HALKLARIN KARDEŞLİĞİ İÇİN
Türkiye’de “Çingene” olmak!

Biz onları “Çingene”, “Poşa”, “Poşe” vb. adlandırmalarla tanıdık(!) Tanıdık demek de ne? “Çingenelerin hırsızlığı”, “dolandırıcılığı” vb. düşüncelerin beyinlere pompalanmasıyla daha en başta onlara karşı önyargıyla, suçlamayla dolduruldu beynimiz… Çocukluğumuzda, yaz aylarında gelip çadır kurdukları alanın yakınında yürüyerek geçip gitmek bile büyük cesaret isterdi…
Belki de kimimiz, onlardan tek bir kişiyle karşılaşmadığı, onları hiç tanımadığı halde, “Çingeneleri” en iyi tanıyan birinin rolüne soyunmuş ve hayat “hikayelerini” anlatıp durmuştur. Sözkonusu önyargılar bizde de varlığını korumuştur. Ta ki, onların gerçek isimlerinin Roman olduğunu, “Çingene” tanımının onlara başkaları tarafından verildiğini ve bulundukları tüm ülkelerde horlanıp aşağılandıklarını, baskı altında tutulduklarını… onlar hakkında bizlere anlatılanların gerçeklerle fazla ilgisi olmadığını öğrenene kadar. Yani işin, sorunun bilincine varana kadar…
Sorunun bilincine varanların “Çingeneler” hakkındaki önyargılara son vermesi gerçeği ama sözkonusu önyargıların genel olarak toplum içinde varlığını sürdürmediği anlamına gelmiyor.
Türkiye’de Romanların aşağılanması, toplumdan dıştalanması en başında devletin yasalarıyla gerçekleşmekte ve “Çingeneler” hakkındaki önyargıların beyinlere şırıngalanması da devletin uygulamalarıyla körüklenmektedir.
İstanbul’da Esenler-Karabayır mahallesinde 2002 yılı Mart ayı başında devletin sokağa çıkma yasağı uygulayıp resmi kolluk güçleriyle sivil faşist güçlerin birlikte Romanlara karşı gerçekleştirdiği saldırı hâlâ belleklerde… Devletin resmi yetkilileri sorunu “Romanların halkla uyumsuzluğu” ve “hırsızlık” yapmaları olarak açıkladılar. Sözkonusu bu saldırılar, suçlamalar, tutuklamalar aslında buz dağının sadece görünen kısmıdır. “Çingene”ler hammal olarak da bu ülkede yaşayanlar içerisinde, horlanan, aşağılananlar arasındalar. Vatandaşlık hakları bile yoktur…
Örneğin 14 Haziran 1934’te çıkarılan 2510 sayılı “İskan Kanunu”nun 4. maddesi şöyledir:
“Madde-4) Türk kültürüne bağlı olmayanlar, anarşistler, göçebe çingeneler, casuslar ve memleket dışına çıkartılmış olanlar Türkiye’ye ‘muhacir’ göçmen olarak kabul edilmezler.” (aktaran Nazım Alpman, “Çingeneler”, sayfa 111, Ozan Yayıncılık)
Bu maddeye göre diğer kesimlerin yanısıra “göçebe Çingeneler” sözkonusu edilmekte ve bunların Türk vatandaşlığına kabul edilmeyeceği yasayla belirlenmektedir. 6 Mart 1986’da yeniden ele alınan bu kanun aynen onaylanmış, sadece Sosyal Yardım Bakanlığına verilen yetkiler Tarım, Orman ve Köyişleri Bakanlığı’na devredilmiştir.
2004’e geldiğimizde kimileri, Türkiye’nin en azından AB’ye uyum yasalarına uygun olarak göstermelik de olsa “azınlıkların haklarının korunması” bağlamında kâğıt üzerinde iyileştirmelerin yapılmasını bekleme durumunda… AB’ye üye olunursa Türkiye’nin demokratikleşmiş olacağı yönündeki şovlara, propagandalara kananların bu beklentisi haklı ama yanlış bir beklentidir.
2003 yılı Kasım ayında basına yansıdığı kadarıyla Türkiye İçişleri Bakanlığı yurttaşlığa başvurularda bulunanların geçmişinin araştırılması ve TC vatandaşlığının verilip verilmeyeceğine ilişkin temel alacağı ölçüler arasına, sözkonusu başvuranların “dilencilik” ve “Çingenelikle” bağlarının olup olmadığının araştırılması maddesini de ekledi.
Böylece 1934’deki “İskan Kanunu”nun 4. Maddesi’nde ifade edilen “göçebe Çingeneler” tanımlanması genel olarak “Çingeneler” tanımına genişletilmiş, “Çingeneler” göçebe olmasa da TC vatandaşlığını alamayacaklar. Romanya, Macaristan, Bulgaristan’dan ya da genel olarak Avrupa Birliği’nden Türkiye’ye gelip TC vatandaşı olmak isteyen Romanlar, Sintiler vatandaş olamayacak…
Türk devleti AB’ye uyum yolunda böyle “demokratikleşiyor”(!) Yakışıyor da! Geçen sayımızda dikkat çektiğimiz gibi, Sinti-Romanlar AB’de de istenmeyen bir azınlık. Türkiye’de ise Romanlar azınlık olarak da kabul edilmemektedir.
Nazım Alpman’ın aktarımına göre Türk devletinin bir savcısı Romanların hukuksal durumu hakkında şunları anlatmaktadır:
“– İşin kötüsü bu çingeneler hukuken süje [süje=özne –BN] değiller… Vatansız olan göçebe çingeneler, T.C. vatandaşı sayılmıyor. Üzerlerinde nüfus cüzdanları bile yok. Sadece kimlik kartları var. Onların da çoğu sahte. Bir başka konu ise bu insanlar suç işlediklerinde, ceza görüyorlar. Ama hak aramaya kalktıklarında nüfus kâğıtları olmadığı için haklarını arayamıyorlar. Seçme, seçilme hakları yok. Vergi vermiyorlar.” (agk, sayfa 71)
Devletin yasalarıyla dıştalanan Romanların, toplumda egemen olan önyargılardan da paylarını aldıklarını özel olarak anlatmaya bile gerek kalmıyor. Şu ya da bu iş alanında –örneğin mühendislik–, iş bulabilmek için kendi kimliklerini inkâr etmek zorunda kalmaktadırlar. Kuşkusuz bu kendi ulusal kimliğini inkâr etme işi Türkiye’de sadece Romanlar için geçerli değil, ama ulusal baskıdan, ırkçılıktan en fazla etkilenenlerin başında Romanların geldiğini tespit etmek, gerçeği ifade etmek olacaktır.
Sözkonusu önyargılara, ezilmişliğe Romanca sitem roman bir kadının sözleriyle şöyle oluyor:
“– Bize pis diyorlar. Nasıl temiz olalım. Her gün sizin çöplerinizi temizliyoruz. Bodrum’da süslü kokanalar, yılda bir kez yatlarla çöp toplamaya çıkıyorlar. Yaza yaza bitiremiyorsunuz. Oysa biz bütün yıl hep çöp toplarız. Hiç görmezsiniz bizi. Kel kuşları (kelaynak) bilem korursunuz. Çingeneleri de korumaya alsanız n’olur ki?” (adk, sayfa 24)
Yine Romanlara karşı önyargıların oluşmasında dini faktörlerin de önemli rol oynadığını ve sözkonusu önyargıların ortadan kaldırılmasında yine dini faktörlerin önemli rol oynayabileceğini düşünen bir Roman’ın, Kemal Duru’nun görüşü şöyledir:
“Romanlar, inançsızlarmış, sünnet olmazlarmış, nikah yapmazlarmış, hırsız ve ahlaksızlarmış, derileri kokarmış, çadır hayatından kurtulamazlarmış. Romanların cenaze namazı kılınmaz, Romanlar ile evlenilmezmiş. Romanlar ile cinsel ilişkide bulunulduğu takdirde, cünüplüğün temizlenmesi için, 40 adet kiremit veya tuğlanın erimesine kadar ısıtılacak su ile yıkanılması gerekiyormuş. Roman ile evlilik Kur’an ve Hadis emirleriyle yasakmış. Kur’an-ı Kerim’i defalarca okudum, inceledim. Böyle şeyler yok, olamaz da. Ancak insanlar yüzyıllardan beri böyle hurafelerle beslendikleri ve yönlendirildikleri için Roman anadan babadan doğmuş olanı beyninde yargılayıp kararını veriyor. Ne yazık ki böyle düşünen binlerce imam, hatta müftü gördük. Bu çağdışılığın, gericiliğin ana sorumlusu; sözlü ve yazılı başvurularımıza, ricalarımıza rağmen asli görevini yapmayan müftülükler, Diyanet ve devleti yönetenlerdir.” (Özgür Politika, 18 Temmuz 2002)
Romanların aşağılanması, dıştalanması sadece devletin yasalarında değil, aynı zamanda doğrudan devlet kurumları tarafından yayınlanan okul kitaplarında, sözlüklerde, ansiklopedilerde de kendisini göstermektedir.
Her ne kadar bir bölüm Roman-Sinti kendisini “Çingene” olarak kabul etse de, “Çingene” tanımının esas olarak Sinti-Romanları aşağılamanın ifadesi olarak kullanıldığı gerçeği değişmemektedir.
Türkiye’deki kitaplarda, hem de “Türk Dil Kurumu” ve “Milli Eğitim Bakanlığı”nca hazırlanan sözlüklerde dile getirilen bazı örnekler şöyledir:
“Çingene: Kıpti, esmer, cimri, elisıkı, hasis, hayasız, arsız, yüzsüz, çığırtkan kimse.
Çingene parası: Bozuk para, ufaklık.
Çingene borcu: Tutarı pek önemli olmamakla birlikte ufak ve dağınık borçların tümü.
Çingene düğünü: Gürültülü toplantı.
Çingene kavgası: Önemsiz bir sorun üzerine başlayıp gittikçe kızışan, yakası açılmadık küfürlere yol açan kavga.” (akt. Hürriyet, 12 Temmuz 2001)
“Türkiye Çingeneler Derneği” adına dönemin başbakanı Ecevit’e açık mektup yayınlayan araştırmacı, yazar Mustafa Aksu, bu tür onur kırıcı tanımlamaların “Milli Eğitim sözcüklerinden” çıkarılması için talepte bulundu ve bu talebin gerçekleşmesi için mücadeleyi sürdüreceklerini açıkladı. Aksu, dönemin başbakanı Ecevit adına gönderilen 25 Haziran 2001 tarihli mektupta kendilerinden “susmalarının” istendiğini de kamuoyuna açıkladı.
Aksu’nun verdiği bir örnek de, Kültür Bakanlığı’nca yayınlanan bir kitapta “Çingeneler” hakkında çok ağır suçlamaların yer aldığı ve kendilerinin sözkonusu bakanlığa başvurmaları sonucu sözkonusu kitabın toplatıldığı, ama “Türk Dil Kurumu” ve “Milli Eğitim Bakanlığı”nın aynı duyarlılığı göstermediğidir.
Sözkonusu itirazlar, tepkiler sonucu ders kitaplarında “Çingene” sözcüğünün çıkarılması kararı alan “Milli Eğitim Bakanlığı”nın 2003 yılı başlarında Türk ve İslam Ansiklopedilerinde değişiklikler yapmasına yol açtı. Hürriyet gazetesinin “Çingenelerden resmi özür” başlığıyla ve “tarihi bir değişiklik” olarak verdiği habere göre yapılan değişiklik şöyledir:
“Bakanlığın en önemli değişikliği Türk Ansiklopedisi’nde oldu. Ansiklopedi’nin 54 ve 55’inci sayfalarındaki bazı bölümlerinde çingenelere karşı hakaret içeren sözlerin tamamı değiştirildi. Türk Ansiklopedisi’nde ‘Yurdumuzda yaşayan çingenelerin hayatları pek düşüktür. Giyinişleri pek ilkeldir. Temizlikten haberleri yoktur’ cümlesi çıkarıldı. Yerine, ‘Yurdumuzda yaşayan çingenelerin hayatları farklıdır. Giyinişleri kendilerine özgüdür’ cümlesi konuldu. Çingenelerin, ‘Gizli fuhuş’ yaptırdığı cümlesi de ‘Hoşa gitmeyen davranış’ olarak değiştirildi.” (Hürriyet, 1 Şubat 2003)
Hürriyet gazetesinin “tarihi bir değişiklik” olarak gösterdiği bu tavır “özrü kabahatinden büyük” olan bir tavırdır. Yapılan değişiklikte en başta “Çingene” tanımının kullanılmaya devam edildiği bir durum var. Bu, sözkonusu bakanlığın “ders kitaplarından” “Çingene” sözcüğünü çıkarma kararı ile aslında çelişen bir durum. Yok, eğer ansiklopedi bu kategoride ele alınmıyorsa, o zaman ansiklopedilerde de bu tanımın çıkarılması için karar alınmalıdır ve uygulanmalıdır.
Peki yapılan değişiklik tarihi mi? Hayır! Sadece açık ırkçılık, aşağılamanın üzeri vitrinin süslenmesiyle örtülmektedir…
Türkiye’de Romanlara yönelik saldırılar, baskılar medyaya fazla yansımasa da güncelliğini koruyor. 24 Nisan 2004 tarihli bir haber şöyledir: “Gediz Mahallesi İsmail Sivri Bulvarı’nda oturan vatandaşların şikayeti üzerine, Buca Belediyesi ve Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü’ne bağlı ekipler, Buca-Aydın otoyolu kenarında, naylon evlerin bulunduğu bölgeye geldi. Görevliler, ailelerden barındıkları naylon evleri tahliye etmelerini istedi. Naylon evlerini tahliye etmek istemeyen aileler, taşkınlık yaparak belediye ve polis ekiplerine karşı çıktı. Ancak zorla araçlara bindirilen göçebe aileler, polislerin nezaretinde şehir dışına çıkarıldı.”
Çevik Kuvvet, polis zoruyla şehir dışına çıkarılan ve altına sığınabilecekleri naylon evleri tahliye(!) edilen bu “göçebe aileler” Roman ailelerdi.
Bu örnek bile, toplumda Romanlara karşı varolan düşmanlığın boyutunu, hem de devletin güvenlik güçlerinin baskılarını gözler önüne sermeye yeterlidir.
Sınıf bilinçli işçilerin, emekçilerin görevi, her türlü ırkçılığa, milliyetçiliğe, şovenizme karşı mücadeleyi yükseltmek; tüm ulus ve milliyetlerden halkların kardeşçe, özgür ve eşit temelde birlikte yaşayabileceği bir dünyayı, sınıfsız, sömürüsüz bir dünyayı yaratmak için devrim mücadelesine sarılmaktır.
