlendirdiği
avukatlar yapılan işkence ve kötü muamelenin tespiti için Adli Tıbba
sevkimi talep ettiler. Ayrıca Terörle Mücadele Şubesi görevlileri
hakkında da mahkemece suç duyurusunda bulunulmasını talep ettiler.
Ancak 3. Sulh Ceza Hakimliği ileri sürülen bu talepler için, "DGM
Savcılığınca değerlendirilmesi" gerektiğini belirterek, adli
tıbba sevk ve suç duyurusu taleplerini reddetti.
Daha sonra bana yapılan işkence ve kötü muameleler nedeniyle, avukatım
İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulundu. İzmir
Cumhuriyet Başsavcılığı yapılan şikayet başvuruları sonucunda, yeterli
ve etkin bir soruşturma yapmayarak sadece dosyadaki gözaltına alma
ve bırakılma tarihindeki doktor raporları ve cezaevi tabipliğinin
22.7.2002 tarihli raporuna dayanarak, darp ve cebir izine rastlanmadığı
belirtilerek görevliler hakkında iki ayrı takipsizlik kararı verdi.
Yine hazırlık safhasında yapılan rutin muayene ve sağlık kontrollerinde
sadece dış görünüme bakıldığı, işkence ve kötü muamelenin tüm izlerinin
tespitinde bu raporların niteliği itibarıyla kesinlikle yetersiz
olduğu ve benim gözaltına alınma sebebim ve yasal haklarım hakkında
bilgi verilmediği gibi yakınlarıma da haber verilmediği belirtildi.
Ancak bir üst mahkeme olan Karşıyaka Ağır Ceza Mahkemesi takipsizlik
kararına itirazlarımızı reddetti. Bu sebeple iç hukukta gidilecek
başka yol kalmadığından AİHM'ne başvuru yapıldı.
Ben Alman vatandaşıyım. Gözaltında gördüğüm işkence ve kötü muamele
ile ilgili olarak, İzmir Federal Almanya Başkonsolosluğu'na bilgi
verdim. Bana yapılan işkence ve kötü muamele için başkonsolosluğun
girişimlerde bulunmasını talep ettim. Alman başkonsolosluğu 22.10.2002
tarihinde faksla, İzmir 1 Nolu F Tipi Cezaevi Müdürlüğü'nden işkence
ve kötü muamele görüp görmediğimin tarafsız bir kuruluş tarafından,
örneğin Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi tarafından tıbbi
muayyenemin yapılarak bu konudaki kuşkuların giderilmesini talep
etti.
Başkonsolosluğun bu isteği karşısında cezaevi müdürlüğünce "tarafsız
bir kuruluş tarafından tıbbi muayenesi konusu kurumumuz yetkisinde
olmadığından" denilmek suretiyle 23.10.2002 tarihinde İzmir
Cumhuriyet Başsavcılığı'na söz konusu talep hakkında bilgi verilmiştir.
İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı, 25.10.2002 tarihinde Adalet Bakanlığı
Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü'ne başvurarak, Başkonsolosluğun
tarafsız bir kuruluş tarafından tıbbi muayenemin yapılması talebi
karşısında bunun mümkün olup olmadığı konusunda "tereddüt edildiği"
bildirilerek ve ne şekilde hareket etmeleri gerektiği konusunda
bilgi istenildi. Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü
İzmir Cumhuriyet Başsavcılığına 30.10.2002 tarihli yazı ile Almanya
Konsolosluğu'nun söz konusu faksının suç ihbarı niteliği taşımakta
olduğu belirtilerek "... suç ihbarları hakkında Cumhuriyet
Başsavcılığınızca ne şekilde işlem yapılıyor ise aynı şekilde işlem
yapılması konusunda gereğinin..." yapılması bildirildi. Bunun
üzerine İzmir Cumhuriyet Başsavcılığınca 31.10.2002 tarih, 2002/43882
hazırlık numarasıyla yeni bir hazırlık soruşturması başlatıldı.
Bu hazırlık soruşturması halen devam etmektedir. İzmir Cumhuriyet
Başsavcılığınca 6.2.2003 tarihinde Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi
Hastanesine sevkim sağlanarak, tıbbi muayenem yapıldı. Yapılan muayene
sonucunda, 11.03.2003 gün ve B.30.2.EGE.0.111.02.00/76 sayılı rapor
tanzim edildi. İş bu raporun sonuç kısmında:
"a- Mehmet Desde'nin beyanlarında belirtilen fiziksel şiddet
nedeniyle oluşmuş bulguya rastlanmadığı, ancak aradan geçen zaman
göz önüne alınarak, bulgu oluşmuş olsaydı bile kaybolmuş olabileceği,
batın sol ön alt kısmındaki iyileşmiş yara nedbesinin yaranın özelliklerinin
kaybolması nedeniyle, ne ile ve ne zaman oluştuğunu söylemenin tıbben
mümkün olmadığı,
b- Şahsın psikiyatrik muayenesinde saptanan 'major depresif bozukluk+posttravmatik
stres bozukluğu" bulgularının şahsın anlattığı olay ile ilişkili
olabileceği..."nden bahsedilmiştir.
21 Ocak 2003 tarihinde tahliye oldum. Tahliye olduktan sonra, İzmir
Tabip Odası'na başvurarak yardım talebinde bulundum. İzmir Tabip
Odası başvurumu kabul ederek, bünyesinde çalışan doktorlar tarafından
tedavilerim yapılarak, 21.07.2003 tarihli 03-2104-11 sayı numaralı
15 sahifeden oluşan rapor düzenlendi. Bu raporun sonuç bölümünde:
"Mehmet Desde'nin gözaltında bulunduğu süre içerisinde yaşadığı
ve maruz kaldığı uygulamalara ilişkin anlatmış olduğu öykü; gözaltı
süreçleri sonrasındaki fiziksel ve ruhsal yakınmalarına ilişkin
vermiş olduğu anamnez, bu anamneze uygunluk gösteren psikiyatri,
dahiliye, genel cerrahi konsültasyonlarındaki bulgu ve sonuçlar,
yapılan ortopedi, nöroloji konsültasyonlar ve diğer radyolojik labaratuvar
değerlendirmeleri birbiriyle ve kişinin gözaltında işkence gördüğüne
ilişkin vermiş olduğu öykü ile tümüyle uyumlu bulunmuştur. Tüm veriler
bir bütünlük içinde ve bir arada ele alındığında kişinin gözaltında
bulunduğu süre içerisinde insan eliyle oluşturulmuş fiziksel ve
ruhsal travmaya maruz kaldığı kanaatine varılmıştır."
Gelinen aşamada Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi ve İzmir Tabip Odasınca
düzenlenen raporlarda bana gözaltında fiziki ve psikolojik olarak
işkencenin yapıldığı hekim raporları ile belgelenmiş durumdadır.
Dosyadaki adli raporlar yetersiz ve gerçeği yansıtmamaktadır. Mevcut
adli raporlar, Sağlık Bakanlığı'nın 20. 09. 2000 tarih ve 13243
sayılı "Adli Tabiplik Hizmetleri ve Adli Raporların Düzenlenmesi"
hakkındaki genelgede belirlenen genel ilkelere ve genelgenin C-1
maddesinde yer alan muayenin yapılma ve raporun düzenlenme esaslarına
da uygun değildir. Zira; adı geçen genelgenin, eki olan genel adli
muayene raporunun doldurulması ile ilgili açıklamalar kısmında,
ikinci madde: "olayın tarihi, saati, olayın öyküsü ve muayene
edilenin şikayetleri muayeneye gönderilenin kendi ifadesine göre
aynen yazılmalıdır" denmektedir. Yine açıklamalar bölümü dördüncü
maddesinde: Psişik semptomların rapora yazılması gerektiği belirtilmiştir.
Yine cinsel saldırılara yönelik olarak doldurulması gereken Cinsel
Saldırı Muayene Formu da düzenlenmedi. Kısacası Sağlık Bakanlığının
adı geçen genelgesinde yer alan formlara göre düzenlenmesi gereken
adli raporlar düzenlenmedi, psikolojik ve ilgili sistem muayeneleri
yapılmadı.
İlginç olan bir nokta daha var. Bana yapılan işkence ve kötü muamele
için avukatlarım aracılığı ile suç duyurusunda bulundum. İşkence
izlerinin tespiti için Adli Tıp Kurumuna ya da tam teşekküllü bir
hastaneye sevkimi talep ettim. Suç duyurularına soruşturma derinleştirilmeden
iki ayrı takipsizlik kararı verildi. Adli Tıpa sevk isteğim yerine
getirilmedi. İzmir Alman Başkonsolosluğunun başvurusu sonucu hemen
Adli Tıbba sevkim geç de olsa yapıldı. Açılan 3. hazırlık soruşturması
ise 10 aydır devam ediyor.
İşkence bir insanlık suçudur. İşkence ve kötü muameleyi yasaklayan
uluslar arası sözleşmelere Türkiye'de imza atmıştır. İnsan Hakları
Evrensel Bildirgesi'nin 5. maddesi işkenceyi yasaklamıştır. 1984'te,
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu, işkenceye ilişkin bir
sözleşmeyi oybirliği ile kabul etmiştir. Türkiye, Birleşmiş Milletler
ve Avrupa Konseyi'nin kabul ettiği, işkence yasağına ilişkin sözleşmeleri
imzalamıştır. Türkiye'deki yasalara göre de işkence bir suçtur.
TC anayasasının 17. maddesine göre kimseye işkence yapılamaz; kimse
insan onuruyla bağdaşmayan bir cezaya ya da işleme tabi tutulamaz.
YASALARI ÇİĞNEYEN KİM?
Şimdi sormak gerekiyor! Mevcut yasaları çiğneyen, yasadışı uygulamaların
altına imza atan kim? Bana "yasadışı bir örgüte üye" olduğum
suçlaması yöneltiliyor. Öncelikle belirtmek gerekir ki yasaları
uygulamayan, yasadışı işkence metotlarını kullanan polisin kendisidir.
Yasaları uygulamakla yükümlü olan kolluk kuvvetleri yasaları çiğniyorsa,
toplum bireylerinden yasalara uymasını nasıl bekleyebilirler! Topluma
örnek olması bakımından kolluk gücünün öncelikle yasaları uygulaması
gerekmiyor mu? Ama burası Türkiye. Burada her şey olabiliyor!
Yazılı ve görsel medyayı izleyen herkes polisimizin kahramanlıklarını
ekranlarda ve gazete sayfalarında görebilir. Hak arama mücadelesi
yürüten insanları coplayan, üzerlerine biber gazı sıkan yasadışı
uygulamalara imza atan polis değil mi? Son 10 yılda bu ülkede polisin
açtığı ateş sonucu ölen insan sayısı 400'ü bulmuştur. Bu sayıya,
yaralananları, işkencede ölenleri, gözaltında kaybedilenleri ve
sakat kalanları da ekleyin... Nasıl ciddi bir sorunla karşı karşıya
olduğumuz ortaya çıkar.
Yasalar uygulamak için çıkarılır. Kolluk kuvvetleri yasadışı uygulamalara
imza atıyorsa, toplum bireylerinden yasalara uymasını beklemek çifte
standartçı bir uygulamadır.
Hani işkencenin üzerine gidilecekti! Hani işkenceye karşı sıfır
tolerans tanınacaktı! Hani işkence davaları hızlandırılacaktı! Tüm
bu söylenenler palavradır. Bu ülkede işkence sistematik olarak uygulanıyor.
İşkence bir devlet politikasıdır. Bu ülkenin başbakanı, tüm illerin
valilerini Ankara'ya çağırıp, "işkenceyi önleyin!" çağrısı
yapıyorsa ve buna rağmen işkence tüm hızı ile devam ediyorsa, 'işkenceyi
önleyin çağrıları' bir işe yaramamaktadır.
Buraya kadar işkence ve işkence ile ilgili yapılanları anlatmaya
çalıştım. Peki neyle suçlanıyorum? Yargılama nasıl yapılıyor? Biraz
da bunları irdelemek istiyorum.
BİR YARGILAMANIN
ANATOMİSİ ÜZERİNE!
Ben 9 Temmuz 2002 tarihinde gözaltına alındım. 13 Temmuz 2002
tarihinde tutuklanarak F tipi cezaevine konuldum. 21 Ocak 2003 tarihinde
tahliye oldum. Tahliye olunca yurtdışına çıkış yasağı konuldu.
DGM Cumhuriyet Savcısı "Bolşevik Parti- Kuzey Kürdistan/Türkiye"
örgütüne üye olduğum iddiasıyla hakkımda TCK m.168/2'den dava açtı.
Yani hakkımda 15 ile 22,5 yıl arası hapis isteniyordu. Bu arada
DGM Başkanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü'ne bir yazı yazarak, adı
geçen örgüt hakkında bilgi istedi. Gelen cevabi yazıda bu örgütün
1981 yılında kurulduğu ve şimdiye kadar 7 tane kuşlama ve trikleme
eylemi yaptığı belirtiliyordu. Bu kuşlama ve trikleme eyleminin
5 tanesi İzmir Balçova'da yapıldığı söyleniyordu. Diğer iki kuşlama
ise Bursa'da yapılmıştı. Yani 1981'den bu yana adı geçen örgütün
yaptığı eylemler bunlardı.
Daha 1. duruşmada mahkeme heyeti suç vasfının değişebileceğinden
yola çıkarak, ek savunma hakkı verdi. 5. duruşmada sevk maddesi
3713 sayılı yasanın 7/1,2 maddesine dönüştü. Yani adı geçen örgüt
"silahsız terör örgütü' olarak adlandırılıyordu. Hazırlanan
iddianame ve verilen mütalaada, "örgütün amaç ve stratejisini
benimseyen sanıklardan, Mehmet Desde'nin örgüte üye olarak katılarak
örgüt içerisinde Hıdır, Cihan, Sinan, Ahmet ve Cemil kod adlarını
kullandığı" iddiası öne sürülüyordu. Bu suçlamayla ilgili olarak
gösterilen delil ise, kollukta işkence sonucu alınan kimi sanık
ifadeleri gösteriliyordu. Ceza Muhakemeleri Usul Yasası m.254/2'de,
"soruşturma ve kovuşturma organlarının hukuka aykırı şekilde
elde ettikleri ifadeler hükme esas alınamaz." denilmektedir.
Kaldı ki mahkeme önünde verilen ifadelerde hakkımda böyle bir suç
isnadı bulunmamaktadır. Mahkeme önünde alınan ifadelerde, aleyhimde
alınmış olan beyanlar altında imzası olan diğer sanıklar, kolluk
anlatımlarının kendilerine ait olmadığını, işkence sonucu imzalamak
zorunda kaldıklarını ve kolluk ifadelerini reddettiklerini beyan
ettiler. Bunun dışında hakkımda hiçbir delil olmamasına rağmen,
örgüte üye olduğum ve örgüt içerisinde kod adları kullandığım suçlamaları
yöneltildi, yöneltiliyor. Hukuksal açıdan bakıldığında bunları ispatlama
imkanı da yoktur. Fakat ben özel bir mahkemede yargılanıyorum. Bu
özel mahkemenin verdiği kararlar hukuki değil, siyasi kararlardır.
24.7.2003 tarihinde İzmir DGM 6. duruşmada kararını verdi. Karar
şöyle: Sanıklardan Mehmet Desde'nin liderliğinde sanıklar Maksut
Karadağ, Hüseyin Habib Taşkın, Şerafettin Parmak ve Mehmet Bakır'ın
yasadışı örgüt kurdukları sabit olduğundan eylemlerinin uyduğu 3713
sayılı yasanın 7. maddesinin 1. fıkrasının 1. cümlesi gereği sanıkların
şahsi halleri ve sosyal durumları gözetilerek takdiren beşer yıl
ağır hapis cezası ve 4421 sayılı yasa gözetilerek suç tarihi itibarıyla
8.724.163.- 000'er lira ağır para cezası ile cezalandırmalarına,
Sanıkların yargılama aşamasında gözlenen olumlu tutum ve davranışları
yararlarına takdiri indirim nedeni kabul edilerek TCK. 59/2 maddesi
gereğince cezalarından takdiren 1/6 oranında indirim yapılarak neticeten
sanıklar MEHMET DESDE, MAKSUT KARADAĞ, HÜSEYİN HABİB TAŞKIN, ŞERAFETTİN
PARMAK VE MEHMET BAKIR'IN DÖRT YIL İKİŞER AY AĞIR HAPİS VE 7.270.135.000'ER
LİRA AĞIR PARA CEZASI İLE CEZALANDIRMALARINA" karar verildi.
Cumhuriyet Savcısı 5 kişi hakkında 'yasadışı örgüte sair efrat olarak'
katıldıkları için kamu davası açmıştı. Tüm yargılama aşamasında
sanık ve sanık vekilleri bu iddiaya karşı savunma yaptılar. İddia
makamı örgüte üye olmak suçlaması ile ceza talep ediyor. İddianamede
ve mütalaada adı geçen örgütün ne zaman kurulduğu ve kaç kongre
yaptığı belirtilmesine rağmen, mahkeme heyeti yeni bir örgüt kurduğumuz
suçlaması ile karar veriyor. Duruşmalarda getirilen iddia dışında
savunması yapılmayan bir konuda mahkeme karar veriyor. Mahkemenin
açıkladığı gerekçede adı geçen örgütün ne zaman kurulduğu, şimdiye
kadar kaç kongre yaptığı açıklandıktan sonra bir cümle ile 5 kişi
'yasadışı örgüt' kurdukları gerekçesi ile cezalandırılıyor. Bu kararın
hukuki olmadığı, siyasi bir karar olduğu çok açıktır.
Ben terör 'suçlusu' olarak yargılanıyorum. Hangi terör eylemini
yaptım? Kimdir terörist? Terörist kimlere denilir? Öncelikle terörün
ne olduğu, terörist örgütlerden ne anlaşılması gerektiğini belirtmek
gerekir.
Terör, kavram olarak, Türkçe'deki karşılığı ile "korkutma,
yıldırma" ve tedhiş anlamına gelmektedir. Ancak bu korkutma,
yıldırma ve tedhiş, yoğunluk olarak oldukça büyük çaplı ve birey
ya da bireylerin ruhsal yapılarını birden bire kaplayan korku durumunu
ve şiddet halini ifade etmektedir.
Terör, tanım olarak insanları yıldırmak, sindirmek yoluyla onlara
belli düşünce ve davranışları benimsetmek için zor kullanma ya da
tehdit etme eylemidir.
Terörün en önemli özelliklerinden biri hedefini rasgele seçmesidir.
Terör kelimesi Latince'den gelmektedir. Kelime anlamı "korkudan
titreme" veya "titremeye sebep olma"dır. Terör kavramının
Türkçe'deki karşılığı 'yıldırma, korkutmadır.' 'Terör' ve 'tedhiş'
kelimeleri aynı anlama gelmektedir.
Büyük Larousse sözlük ve ansiklopedisinde terör; "Bir gücü,
bir iktidarı zorla kabul ettirmek amacıyla sistemli bir biçimde
şiddet kullanma, yıldırma, tedhiş" olarak; terörizm ise; "bireylerin
ya da azınlıkların şiddete dayanan ve kişilere mallara ya da kurumlara
yönelik siyasal eylem, bu şiddet eylemlerinin tümü" olarak
tanımlanmaktadır.
Terör, büyük çaplı korku veren ve bireylerde yılgınlık yaratan bir
eylem durumunu ifade ederken, terörizm, siyasal amaçlar için mevcut
durumu yasadışı yollardan değiştirmek amacıyla örgütlü, sistemli
ve sürekli terör eylemlerini kullanmayı bir yöntem olarak benimseme
durumudur.
Yukarıdaki tanımlardan da anlaşıldığı gibi terör kavramının içinde
şiddet ve dehşet halleri söz konusu olmaktadır. Terör olgusunun
ayrılmaz parçası şiddettir. Terör dehşet ve korkuyu ifade etmektedir.
Şiddetsiz terör olmaz, yani terörde şiddet unsuru mutlaka vardır.
Terörizm; siyasi hedeflere ulaşmak için, tahripkâr silahlarla donanmış
olarak gelişmiş taktikler kullanan, insanlığı hakir gören, ahlaki
hiçbir temeli bulunmayan, siyasi hedeflere ulaşmak için insan hayatını
hiçe sayan, masum insanları hedef alan ve hiçbir savaş kuralı tanımayan,
geleneksel politik suçlardan farklı, metodik, örgütlü, sistematik,
öldürme, kaçırma, korkutma ve tahrip eylemleridir.
6. uyum paketi çerçevesinde 3713 sayılı yasanın 1. maddesi ile ilgili
yapılan değişikliğe göre terör tanımı şöyle yapılmaktadır:
"Terör, cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma,
sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen
Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik
düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü
bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek,
Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek,
temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini,
kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup
kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden
eylemlerdir."
Görüldüğü gibi yukarıda yapılan tanımlarla 3713 sayılı yasanın değiştirilen
1. maddesinde yapılan tanım birbirini tamamlamaktadır. Bir eylemin
terör olarak değerlendirilmesi için "cebir ve şiddet kullanılarak
gerçekleştirilmesi ve suç teşkil etmesi" gerekir. Baskı, korkutma,
sindirme veya tehdidin, terör suçunu oluşturabilmesi için ancak
cebir ve şiddet kullanılması halinde terör suçu oluşmuş sayılabilir.
Terör, korkunun yayılmasına neden olur. Eğer herhangi birisini hedef
alması için özel bir neden yoksa hiç kimse güvenlikte olmayacaktır.
Potansiyel hedef kendisini korumak için hiçbir şey yapamaz. Çünkü
terörist kendi kurallarına göre yargılar ve kendi seçtiği yer ve
zamanda harekete geçer. Bu da siyasal terör eylemlerinin önceden
tahmin edilemeyeceğini ve keyfiliğini ortaya koyar. Terörün bütün
biçimleri için geçerli olan diğer özellikleri ise acımasız, tahrip
edici ve ahlak dışı olmasıdır.
Ortada şahsımda işlenen, mevcut kanunlara göre dahi suç olmayacak
iddiayla karşı karşıyayım. Ortada ne "silahlı terör",
ne "terör" yokken, böyle bir örgütle bağlantım yokken,
"terörist" suçlamasıyla suçlanıyorum. Bu uygulama anti
demokratiktir.
Yurtdışına çıkamıyorum. Bu da ikinci bir cezalandırma sistemidir.
Yaşadığım bu sorunlar sonucu yurtdışındaki işimi kaybettim. Maddi
ve manevi olarak mağdur duruma düşürüldüm. Ben bu ülkede işlemediğim
'suçlar' için işkence gördüm. Yazılı ve görsel medyada 'suçlu' olarak
teşhir edildim. İşlemediğim 'suçlar' için tutuklanıp hapishaneye
konuldum. İnsan olarak en temel haklarım kaba bir şekilde çiğnendi.
Bu uygulamanın insan hakları ve demokratik hukuk devleti ile bağdaşır
bir yanı yoktur.
Bana yapılan tüm bu haksızlıkların nedeni nedir? Bu soruya cevap
veremiyorum. Normal bir hukuk devletinde delillerden yola çıkılarak
sanığa ulaşılır. Benim somutumda ise, işkence sonucu alınan kimi
ifadeler temel alınarak ve kanaata varılarak yargılandım ve 4 yıl
2 ay hapis cezasına çarptırıldım. Şimdi dosya Yargıtay'a gidiyor.
Bu aşamanın ne kadar süreceği belli değildir. Diğer yandan yurtdışına
çıkış yasağım devam ediyor. Uğradığım bu haksızlıkların insan hakları
ile açıklanacak bir yönü yoktur. Ama burası Türkiye.. Burada herşey
olabiliyor.
