İbrahim Kaypakkaya
yoldaş ve işkence-poliste tavır
Komünizm davasına sahip çıkan birisinin davasına en içten bağlılığının,
davası için herşeyi feda etmeye hazır olup olmadığının en açık görüldüğü
alanlardan birisi, işkencede ve poliste o kişinin tavrıdır. İşkencede
ve poliste "ser verip, sır verme!" direktifini hayata geçirebilecek
midir? Parti çalışmasına ve yoldaşlarına, devrimcilere, devrime,
halka ihanet etme yerine, kendi hayatını ortaya koyarak, direnmeyi
becerecek midir? Tayin edici soru budur. İbrahim KAYPAKKAYA bu soruyu
işkence ve polisteki tavrıyla yanıtlayan, işkence ve polisteki direnişiyle
destanlaşan bir komünisttir.
O, işkencede ya da poliste çözülüp de, "çözülmenin şu kadarı kabul
edilebilir, şu kadarı kabul edilmez" biçiminde; ihanetin bir biçimini,
diğer bir biçiminin karşısına koyan, kısmi çözülmeyi kabul edilebilir
bir hata, zaaf olarak değerlendirmeye çalışan ihanet teorilerine
daha 1972'deki örnek tavrıyla büyük bir darbe vuran komünisttir.
Bugün halen sosyalist geçinmeye çalışan, fakat 1972'de poliste çözülme,
bildiği herşeyi anlatma tavrıyla dönekliğin, reformist hainliğin
simgesi olan üç dünyacı Doğu Perinçek'in aksine, İbrahim KAYPAKKAYA
şu tutarlı tutumu takınır:
SORGU
"Getirildiği görülen sanık İbrahim KAYPAKKAYA huzura
alındı, hüviyet tespitinden sonra suç konusu olay ve örgütsel ilişkiler
hatırlatılarak SORULDU: Sanık cevaben: Ben yoksul bir ailenin çocuğu
olarak 6 yıllık Hasanoğlan İlköğretmen Okulu'nda yatılı okudum.
Hasanoğlan'daki başarılı öğrenciliğim nedeniyle Yüksek Öğretmen
Okulu'na gönderildim. Bir yıl hazırlık sınıfında okuduktan sonra
İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu'na ve aynı zamanda İstanbul
Üniversitesi Fen Fakültesi'ne girmiş oldum. Bundan sonra devrimci
gençliğin demokratik ve devrimci eylemlerine katıldım ve devrimci
düşüncemi geliştirdim. 1967 yılında 9 arkadaşla birlikte Çapa Fikir
Kulübünü kurduk. O dönemde FKF (Fikir Kulüpleri Federasyonu)'nun
ve TİP'in bir üyesi olarak, onların düzenlediği bütün toplantı,
forum, miting ve gösterilere katıldım. 1968 yılında okulun gerici
yönetimi tarafından önce muvakkat ve daha sonra da kati olarak uzaklaştırıldım.
Buna karşın Danıştay'dan yürütmenin durdurulması kararı almama rağmen
okulun faşist idarecileri bu karara uymadı. Benim düşünce yapım,
katılmış olduğum eylemler ve gençlik örgütündeki çalışmalarım, okuldan
uzaklaştırılmamın başlıca nedenleri olarak gösterildi. Hatırladığım
kadarıyla o zamanlar katıldığım, NATO'ya Hayır ve Amerikan 6. Filosunu
protesto eylemleri, Halk Aşıkları Gecesi düzenlemeye çalışmam, bazı
bildirilerin dağıtılması ve işçi yürüyüşlerine katılmam öğrencilik
sıfatıma zarar getiren hareketler olarak telakki edilmişti. Oysa
bunlar, yurdunu ve halkını seven herkesin, kendi inancı ve bilinci
doğrultusunda sürdürmesi gereken ve kişisel sorumluluğu olan çalışmalardır.
Gelişen zaman içerisinde FKF gençlik örgütünde bazı görüş ayrılıkları
belirmişti. Bu bir bakıma, ilerleyen bilincin ve edinilen tecrübelerin
doğal sonucuydu. FKF içindeki beliren başlıca iki görüş: Birincisi,
FKF yönetiminin öteden beri TİP'in parlamentocu ve reformcu görüşü,
İkincisi, milli demokratik devrimi savunan aşamalı devrim tezi.
Bu düşünceyi ilk zamanlar Türk Solu ve Aydınlık Sosyalist Dergi,
daha sonraları PDA ve İşçi-Köylü de savunmaya çalıştı. Türk Solu
ve Aydınlık Sosyalist Dergi bazı olumsuz yanlarına rağmen, devrimci
kadroların bilincinin ilerlemesine ve devrimci düşüncenin kavranmasına
yardımcı oldu. Çünkü TİP ve yönetici kadrosu, devrimci kadrolar,
işçiler ve köylüler arasında devrimci düşüncenin, Marksizm-Leninizmin
yayılmasını engelliyorlardı. Ben, TİP'in yöneticilerini, kendilerine
sosyalist adını veren reformcu orta burjuva aydınları olarak görüyorum.
TİP'in çizgisi de, orta burjuvazinin radikal kesiminin tutarlı reformist
çizgisiydi.
Ben bu ayrılıkta MDD (Milli Demokratik Devrim)'i savunan grup içerisinde
yer aldım. Türk Solu ve Aydınlık Sosyalist Dergi çevresi, tam ve
Ñkelimenin gerçek anlamındaÑ devrimci mahiyette olmamakla birlikte,
TİP'ne göre, işçilerin, köylülerin, gençliğin ve diğer halk kitlelerinin
demokratik ve devrimci anlamdaki eylemlerine biraz daha fazla ilgi
göstermeye çalıştı.
Daha sonra 1969 yılında FKF'nun DEV-GENÇ'e dönüştüğü kurultayda,
DEV-GENÇ ve Aydınlık Sosyalist dergi içinde de ayrılık oldu. Ben
bu ayrılıkta Proleter Devrimci Aydınlık ve İşçi-Köylü dergi gazetesi
çevresindeki arkadaşların grubunda yer aldım. Bu dergi ve gazetenin
çıkışına, dağıtımına yardımcı olmaya, savunduğumuz görüşleri işçiler,
köylüler ve gençlik içerisinde yaymaya çalıştım. Yine bu arada Trakya'daki
topraksız köylülerin ellerinden toprağı jandarma gücüyle gaspetmiş
büyük çiftlik sahiplerinin topraklarını işgal etmesi eylemlerine,
İstanbul'da Demir Döküm, Sungurlar, Horoz Çivi, Pertriks, Ege Sanayi,
EAS Akü, Gıslaved, Gamak, Singer ve Derby fabrikalarındaki işçilerin
haklı grev ve direnişlerine yardımcı olmak için elimden geleni yaptım.
15-16 Haziran büyük işçi yürüyüşüne katıldım ve fırsat buldukça
da faşistlerin üniversitelere yaptığı saldırılara karşı savunma
mücadelesi veren devrimci gençliğin bu mücadelesine ve diğer demokratik
eylemlerine katkıda bulunmaya çalıştım. Ben buraya kadar anlattığım
şeyleri söylemekte bir sakınca görmüyorum. Bütün bunlar, o dönemdeki
legal ve kanunen de suç olmayan faaliyetlerdi. Ben de, bir devrimci
olarak bu faaliyetler içerisinde yukarıda anlattığım çerçeve içerisinde
yer aldım. Bu çalışmalarımı, Marksizm-Leninizme inanan bir komünist
devrimcinin halkın kurtuluşu için yapması gerekli çalışmalar olduğu
kadar, devrimci gençliğin örgütü DEV-GENÇ'in üyesi olan bir devrimci
gencin halka ve gençliğe karşı sorumluluğunun gereği olarak da sürdürdüm.
Ancak şahsımı ilgilendiren konular ve hakkımdaki isnatları taşan
hususlardan gayri, gençlik örgütü ve çalıştığım devrimci gruplar
içinde başkalarını etkileyebilecek bir beyanda bulunamam. Anlatmış
olduğum şeyler, gençlik ve içinde bulunduğum devrimci gruplar saflarında
kendi çalışma ve düşüncelerimle ilgili bulunmaktadır. Başkaları
hakkında beyanda bulunmayı, kişisel sorumluluk sahamı aşan bir hareket
sayarım. Sıkıyönetim ilanına kadarki faaliyetlerim bunlardır.
Sıkıyönetim ilanından hemen sonra ve özellikle İsrail Başkonsolosu
Efraim ELROM'un öldürülmesi olayının arkasından şiddetlenen faşist
baskılar ve bir yığın tutuklamalar sonunda birçok genç ve aydın
tutuklandı. Hatta DEV-GENÇ içerisinde kayda değer bir faaliyeti
olmayanların dahi yakalanıp tutuklanmaları karşısında, benim de
aranıp yakalanacağımı tahmin ederek uzun bir süre gizlendim. Gizlendiğim
yer ve bu devredeki ilişkilerim konusunda herhangi bir şey söylemeyi
gereksiz buluyorum. Kaçak bulunduğum dönemde ve tahminen 1972 Nisan
ayı sonuna kadar elime ŞAFAK adlı dergi ve ŞAFAK yayınları geçmekte
idi. Bu yayınları bana kimin nasıl getirdiği konusunu önemli görmüyorum
ve bu konuda bir şey söylemeyi de gereksiz buluyorum. ŞAFAK dergisinde
ve yayınlarında demokratik halk devrimi açısından katılmadığım bazı
görüşler yer almakla birlikte, bir devrimci çalışmanın varlığından
ve sürdürülüyor olmasından memnuniyet duydum. Daha sonra bu yayın
organını çıkaran örgütle herhangi bir ilişki kurmaksızın, bulunduğum
yerde kendi olanaklarımla ve kendi düşüncem doğrultusunda propaganda
ve bilinçlendirme çalışmaları yaptım. ŞAFAK yayın organının, Türkiye
İhtilalci İşçi Köylü Partisi (TİİKP) adlı bir örgüte ait olduğunu
ve böyle bir örgütün varlığını bilmiyordum. Bunları daha sonraları,
bu örgütle ilgili yakalama haberleri dolayısıyla radyo ve gazetelerden
öğrendim. Ben, bu illegal örgütün yöneticisi olduğunu söylediğiniz
Doğu PERİNÇEK ile sorgularınızda iddia ettiğiniz gibi bir ilişkide
bulunmadım. Ve bana Doğu PERİNÇEK tarafından örgütsel veya başka
bir görev verilmedi. Esasen Doğu PERİNÇEK'i de tanımam, sadece sıkıyönetimden
önce adını duymuştum. Kendisini PDA'ya yazı yazan bir devrimci olarak
biliyordum. Sizin deyiminizle, ŞAFAK örgütünün illegal organizasyonuna
katılmadım. Bu devredeki çalışmalarımla ilgili herhangi bir şey
söylemeyeceğim. Çalıştığımı söylememin şahsi sorumluluğum açısından
yeterli olduğu görüşündeyim. Ben sormuş olduğunuz şekilde Malatya
ve Tunceli bölgelerinde faaliyet göstermedim. Çalışma alanım buralar
değildi ve neresi olduğunu söylemeyi de gereksiz buluyorum; neresi
olmadığını belirtmeyi yeterli görüyorum. Benim, bahsettiğiniz TİİKP
adlı örgütle hiç bir bağlantısı olmayan kişisel nitelikteki faaliyetlerim,
Türkiye Komünist Partisi (Marksist-Leninist) ve Türkiye İşçi Köylü
Kurtuluş Ordusu saflarına katılmama kadar sürmüştür. Sonradan katıldığım
bu örgütlere ne zaman katıldığımı hatırlamıyorum. Ve beni bu örgütlere
kimin aldığını söylemeyi de gereksiz buluyorum. TKP/ML ve ona bağlı
TİKKO örgütlerinin kimler tarafından kurulduğunu ve yönetildiğini
bilmiyorum. Yalnız bu örgütlerin saflarına katıldığımı ve onların
illegal üyesi ve taraflısı olduğumu saklamıyorum ve bu örgütlerin
üyesi olmaktan büyük bir kıvanç duyuyorum. Bu örgüt içerisindeki
çalışma yöntemim ve örgütün kuruluşuna esas olan düşünceler, bahsetmiş
olduğunuz yazılarda geniş ölçüde yer almaktadır. Mensup olduğum
bu örgütlerin "ŞAFAK REVİZYONİZMİ TEZLERİNİN ELEŞTİRİSİ", "TÜRKİYE'DE
MİLLİ MESELE", "TÜRKİYE'DE KEMALİST HAREKET, KEMALİST İKTİDAR DÖNEMİ,
İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI YILLARI ve 27 MAYIS HAREKETİ", "BAŞKAN MAO'NUN
KIZIL SİYASİ İKTİDAR ÖĞRETİSİNİ DOĞRU KAVRAYALIM" başlıklarını taşıyan
ayrı ayrı, uzun ve örgütün görüşlerini yansıtan tezleri ve düşünceleri
kabul ediyorum. Bu başlıklar altındaki yazılara benim de görüşlerim
diye imzamı atmaya hazırım, fakat bu yazıların esas olarak kimin
veya kimler tarafından kaleme alınmış olduğunu bilmiyorum. Ben bu
görüşler doğrultusunda devrimci mücadele vermek üzere 1973 Ocak
ayı başlarında, faşist güçler tarafından şehit edilen yiğit arkadaşım
Ali Haydar YILDIZ ile Tunceli'ye gelmiştim. Köylüleri devrim için,
halk ihtilali için örgütlemek amacıyla köylere gitmiştik. Buradaki
çalışmalarımız 24 Ocak 1973 günü, kalmış olduğumuz Vartinik mezrasındaki
komün basılmasına kadar sürdü. Bunlar dışında başka bir açıklamaya
gerek görmüyorum.
Esasen biz komünist devrimciler, prensip olarak siyasi kanaatlerimizi
ve görüşlerimizi hiç bir yerde gizlemeyiz. Ancak örgütsel faaliyetlerimizi,
örgüt içinde bizimle birlikte çalışan arkadaşlarımızı ve örgüt içerisinde
olmayıp da bize yardımcı olan şahıs ve grupları açıklamayız. Kişisel
sorumluluğum açısından gerekeni zaten söylemiş bulunuyorum. Ben
buraya kadar anlattıklarımı samimiyetle inandığım Marksist-Leninist
düşünce uğruna yaptım. Ve sonuçtan asla pişman değilim. Ben bu uğurda
her türlü neticeyi göze alarak ve can bedeli bir mücadeleyi öngörerek
çalıştım ve neticede yakalandım. Asla pişman değilim. Bir gün elinizden
kurtulursam gene aynı şekilde çalışacağım" dedi. Başka bir diyeceği
olmadığını söyledi ve birlikte tutulan işbu zaptı, okunup imzalandı
(21 Nisan 1973, TKP/ML, TİKKO, TMLGB Davası, Klasör No 3, Dosya
No 1, Sıra No 4).
"İbrahim KAYPAKKAYA'ya, iddia edilen suç konusu olay anlatıldı ve
huzurdaki şahıs gösterilerek soruldu. Sanık Ôben burada gösterdiğiniz
şahsı ve Hacı ERDOĞAN'ı tanımıyorum. Sizlerin iddia ettiği gibi
bu şahısdan nüfus cüzdanı filan almış da değilim. Üzerimden çıkan
ve burada gösterilen şahsa ait olduğunu söylediğiniz hüviyet cüzdanını
Malatya'da buldum. Sıkıyönetimce arandığım için, hüviyetimi gizlemek
amacıyla, bulduğum bu nüfus cüzdanına kendi fotoğrafımı yapıştırdım.
Ben proletaryanın ideolojisini benimsemiş, halkın kurtuluşunu savunan
bir komünistim. Bir sınıf mücadelesi olan size karşı yürüttüğüm
mücadelede böyle şeyleri doğal karşılıyorum. Karşımda bulunan ve
üzerimde bulunan hüviyet cüzdanının kendisine ait olduğunu söylediğiniz
şahsı tanımıyorum; onun beni tanıyorum demesi, ya sizin işkence
ve baskılarla zorlamanızdan, ya da yine aynı sebeple korkması dolayısıyla
yalan söylemesinden ileri geliyor; bunun sebebini ben bilmem' dedi.
Sanık İbrahim KAYPAKKAYA'ya huzurdaki diğer üç kişi gösterilerek,
suç konusu olay izah edilip soruldu. Sanık, Ôben, burada bana göstermiş
olduğunuz üç köylüyü tanımıyorum ve bu kişilerle de hiç bir zaman
hiç bir yerde karşılaşmış değilim; bu üç köylünün bana baskından
sonra yardım ettikleri iddianız da yalan ve uydurmadır. Ben, müsademe
sırasında yaralanmış olduğum için ekmek dahi yiyemiyordum. Huzura
getirilmiş olan bu üç köylü, benimle hiç bir ilişkileri olmadıkları
halde, fiilsiz, sebepsiz ve haksız olarak buraya getirilmiş ve kendilerine
baskı ve işkence ile gözdağı verilmek istenmiştir. Bu, faşizmin
bir zulüm örneğidir ve faşistlerden halka zulmetmenin hesabı ergeç
sorulacaktır' dedi."
(TKP/ML, TİKKO, TMLGB Davası Dosyası, Klasör No 3, Dosya No 4, Sıra No 13/2).
("İki Lider İki Örnek", İbrahim KAYPAKKAYA ve Doğu Perinçek'in polis ifadeleri", LE-YA Yayınevi, sf. 40-46, Ocak 1979)
