F Tipi cezaevlerine ve tecrite karşı panel düzenlendi

Adana Gençlik Derneği ve Tayad 5 Ekim tarihinde F tipi cezaevlerinin ve tecritin tutsaklarda yarattığı sağlık problemlerinin ve F tipi cezaevlerinin hukuki boyutunun anlatıldığı, yaklaşık 40 kişinin katıldığı bir panel düzenledi. Panele konuşmacı olarak Türkiye İnsan Hakları Vakfı Başvuru Başkanı Dr. Mehmet Antmen, Avukat Özgür Esen, Adana Gençlik Derneği temsilcisi ve bir tutuklu yakını katıldı.
Dr. Mehmet Antmen F tipi cezaevlerinde kalan tutuklularda 19 ayrı sağlık problemi ortaya çıktığını, bu rahatsızlıklardan en önemlisinin Wernike-Korssakof (bilinç kaybı, hareketlerde düzensizlik, kontrol yitimi vb.) olduğunu söyledi. Dr. Antmen Dünya Sağlık Örgütü tarafından 12 kişilik koğuş sisteminin uygun görüldüğünü, cezaevlerindeki sağlık hizmetlerinin özerk olması gerektiğini söyledi. Ayrıca Antmen Türkiye'nin önünde hiçbir ülkede yaşanmamış 300 gün süren bir "ölüm orucu" deneyimi olduğunu, bunun sonuçlarını çıkararak deneyim kazandıklarını, bazı Wernike-Korssakof hastalarında düzelme gözlemlediklerini söyledi.
Avukat Özgür Esen ise yasaların bundan 200 yıl önceki halinde de kişinin tecrit edilmemesi, işkence yapılmaması gerektiğinin, bu tür uygulamaların mutlaka devlet tarafından cezalandırılması gerektiğinin anlatıldığını ancak durumun değişmediğini söyledi. Ayrıca hukuk sistemine göre tutukluluk cezasının suçluyu toplumdan korumak veya toplumu suçludan korumak şeklinde iki ayrı amacının olduğunu ancak bunun bu şekilde işlemediğini belirtti. Örneğin Nazım Hikmet'in toplumdan korunması veya toplumun Nazım Hikmet'ten korunması gibi bir durumun söz konusu dahi olamayacağını buna rağmen Nazım Hikmet gibi bir çok insanın cezaevlerine konduğunu söyledi. F tipi cezaevleri ve tecrit sorununun çözümü için ise DGM'lerin kaldırılması, cezaevlerindeki yetki sorununun çözülmesi, belli saatlerde kapıların kapatılması ve açılması vb. önerilerde bulundu.
Daha sonra Adana Gençlik Derneği temsilcisi söz aldı. Panelist arkadaş devrimci tutsakların cezaevlerinde büyük bir fedakarlık örneği göstererek "ölüm orucu"na girdiklerini, bu eylemin 3. yılında 107 devrimcinin yaşamını yitirdiğini, 500'ünün yaralandığını, halkın tecride karşı duyarsız kaldığını, devrimcilerin "ölüm orucu"ndan başka bir seçeneklerinin olmadığını, dışarıdaki devrimcilerin "ya direneceksin, ya teslim olacaksın" mantığı ile bu eylemi sahiplenmelerinin zorunlu olduğunu söyledi. Panelist arkadaş Amerikan emperyalizminin ve İsrail'in Irak'ta ve Filistin'de bir işgal kampanyası yürüttüğünü, Irak ve Filistin halklarının katledildiğini, baskı altında tutulduğunu anlattı. Ardından tartışma bölümüne geçildi.
Tartışma bölümünde söz alan bir katılımcı, sürekli ABD emperyalizminden söz edildiğini ancak TC'nin faşist diktatörlüğünün atlandığını, TC'nin Ortadoğu'da önemli bir güç haline geldiğini, "ölüm oruç"larının devrimcilere ölümden başka bir şey kazandırmadığını söyledi.
Söz alan bir arkadaş ise şunları söyledi. "Bu mücadelede gurura yer yoktur. Bu yüzden bazı eylemlerden vazgeçilebilir. Devrimciler de yenilebilirler. Yeni taktikler geliştirilebilir. Şu anki "ölüm orucu" somutunda "ya direneceksin, ya teslim olacaksın" şeklinde bir mantık doğru değildir. Farklı mücadele yöntemleri kullanılabilir. Şu anki eyleme aktif olarak katılmayanların devrimci olamayacağı iddia edilemez" dedi.
Bizler de YDİ Çağrı adına söz alarak "ölüm orucu" eyleminin başlangıcında ortaya atılan taleplerin ancak devrimle kazanılacak talepler olduğunu, daha sonra ise hiçbir özeleştiri yapılmadan 3 kapı 3 kilit talebine dönüldüğünü, halkın desteklemediği bu eylemden vazgeçilebileceğini söyledik. Devrimcilerin de yenilebileceğini, yenilgilerin kabul edilebilir olması gerektiğini belirttik.
Panelist arkadaş ve söz alan bazı arkadaşlar ısrarla aynı şeyleri söyleyerek, "ölüm orucu" eyleminin yüceliğini anlattılar ve başka bir seçeneğin olmadığını, halkın eylemi sahiplenmemesinin devrimci grupların da eylemi sahiplenmemesinin bir sonucu olduğunu iddia ettiler.
Söz alan bir arkadaş hayatta olmayan bir devrimcinin egemenler için tehdit oluşturmadığını, düz mantıkla onların "en iyi komünist ölü komünisttir" şeklinde düşündüklerini, tecride karşı olmanın bu eyleme katılmak ile özdeşleştirilemeyeceğini söyledi. Bir başka arkadaş ise tüm devrimci grupların kadro sıkıntısı yaşadığını, bir devrimcinin uzun uğraşlar sonucu yetiştiğini, bu eylemde ise en iyi devrimci kadroların ölüme gönderildiğini söyledi. Söz alan bir arkadaş kitleleri mücadeleye çekmenin devrimcilerin görevi olduğunu ancak kitlelerin de buna hazır olması, koşulların hazır olması ve halka halkın sahipleneceği talepler ile gidilmesi gerektiğini söyledi. Ayrıca bugünkü sürecin 84 ve 96 "ölüm oruç"ları süreci ile karıştırılmaması gerektiğini, bugünün dünden çok farklı olduğunu, sorunun eylemin uzun sürmesi olmadığını söyledi.
Panelist arkadaş ve katılımcılardan bir kaçı "ölüm orucu" eyleminin ateşten bir gömlek olduğunu, herkesin bu fedakarlığı gösteremeyeceğini iddia ettiler. Hatta bir ara katılımcı bir arkadaş ve panelist "ölüm orucu" eylemine katılan devrimcilerin kişisel tercihlerini yaptıklarını, bu eylemin tartışılması yerine sadece sahiplenilmesi gerektiğini savundular. Bunun üzerine söz alan arkadaş şunları söyledi: "Devrim kitlelerin eseri olacaktır der Lenin. Ve devrim mücadelesi örgütlü olarak yürütülmek zorundadır. Yani burada kişisel tercihler söz konusu olamaz. Devrim mücadelesi kişisel tercihlerle yürütülemez. "Ölüm orucu" eylemine katılanlar da kişisel mücadele yürüten insanlar değildir. Devrim mücadelesi çetin ve zorlu bir mücadeledir. Duygusal yaklaşımların bu mücadelede yeri yoktur. Zaten mücadele bu tür yaklaşımları ezip geçecektir. Ayrıca bu mücadelenin nasıl olması gerektiği konusunda değişik kaynaklara başvurmak yerine 1917 Rusya'sına ve Sovyetler Birliği'ne bakılmasını öneririm. Şunu da belirtmek gerekir ki bizler "ölüm orucu" eylem biçimini ilke olarak reddetmiyoruz. Bizim eleştirilerimiz şu an yürüyen "ölüm orucu" eyleminedir" dedi. Panel bu tartışmalar etrafında sürdü. Panel sonrasında Grup Nisan Güneşi devrimci şarkılar söyledi.
Biz bu panelde de "ölüm orucu" eylemini ısrarla savunmak adına neredeyse örgütsüz, bireysel bir mücadelenin savunulduğunu, kitlelerin objektif koşullarının gözardı edildiğini ve feda, yiğitlik, kahramanlık, ateşten gömlek vb. söylemlerle duygusal davranıldığını bir kez daha gördük.
Baskıların, katliamların hesabını sormak için mücadeleyi örgütlemeliyiz.

Adana'dan bir YDİ Çağrı okuru

 

Demokratik haklar engellenmeye çalışılıyor!

DEHAP Adana İl Örgütünün 22 Ekim'de düzenlediği AKP İl Binası'na siyah çelenk bırakma eyleminde, eylemcilere "Siz o çelengi AKP'ye değil, öldürdükleri askerler için Dehap'a bırakın" diyen Adana Çevik Kuvvet Şube Müdürü Mehmet AVCI 27 Ekim tarihinde basın açıklaması yapılarak protesto edildi. İnsan Hakları Derneği, DEHAP, EMEP, Özgür Parti, SDP, BTS, Haber-Sen, ESP ve Halkevlerinin katıldığı basın açıklaması bu kez de başka bir polis şefi tarafından engellenmeye çalışıldı. "Siz devletin bir memuru hakkında bunları söyleyemezsiniz" diyen polis şefi okunan basın metnini yırtarak kitleyi provoke etmeye çalıştı.
Basın metnini okuyan İHD yöneticisi Ali Karuç, DEHAP'ın yasal bir parti olduğunu, böyle bir suçlamanın ispat edilmesi gerektiğini söyledi. Ali Karuç İHD'yi de suçlayan Mehmet Avcı'ya yanıt olarak İHD'nin neyi protesto edip etmeyeceğini çok iyi bildiğini söyledi. Ayrıca İHD'nin savunmasız olarak öldürülen tüm insanların haklarını savunduğunu ve bu ölümlere karşı olduğunu, Irak'ta öldürülen çocukların yanında olduğunu, devletin köyleri yakmasını, Kürt halkına uygulanan baskıyı ve Gülbahar Gündüz'e polisler tarafından tecavüz edilmesini protesto ettiklerini açıkladı. Polisin basın metnini yırtarak gerginlik yaratması kitle tarafından "Baskılar bizi yıldıramaz" sloganları ve alkışlar ile protesto edildi. Polisin müdahalesine karşılık İHD yöneticilerinin "Burada demokratik bir hakkı kullanmaya çalışıyoruz. Bunu engelleyemezsiniz. Eğer yasadışı bir şey varsa dava açarsınız." demesi üzerine polis kısa bir süre geri çekildi. Bunun üzerine yırtılmış olan basın metninin okunmasına devam edildi. Basın açıklamasının ardından kitleye sessizce dağılmasını söyleyen İHD yöneticisine rağmen polis bazı kişilere bağırarak gerginlik yaratmaya devam etti. Kitle daha sonra sloganlar atarak dağıldı. Basın açıklaması sırasında sık sık "Yaşasın halkların kardeşliğiÓ, ÒBaskılar bizi yıldıramazÓ, ÒİHD burada Mehmet Avcı nerede" sloganları atıldı. Polisin yoğun güvenlik önlemi aldığı basın açıklamasında çok sayıda sivil polis de bulunmaktaydı.

 

 

Adana Savaş Karşıtları Platformundan Eylem

28 Ekim tarihinde Adana Savaş Karşıtları Platformu tarafından Tayyip Erdoğan'a kefen bezi gönderme eylemi gerçekleştirildi. Emep İl Binası önünden yürüyüşe geçen yaklaşık 20 kişilik grup üzerinde "İşgale gitme, kardeş kanı dökme" yazılı bir pankart taşıyarak postane önünde bir basın açıklaması yaptı. Basın açıklamasında Irak ve Filistin halklarına yönelik saldırıların devam ettiği, Türkiye'nin bu savaşta ABD tarafından bir piyon olarak kullanıldığı, ABD'nin çıkarları doğrultusunda asker gönderme tezkeresinin meclisten geçirildiği, ancak yine ABD'nin çıkarları için asker gönderilmesinin şimdilik askıya alındığı söylendi. Açıklamada Irak ve Filistin halklarına yönelik emperyalist, siyonist işgalin sona erdirilmesi ve Irak'a asker gönderme tezkeresinin geri çekilmesi istendi. Irak'a asker gönderilmesi durumunda, Irak'tan cenazelerin geleceğini belirten Adana Savaş Karşıtları Platformu sözcüsü mücadelelerinin süreceğini belirtti. Eyleme Halkevleri bayrakları ile katılmıştı. Basın açıklamasının okunması sırasında sık sık "Madem çıktı tezkere, Tayyip gitsin askere", "İçerde dışarıda savaşa hayır", "Yaşasın halkların kardeşliği", "Irak halkı yalnız değildir" sloganları atıldı.
Faksın gönderilmesinin ardından eylem sona erdi.