AKP'nin ampulü
kimin için yanıyor?

AKP'nin ampülü...

AKP HÜKÜMETİ BİRİNCİ YILINDA... AKP KURMAYLARI BİRİNCİ YILIN DEĞERLENDİRMESİNDE TÜRKİYE'Yİ AYDINLATTIKLARINI SÖYLÜYORLAR. OYSA GERÇEKLER BAŞKA KONUŞUYOR! AKP HÜKÜMETİ DE KENDİNDEN ÖNCEKİ HÜKÜMETLER GİBİ İŞÇİNİN, KÖYLÜNÜN, EMEKÇİNİN DÜŞMANI BİR HÜKÜMET! AKP HÜKÜMETİ SERMAYENİN HÜKÜMETİDİR; EMPERYALİZMİN İŞBİRLİKÇİSİ BİR HÜKÜMETTİR!

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) seçimler öncesinde yaptığı propagandada kitlelerin umut arayışlarını çok iyi değerlendirmiş, "yeni" bir parti olarak "yenilikçi" bir söylemle (kullanılan ve geçerli oy bazında) seçmenin yaklaşık % 35 oyunu almış, tek başına hükümet kurmaya hak kazanmıştı.
3 Kasım 2002 tarihinde yapılan seçimlerden sonra kurulan birinci AKP hükümetinin kuruluşunun üzerinden bir yıl geçti. Önce Abdullah Gül başkanlığında birinci AKP hükümeti kuruldu. Recep Tayyip Erdoğan'ın Siirt milletvekili seçilmesiyle bu hükümet yerini Recep Tayyip Erdoğan başbakanlığındaki ikinci AKP hükümetine bıraktı. Ama bir bütün olarak her iki hükümet de siyasi islamın bir hükümeti olarak işbaşında...
Bu bir yıllık süreç sonunda hükümet kanadının sözcüleri, bir yıllık hükümet pratiğinin arkasından kendilerinin ne denli başarılı olduklarını anlatıyorlar... "Ülkeyi karanlıktan aydınlığa taşıdıklarından", "haramilerden hesap sorduklarından", "yetim hakkını yedirmeye son verdiklerinden" dem vuruyor; "Türkiye'yi örnek ülke haline getirdiklerini" söylüyorlar. Oysa AKP hükümetinin bir yıllık pratiği başka şeyler söylüyor:
Geçen bir yıllık süreçte yaşananlar AKP hükümetinin de işçilere, köylülere, emekçilere düşman sermayenin bir hükümeti olduğunu, emperyalizmin işbirlikçisi bir hükümet olduğunu, Türk hakim sınıfların yayılmacı siyasetinin sürdürücüsü bir hükümet olduğunu göstermiştir.

AKP hükümeti
işçilere, emekçilere
saldırının hükümetidir!

İşbaşındaki hükümetin, kendinden önceki diğer hükümetlerden farklı olmadığı geçtiğimiz bir yıl içinde yaşananlarla gayet açık bir şekilde ortaya çıkmıştır: IMF politikalarının aynen sürdürücüsü olan AKP hükümeti sermayenin çıkarları ve istekleri doğrultusunda bir dizi karar alıp uygularken, yasalar çıkarıp sermaye sahiplerini ihya ederken; diğer yandan kendinden önceki diğer hükümetlerden farklı davranmayarak işçilere ve emekçilere ücret zammı gündeme geldiğinde "kaynak yetersizliği", düşük gösterilen "enflasyon oranında zam", "istikrarın korunması" vs. gibi gerekçelerle emekçilerin haklarını gaspetmektedir. Hükümet yetkililerinin söylediği gibi "AKP hükümeti işçileri ve emekçileri açlığın koynundan çekip çıkaran bir hükümet" değil, emekçileri açlığın ve yoksulluğun kucağına daha fazla iten bir hükümettir.
AKP hükümeti işçilere yüzde sıfır zamları bile telaffuz edecek kadar azgın işçi düşmanı bir hükümettir; Uzlaşma Kurulu'nun kararlarına rağmen memurlara yüzde 13.8 gibi düşük bir zamla esasen memurların cebinden çalan bir hükümetdir!
Tüm bunları yaparken AKP hükümeti belli bir sahtekârlığa da başvurmaktadır. Sıkı bir biçimde IMF politikalarının uygulanmasıyla ekonomide kısmi bir düzelme sağlanmış ve bu çerçevede enflasyonda da belirli ölçüde bir düşüş gerçekleşmiştir. Fakat, bu düzelme kesinlikle AKP'nin göstermeye çalıştığı ölçülerde değildir. Ve dolayısıyla hükümet yetkililerinin "verilen ücret artışları enflasyonun üzerindedir!" şeklindeki açıklamaları düpedüz yalandır.
Açık olan bir şey vardır: Tüm diğer hükümetler döneminde olduğu gibi AKP hükümeti döneminde de enflasyon düşük gösterilmeye çalışılmaktadır. Bu yalan işçilere emekçilere verilecek düşük ücretin gerekçesi olmakta, "enflasyon oranında ya da enflasyon oranının üzerinde bir ücret zammı yapıldığı", "işçilerin, memurların mağdur edilmediği" yalanının kılıfı olmaktadır.
Kimi geçici vergiler bu hükümet tarafından sürekli hale getirilmiştir. Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, 1999 Marmara depreminin ardından koyulan Özel İşlem ve Özel İletişim vergilerini kalıcı hale getirmek için düzenleme yapacaklarını bildirmiştir. Yeni vergilerin de gündemde olduğu bilgisi basına yansımaktadır.
İşçilerin, emekçilerin mutlak yoksullaşması AKP hükümeti döneminde de sürmüştür. Gerçek ücretler düşmüş, devletin verdiği tüm istatistik yalanlarının tersine tüketim mallarının fiyatlarındaki artış sürmüştür.
Türk-İş Araştırma Merkezi tarafından her ay düzenli olarak yapılan "gıda harcaması" çalışmasının sonucuna göre; son oniki ay itibariyle gıda fiyatlarındaki artış oranı yüzde 28,0 olarak hesaplanmıştır. Araştırmaya göre Ekim ayı (2003) itibariyle yoksulluk sınırı 1 milyar 371 milyon 994 bin liradır. Sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmek için tüketilmesi gereken "temel gıda maddelerinden" hareketle hesaplanan ve dört kişilik bir ailenin gıda için yapması gereken harcama tutarı (bir anlamda açlık sınırı) Ekim ayı itibariyle 451 milyon 386 bin liradır.
Oysa işçilerin büyük bir bölümü halen geçerli 226 milyon lira asgari ücret düzeyinde ve bunun gerisinde bir gelir elde etmektedir. Mutfak harcamasını bile karşılamaya yetmeyen bu ücretle işçi ailesinin kira, ulaşım, okul giderleri, yakacak, giyecek ve diğer temel ihtiyaçlarını karşılaması mümkün değildir.
Ama ne gam! AKP hükümeti tüm bu verileri es geçmekte ve "aydınlık bir Türkiye'yi yarattıkları" yalanını yinelemektedir. Evet, AKP'nin ampulü bir ışık saçmaktadır ama o ışık sermaye çevrelerini aydınlatmaktadır; işçileri, emekçileri değil!
AKP kurmayları "kendi iktidarları döneminde Türkiye'de ekonomide önemli bir büyümenin sağlandığını"; "dünyanın sayılı ekonomileri gerileme gösterirken bu büyümenin çok önemli bir başarı olduğunu" da söylüyorlar.
Evet, yapılan hesaplamalara, ortaya konulan rakamlara göre ortada bir büyüme vardır. Fakat bu büyüme geçen yıllardaki ekonominin derinleşen krizle dibe vurması, "yüzde 9.4'lere varan" bir küçülmenin gerçekleşmesi gibi olgular "unutularak" yapılırsa bir anlam taşımazlar. Bugün verilen rakamlar dibe vurmuş kriz ekonomisinin göstergelerine/rakamlarına göre bir büyümedir. Burada da emekçiler açısından önemli olan ekonomideki bu büyümenin işçilere, emekçilere ne getirdiğidir.
Ekonomik büyümenin pazarın canlanmasını, tüketimin artmasını, işsizliğin geriye çekilmesini vs. beraberinde getirmesi gerekir. Ama Türkiye'de öyle olmuyor: Türkiye'de ekonomi büyüdükçe yoksulluk artıyor. Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) verilerine göre yüzde 5 büyüme sağlanacak 2003 yılında Türkiye'de kişi başına düşen gelir 3 bin 281 dolar olarak hesaplanıyor. Bunun karşısında ama başka rakamlar başka şeyler anlatıyor: DPT verilerine göre asgari ücret (dolar bazında) 144 dolar; işçi emeklisi maaşı 211 dolar... Bu rakamlar, geçen yıllara göre gerçek ücret bazında işçi ve emekçilerin durumunun daha da kötüleştiğini, gelir dağılımındaki adaletsizliğin derinleştiğini ortaya koyuyor.
Ekonomideki büyümenin bir canlanmaya yolaçması, yeni istihdam alanlarının yaratılmasını beraberinde getirmesi gerekir. Ama Türkiye'de böyle olmuyor: AKP hükümeti döneminde de işsizliğin ortadan kaldırılması bir yana, IMF politikaları temelinde sürdürülen taşeronlaştırma, özelleştirme gibi uygulamalarla kapı önüne konulan işçi sayısında artış kaydedilmiştir.
2000 yılında resmi verilere göre yüzde 6.6 olan işsizlik krizin derinleştiği, ekonomide yüzde 9.4 küçülmenin yaşandığı 2001 yılında yüzde 8.5'e ulaşmıştı. 2002 yılında "ekonomide büyüme" yaşandı, bu büyüme bu yıl da sürdü. Ama büyümeye paralel olarak düşmesi beklenen işsizlik oranı 2002'de yüzde 10.6'ya, 2003'te yüzde 15'e yükseldi. Part-time gibi her an işsiz kalabileceklerle bu rakam yüzde 16'ya çıkıyor. İşsizliğin özellikle eğitimli gençler arasında yaygın olduğunu; her dört eğitimli gençten birinin iş bulamadığını; kentlerde açık işsizlik oranının yüzde 21'lerde olduğunu veriler ortaya koyuyor. (Veriler için: Birleşik Metal-İş Sendikası Yayın Organı, sayı 5) Kimi veriler ise işsizliğin son bir yılda iki katına çıktığını söylüyor.
AKP hükümetinin işçilere, emekçilere saldırısı bunlarla sınırlı da değildir. Bu hükümet döneminde çıkarılan yeni İş Yasası ile işçi sınıfının kazanılmış bir dizi hakkı elinden alınmış, işçi sınıfının ücretli köle durumuna yeni halkalar eklenmiştir. Örneğin "esnekleşme" adı altında işçilerin çalışma saatlerinin tamamen patronların ihtiyaçlarına göre ayarlanması sözkonusudur, dahası işçilerin patronlar tarafından birbirine kiralanması mümkün hale getirilmiştir.

AKP reformların değil,
görüntüyü kurtarmanın
hükümetidir!

Ordu önderliğinde bürokrat burjuvazinin iktidar erkini elinde tuttuğu bir Türkiye'de siyasal islamın bir hükümeti olarak AKP hükümetinin işbaşına gelmesi iktidar mücadelesini kızıştırmıştır. AKP hükümetinin mevcut statükocu yapıyı çözmesi temelinde siyasal islamı gerçek anlamda iktidara taşıması için değişime ihtiyacı vardır. AKP hükümetinin bu değişim ihtiyacı Türkiye'deki liberal burjuvazinin değişim talebi ile örtüşmüştür, liberal burjuvazi bu noktada AKP hükümetinin destekçisi pozisyonundadır. Yine Avrupa Birliği kapısında tarih almak için bekleyen ve kriterlere uyum sağlama ev ödevi olan Türkiye'nin de değişime ihtiyacı vardır. İktidar çatışmasının diğer yanında bulunan sözde laik kemalist kesim kendi iktidarını sarsacak bir değişimden yana değildir.
Bu tablo gereği AKP hükümeti daha ilk günden itibaren "değişimin hükümeti" pozisyonunu kendisine yakıştırmış, "demokrasinin savunuculuğunu" üzerlenmiştir. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın "hükümet olduk ama iktidar olamadık" şeklinde ortaya koyduğu durumu değiştirmek ve "iktidar olmak" için statükoyu çözme amacıyla AKP hükümeti bir dizi reform çalışmasına girmiştir. Kamu yönetiminden eğitime kadar bir dizi alanda reform çalışmaları yapılmaktadır. Ancak yapılan bu reform çalışmaları temel olarak iktidarı ele geçirmenin temel aracı olarak düşünüldüğünden ve karşı tarafın iktidarını kaybetmemesi için direnişle karşılaştığından toplumda yansımasını bulmamakta, çalışmalar kağıt üzerinde kalmaktadır. Bunun en güzel örneklerini paket paket çıkarılan uyum yasalarında gördük.
AKP hükümeti kağıt üzerinde AB'ye giriş için gerekli koşulları yerine getirmek, Kopenhag kriterlerine uyum sağlamak adına bir dizi düzenlemelere girmiş, bugüne kadar yedi uyum paketi çıkarmıştır. Bu paketlerde bir dizi şey yasal planda "düzeltilmiştir!" Ortaya konulan paketlere rağmen izlenen pratik nedir? İzlenen pratik eskinin sürdürülmesidir; çıkarılan yasaların kağıt üzerinde kalmasıdır. Bunun en önemli nedenlerinden birisi yukarıda da değindiğimiz gibi bürokrasinin engellemesidir. Ama buradan AKP hükümetinin demokrasiyi tabana yayma, insan hak ve özgürlüklerini gerçek anlamda savunduğu sonucu çıkarılmamalıdır. Hayır, değişim ve reform ihtiyacını öncelikle kendisi için isteyen AKP hükümetinin geniş işçi ve emekçi yığınları için hak ve özgürlükler bağlamında kendisinden önceki hükümetlerden farklı davranmadığı açıktır.
Paket paket ortaya konulan değişikliklere rağmen bugünkü pratik hak ihlallerinin, işkencenin sürdüğünü göstermektedir; dün olduğu gibi bugün de düşüncenin ifadesi zor ve baskı ile engellenmektedir. Demokrasiden çokça dem vuran AKP hükümetinin işçilere, emekçilere yönelik saldırılarını protesto etmek, en basitinden bir basın açıklaması yapmak bile polisin/jandarmanın baskısı ile karşılaşabilmektedir. Daha geçtiğimiz günlerde YÖK'ü protesto eylemi düzenleyen üniversiteli gençliğin üzerine polisi kudurmuşçasına saldırtan bu hükümetti! Daha dün sağlık emekçilerinin eylemleri karşısında kürsüden sağlık emekçilerinin eylemlerine tahammülsüzlüğünü kusan bu hükümetin/devletin başbakanının ta kendisi idi! AKP hükümetinin insan hak ve özgürlüklerine saldırdığının örneklerini daha da çoğaltmak mümkün.
Ulusal soruna yaklaşım bağıntısında da bu hükümet kendinden önceki hükümetlerden farklı değil! Bu hükümet döneminde de hak ve özgürlüklerin yok sayılması, devletin kolluk güçlerinin terörünün sürmesi, isim yasağı, anadilde eğitim hakkını tanımak bir yana Kürtçe dilinin özel dershanelerde öğretilmesinin önüne yer yer komediye kaçan bahaneler ileri sürülerek setler çekilmesi vb. vb. bu alanda AKP hükümetinin kendinden öncekilerden farklı olmadığının göstergeleridir.

AKP hükümeti
hortumculuğa değil,
hakim sınıfların
belirli bir kesiminin
hortumculuğuna
karşıdır!

4 Kasım'da Meclis grubunda bir yılın değerlendirmesini yapan Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, "Türkiye'de yetimin hakkını yiyenlerden, soygunculardan, haramilerden hesap sorduklarını", "hiç dokunulamaz denenlere nasıl dokunulduğunu", "tarihin en büyük banka soygununun kendileri sayesinde ortaya çıktığını" söyledi.
Gül'ün, tarihin en büyük banka soygunu ile İmar Bankası soygununu kasdettiği gayet açıktı. Gerçekten de AKP hükümeti Uzan grubuna yönelik olarak başlattığı "bitirme" operasyonu çerçevesinde İmar Bankası'nın hortumlanmasını da ortaya çıkarmış bir hükümetti. Ama ne için? Gerçekte AKP hükümeti "yetimin hakkının hesabını sormaktan yana olduğu için" mi Uzanlara savaş açmıştır? AKP hükümeti "haramilere karşı olduğu için" mi İmar Bankası'ndaki yolsuzluğu, hortumu günışığına çıkarmıştır?
Ne biri, ne diğeri... Bu ülkede hükümetlerin görevlerinden birisi işçilerin, emekçilerin alın terlerinden alınan vergileri, yoksullara yüklenen dış borçları çeşitli yollarla büyük sermaye sahiplerinin kasalarına aktarmaktır. Bu noktada hükümette olan partinin, öncelikle kendi yandaşlarına yağma olanağı tanıdığı, onların çıkarlarını gözettiği bu ülkenin değişmez gerçeklerinden birisidir. Çeşitli sermaye grupları arasında çıkan çatışmalarda ise hangi sermaye grubu hükümete yakınsa / destekliyorsa / yandaşıysa, bunun karşılığında hükümetten karşı sermaye grubunun üzerine saldırmasını, mümkün olduğu ölçüde karşı sermaye grubunu yıpratmasını ve talandan büyük payı kendisinin kapması için alan açmasını talep eder, bekler. Bu noktada bir başka dümen, hükümet partisinin rakip siyasi gücü, onun finansörünü safdışı bırakma çabasıdır. Bu alanda yürüyen savaş tekel grupları arasında ayakta kalmanın, iktidar olma ve iktidarın nimetlerinden daha fazla yararlanmanın, daha fazla kazanmanın savaşıdır. Sermaye grupları arasında bu yönlü savaş çoğunlukla işçilere, emekçilere, Gül'ün -ve AKP'nin söyleminde dile getirdiği gibi- "yetim hakkının koruyucusu olmak", "yolsuzlukların karşısında bulunmak", "haramiliğe karşı olmak" şeklinde yansıtılır; kendilerinin sütten çıkmış ak kaşık oldukları yalanı ile kitlelerin sistemi sorgulaması engellenir. Gerçekte sorgulanması gereken sistemdir. Uzanları da, Aydın Doğanları da, Karamehmetleri de, Koçları da, Sabancıları da yaratan sistemdir. Ve bu sistem sürdüğü sürece sermaye gruplarının hırsızlığı, talanı, hortumu da sürecektir. Hata sistemde değildir; hata sistemin kendisidir!
Bugün AKP hükümetinin Uzan grubuna saldırısı bu çerçevede bir saldırıdır. Dahası Uzan grubunun elinde Genç Parti gibi (ki ilk kez katıldığı seçimlerde barajı geçmese de hatırı sayılır bir oy almış bir partidir!) bir araç vardır ve bu partinin yaşaması uzun vadede siyasi rekabette AKP açısından istenen bir durum değildir. Hesap açıktır: Belirli bir ekonomik ve siyasi gücü elinde bulunduran Uzan grubunu cezalandırmak!
AKP'nin bu amacı Uzanların girdiği alanları eline geçirmek isteyen bir başka sermaye grubunun -Doğan Grubunun- çıkarlarıyla paralellik göstermektedir. Doğan Grubu Uzanların cezalandırılması, bu sermaye grubunun mümkün olduğunca etkisizleştirilmesi sonrasında onun alanlarına girerek kazanacaktır, AKP ise Genç Parti gibi bir rakibinden kurtulacaktır. AKP hükümeti sermayenin bu iki grubunun çelişkisinden yararlanma yoluna gitmiştir. AKP hükümeti ile "laik" cumhuriyetin savunucusu görüntüsündeki Doğan Grubunun Uzanları cezalandırma konusundaki bu amaç birliği sonucunda Uzanlara yönelik saldırılar, yaptırımlar sürmektedir.
Hortumculuğa karşı olma adına AKP hükümetinin yaptığı budur. Bu hortumculuğa karşı çıkmak değil, daha fazla hortumlamak için çıkarlarını korudukları, ya da çıkarları çakışan tekel gruplarına alan açma çabasıdır; bir siyasi rakibi tasfiye çabasıdır. Yapılan işler ne AKP'yi ak parti yapar ne de AKP hükümetinin nimetlerinden yararlanan sermaye gruplarının aynı yolun başka yolcuları oldukları gerçeğini ortadan kaldırır.

AKP hükümeti ile
"laik-dinci" çatışması
alevlenmiştir!

Türkiye'de iktidar çatışması AKP hükümetinin kuruluşu ile kızışmıştır. Çatışmanın bir tarafında siyasal islamın içinden doğmuş bir parti olan, seçimlerde hatırı sayılır bir seçmen desteğine sahip olarak tek başına hükümeti kurmuş olan, mecliste anayasayı de ğiştirebilecek güce sahip olan AKP var. Seçilmişliğin verdiği tüm avantajlara sahip olan AKP hükümeti ama anda iktidar değil. AKP hükümeti, üzerlenmiş olduğu siyasi misyonunu yerine getirmek ve gerçek anlamda iktidar olmak için iktidarın gerçek sahiplerine karşı mücadele yürütmek, mevcut statükoya karşı çıkmak zorunda. Bunun için reformist değişimin, "demokrasinin" öncülüğüne soyunmuş durumda...
İktidar çatışmasının öteki ucunda anda iktidarın gerçek sahibi olan, laikliğin sözde savunucusu kemalist kesim var. Ordu merkezli bu bürokrat burjuvazi Kemalizm ideolojisi temelinde 80 yıllık cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye'de iktidarı elinde bulunduruyor. AKP hükümetinin "laik"-kemalist kesimin iktidarını tehdit etmesi, bu yöndeki tasfiye çabaları karşısında bu kesim iktidarını korumak için direniyor.
İktidar mücadelesini uzun vadeye yaymak isteyen AKP hükümeti gayet temkinli hareket ediyor. Doğrudan çatışmaya girmekten uzak bir tavır sergiliyor, yerleşik iktidarın duyarlı olduğu konularda neyi, nereye kadar değiştirebileceğinin hesabını test ediyor, yapabileceğini gördüğü noktada kimi şeyleri gerçekleştiriyor (en azından yasa değişiklikleri temelinde), andaki iktidarın sert tepki gösterdiği konularda ise geriye çekilmeyi, yer yer tavizler vererek uzlaşmayı, beklemeyi yeğliyor. Aceleci değiller. Hesapları zamanın kendi lehlerine işlemesi üzerine kurulu.
İktidarı anda elinde bulunduran "laik" kemalist kesim AKP hükümeti kendi çizdiği sınırları aşmadığı sürece rahat davranmaya çalışıyor. Herhangi bir gerginlik olduğunda çeşitli organlar üzerinden AKP hükümetine kırmızı çizgiler gösteriliyor, hükümetin "ayağını denk alması" gerektiğini bir çeşit hissettiriyor. Yine geniş bir kitle desteğine sahip olmayan anda iktidarın bu sahipleri kitle tabanını genişletmek istiyor; kemalist cepheyi genişletmeye uğraşıyor, çeşitli kesimlerle açık işbirliği yapıyor, YÖK yönetimine olduğu gibi kemalist kurum ve kuruluşlara açık destek veriyor...
Türban konusu, Kamu Yönetimi Reformu Taslağı, YÖK Yasası, TÜBİTAK örneğinde olduğu gibi kadrolaşma politikası vs. vs. anda iktidar çatışmasının görünen kimi örnekleri.
"Laik" kemalist kesim ile AKP hükümeti arasındaki iktidar dalaşı bugün Türkiye'de siyaseti belirliyor. Esas olarak iktidar mücadelesi hakim sınıfların bir sorunu olmasına rağmen siyasi gündemin merkezine oturmuş durumda. Yürüyen çatışma hakim sınıfların kendi aralarında sürdürdükleri bir çatışma...
Yoksul yaşantılarını; işsizliği, açlığı, hak ve özgürlüklerin kazanılmasını... vb. vb. gündeme oturtması gereken geniş işçi ve emekçi yığınlar ise anda hakim sınıflar arasında yürüyen iktidar çatışmasının peşine takılma durumunda; iktidar mücadelesi yürüten kesimlerden birisinin tarafı olma konumunda!
Kısaca Türkiye'de "fillerin iktidar için tepiştiği" ama arada çimenlerin ezildiği bir durum yaşanıyor. Bu durumun değişmesi gerekmektedir!

Ne dinci faşizm,
ne kemalist diktatörlük!
Umut isyanda, kurtuluş
devrimde, sosyalizmde!

Geniş yoksul yığınların hakim sınıfların çeşitli kesimleri arasında yürüyen iktidar dalaşının kuyruğuna takılmasında bir çıkarı yoktur. Hakim sınıfların iktidar dalaşının siyasetin merkezine oturtulmasından, geniş yoksul yığınların bu gündem temelinde saflaşmasından... kazanacakları birşey yoktur. İşçi ve emekçilerin tüm egemenlere karşı verecekleri kendi sınıf mücadeleleri vardır. Bu mücadeleyi yükseltme görevleri vardır! Kendi gündemlerini siyaset gündeminin merkezine koyma görevleri vardır.
Hakim sınıfların iktidar mücadelesinin karşısına işçi ve emekçilerin koyacakları siyasi iktidar hedefleri vardır: İşçilerin-köylülerin iktidarı! Sosyalizmin önündeki engelleri temizleyecek halk demokrasisi!
Geniş işçi, emekçi yığınlarına çağrımız, işçilerin-köylülerin kendi iktidarı için, halk demokrasisi için mücadeleyi yükseltme çağrısıdır!

17 Kasım 2003

 

AKP hükümeti emperyalizmin işbirlikçisi bir hükümettir!
Yayılmacı Türk hakim sınıfları siyasetinin sürdürücüsü bir hükümettir!

AKP hükümeti kurduktan sonra IMF politikalarının sürdürücüsü olacaklarını açıklamıştı. Aradan geçen bir yıllık süreçte de AKP hükümeti buna uygun davranmış, işçilerin, emekçilerin düşmanlığı üzerine, onların daha da yoksullaşması üzerine kurulu olan IMF programlarını uygulamıştır. Bu yaklaşımı ve pratiğiyle AKP hükümeti hakim sınıfların çıkarlarının savunulmasında üzerine düşen görevleri yerine getirmiş, geçen bir yılın sonunda IMF, Dünya Bankası gibi emperyalist kurum ve kuruluşlardan; hakim sınıflardan iyi not almıştır. IMF yetkilileri Türkiye'deki politikanın "planlandığı gibi uygulandığı", "hedeflerin tutturulduğu" yönünde açıklamalarla bunu onaylamakta, memnuniyetlerini belirtmektedirler.
AKP hükümeti ABD'nin Irak'taki Saddam rejimine yönelik harekete geçme yönünde tavır belirlediği bir dönemde Türk hakim sınıflarının çiçeği burnunda bir hükümeti idi. Bu konuda da AKP hükümeti ABD emperyalizminin işbirlikçiliği görevini yerine getirmede üzerine düşen görevleri esasta yerine getirmiştir.
Irak'taki Saddam rejimine yönelik saldırıya hazırlandığı günlerde ABD "dost ve müttefiki" Türkiye'den Irak'a kuzeyden cephe açılmasını talep etti. AKP hükümeti ABD'nin bu talebine esasta olumlu yanıt verdi. Türk hakim sınıflarının AKP hükümeti de Irak'ta Saddam rejiminin yıkılması sonucu ortaya çıkacak durumdan faydalanabilecek, pastadan pay alabilecekti. Bu yüzden Irak'a asker göndermeyi istiyorlardı. ABD ile sürdürülen görüşmelerde asker göndermenin karşılığı olarak belirli bir kredi miktarında da anlaşma sağlandı. Ancak iş bununla bitmiyordu. Hükümetin Irak'a asker göndermesi için meclis tezkeresi gerekiyordu. Bunun için hazırlanan hükümet tezkeresi yapılan hesap hatası sonucu AKP yönetiminin çabalarına rağmen mecliste reddedildi. Bunda AKP tabanının da dahil olduğu geniş bir kesimin (o dönem yapılan kimi anketlere göre yüzde 72!) karşı çıkışı tezkerenin reddedilmesinde bir rol oynamıştı.
Tezkerenin çıkmamış olması, ABD-İngiliz emperyalizmi önderliğindeki koalisyonun içinde doğrudan askeri güç olarak yer alınmasını engellemişti ama bu durum AKP hükümetinin herhangi bir yasal dayanak olmaksızın ABD'ye yardımını esirgemedi: ABD askerlerine Irak sınırına yakın bölgelerde çeşitli alanları tahsis etti, asker ve mühimmatın Irak'a sevkiyatı için gerekli yardımları sağladı, limanları açtı, demiryollarını tahsis etti vs. vb. Bu AKP hükümetinin ABD emperyalizmi ile Irak konusunda işbirliğinin açık göstergelerinden birisini oluşturuyordu.
Tezkerenin çıkmaması Türk devleti ile ABD arasındaki ilişkilerde belirli bir kırılmaya yolaçsa da ABD emperyalizmi ile ilişkiler kopmadı.
Bu arada Türk hakim sınıfları Irak'ta Türkmenler üzerinden yayılmacı bir politika izlemenin yollarına da bakıyordu. Musul, Kerkük üzerinde hak iddiaları yine bu dönemde daha yüksek sesle dillendirilmeye başlandı. AKP hükümeti bu dönemde "Türkiye'nin çıkarları" adına yayılmacı Türk siyasetinin sürdürücüsü olduğunu ortaya koyan bir siyaset izledi.
Saddam rejiminin yıkılması sonrasında Güney Kürdistan'da KDP-KYB gibi örgütlerin federal sistemde güçlenmesini engelleme, bunun yanında Türkmenler üzerinden Irak'ta kurtlar sofrasına oturma temelindeki Türk hakim sınıfların siyaseti ortaya konulmaya başlandı. Ancak bu ABD tarafından istenilen birşey değildi ve bu yüzden Saddam döneminde Güney Kürdistan'a yerleştirilmiş bir bölüm Türk askerinin başına geçirilen çuval Türk-ABD ilişkilerinin bir süreliğine gerginleşmesine yol açtı. Ancak ABD'nin ve Türk devletinin bölgede ortak çıkarları bu olayı çabuk unutturdu. ABD Türk askerine ihtiyaç duyuyordu. Çünkü ABD ve İngiltere önderliğindeki koalisyon Irak'ta Saddam rejimini yıkmış, kendi denetimlerinde bir sivil geçici konsey oluşturmuşlardı ama koalisyon güçlerine yönelik saldırıları engelleyemiyorlardı. Hemen her gün gerçekleşen saldırılarda koalisyon güçlerinin kayıplar vermesi, Irak'ta işgal karşıtı direnişin yükselmesi ABD ve İngiliz kamuoyunda bu devletlerin yönetimlerine verilen desteğin azalmasını beraberinde getiriyordu. Bu gelişmeler emperyalist koalisyon güçlerini yeni arayışlara itti. Koalisyon güçleri bir yandan Birleşmiş Milletler çatısı altında kimi tavizlerle işgale destek verecek yeni güçler ararken, diğer yandan Türk askerinin Irak'ın belirli bölgelerinde konuşlandırılmasını Türk devletinden talep ettiler.
AKP hükümeti ABD'nin bu talebine olumlu yanıt verdi. ABD ile yapılan pazarlıklar sonucu Türk askerinin ABD askerinin yerine ölmesinin karşılığı olarak 8,5 milyar dolarlık kredi üzerinde anlaşıldı. Ayrıca Türk hakim sınıfları Güney Kürdistan'da bulunan KADEK güçlerinin tasfiyesini talep ediyorlardı. Bu talep ABD tarafından kabul edildi.
Uzlaşma sonucunda iş asker göndermeye gelmişti. Türk hakim sınıfları asker gönderme konusunda yine tezkereye ihtiyaç duyuyorlardı. İkinci tezkere oylaması bu anlaşma üzerine gündeme geldi. Ve Mart 2003 tarihinde reddedilen tezkere 7 Ekim 2003 tarihinde mecliste kabul edildi. Hükümet açıkça işgal ortaklığına onay veren tezkereyi "Türkiye'nin çıkarları", "Irak'ın yeniden yapılandırılmasına katkı", "barışa katkı" vs. ile gerekçelendirdi.
Tezkere çıkarıldı ama Türk askeri Irak'a gönderilmedi. Bunun nedeni Türkiye'den asker talep eden ABD'nin süreçte bu talebinden vazgeçmiş olması idi. Bunun çeşitli nedenleri vardı. Irak Geçici Yönetim Konseyi, bunun içinde de özellikle Kürt grupları Türkiye'nin Irak'a girmesini istemiyorlardı. ABD kendi denetiminde oluşturmaya çalıştığı geçici yönetimin -özelde de Kürt gruplarının- bu tavrı karşısında mevcut durumu daha da kötüleştirmekten yana değildi. Askeri açıdan saldırılara uğrasa da hiç olmasa geçici yönetim konseyi içinde sağladığı göreceli "istikrarı" ve "birliği" korumaktan yana olan ABD, Türk askerinin Irak'a işgalci ortaklık biçiminde girmesi dışında yeni seçenekler üzerinde durmaya başladı. Geçici yönetimin hızlandırılmış bir şekilde Irak yönetimini devralması ve emperyalist işgal ordularının mümkün olduğu ölçüde kısa sürede Irak'tan çekilmesi ağırlık kazandı.
Bu durumda Türk askerinin istenmediği Türk devletine bildirildi. Bunun üzerine başta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül olmak üzere hükümet yetkilileri, "zaten gitme heveslisi olmadıklarını", "ABD istedi diye tezkerenin çıkarılmış olduğunu" vs. söylemeye başladılar.
Tüm bu gelişmeler şu anda devre dışı kalmış olsa da Türk hakim sınıflarının Irak'ın işgali sonrasında oluşan kurtlar sofrasından pay alma kavgasından bütünüyle vazgeçtiği anlamına gelmiyor. Fırsatlar oluştuğunda "Türkiye'nin çıkarları" gerektirdiğinde bu yönlü hesaplar ve Türk yayılmacı siyaseti yeniden gündeme gelecektir.
Tezkere cepte olmasına karşın, ABD'nin tercihiyle Türk askerinin Irak'a gönderilmemiş olması AKP hükümetini bir ölçüde rahatlatmıştır. O bu durumdan faydalanmaya çalışmaktadır. Türk hakim sınıflarının hükümeti ABD'ye "biz görevimizi yaptık", demekte, sadık uşaklıklarının gereğini yerine getirdiklerini ifade etmektedirler. Ekonomik olarak ABD ile yapılan pazarlık sonucu 8,5 milyar dolarlık kredinin alınması konusunda pürüz olmadığı da açıklanmıştır. Doğrudan işgale bulaşıp Türk askerinin tabut içinde Türkiye'ye gelmesi olasılığı ve bunun kamuoyunda yaratacağı tepkilerden de kurtulunmuştur. Tüm bunlar değerlendirildiğinde AKP hükümeti bu olaydan fazla yara almadan çıkmıştır.
Bugün Irak'ta ABD-İngiliz emperyalist koalisyonunun işgali sürüyor. ABD yönetimi Irak Geçici Konseyi'ne yönetimi ele alması, gerekli yasal düzenlemeleri ve seçimleri bir an evvel yapması için direktifler yağdırıyor. Emperyalist işgal ordularına yönelik saldırılar işgalci güçleri zor durumda bırakıyor. Her ihtimalde ABD'nin -ve Irak'taki diğer işgalci güçlerin- bu cenderenin içerisinden kolay ve zaiyatsız çıkamayacakları kendisini gösteriyor. Irak Vietnam değil ama herşey de ABD'nin istediği gibi değil.