GÜNEY AFRİKA:

Seçimler ve Apartheid’sız on yıl…

14 Nisan 2004 tarihinde, Apartheid rejiminin kalkmasından sonra Güney Afrika’da üçüncü kez seçimler yapıldı. Seçimlerde, gerek dokuz bölgenin yerel yönetimleri gerekse de parlamentoya gönderilecek olan 400 milletvekili seçildi. Ülkenin başkanını sözkonusu 400 milletvekili parlamentoda yapılan seçimle seçti ve başkanlığa yine ANC adayı Thabo Mbeki seçildi. 27 Nisan da Mbeki –apartheid’ın son bulmasının 10. yıldönümü– yeni dönem görevine başladı.

Seçimlere katılıp oy kullanmak için kaydolan seçmen sayısı 20.6 milyondu. Toplam seçmen sayısının ise 27 milyon olduğu belirtilmektedir. Yaklaşık 7 milyon seçmen oy hakkını kullanmaktan en başından vazgeçmiş, bu hakkını kullanmayı gerekli görmemişti. Seçmen kütüğüne kaydını yapan 20.6 milyon seçmenin de % 75’i sandığa gidip oy kullandı. Önceki seçimlerde (1999) seçimlere katılım % 89 idi. Böylece toplam seçmen sayısı baz alındığında seçimlere katılıp oy kullananların sayısı % 55-56 civarındaydı.

Kaydını yapmasına rağmen sandığa gitmeyen, oy kullanmayanların bir bölümü doğrudan, yani bilinçli olarak seçimi boykot eden kesimdi. Özellikle sol kesimin büyük bölümü seçimleri boykot etti. Bunların önemli bir bölümü Topraksızlar Halk Hareketi’nin (Landless Poeple Movement) “toprak yoksa oy da yok” şiarıyla dile getirdiği boykotçulardı. Boykotçular içinde sol sendikacı olarak görülen Özelleştirme Karşıtı Forum da (APF) vardı. Bunların çağrıları açıkça parlamentodaki hiç bir partiye, özellikle de ANC’ye oy verilmemesi yönündeydi.

Kullanılan ve geçerli oy bazında hesaplanan seçim sonuçlarına göre ANC % 69.7’lik oranla birinci parti/örgüt olmayı korudu. Bu sonuç ANC’nin 1994 ve 1999 seçimlerinden aldığı oy oranına göre en yüksek orandı. 1994’te % 62.6, 1999’da ise % 66 oranında oy almıştı. Bu sonucun en önemli yanı, parlamentoda üçte ikilik çoğunluğu elde eden ANC’nin anayasayı değiştirebilme imkânına kavuşmuş olmasıdır.

ANC’nin almış olduğu % 69.7’lik oy oranı kuşkusuz ki geçerli oy bazındaki bir orandır. Örneğin, seçimlere katılmak için kayıt yapmayanlarla, kayıt yapıp seçim sandığına gitmeyen/ oy vermeyenlerin sayısı toplandığında, bunların sayısal oranı ANC’nin aldığı oy oranıyla aynıdır. Yaklaşık hesapla 11 milyondan fazla kişi seçimlere katılmadı, 11 milyondan fazla kişi de ANC’yi seçti. Diğer partilerin oyları da hesaplandığında, ANC’yi seçmeyenlerin oranı, seçenlerden fazla. Yine yaklaşık oranla ANC % 42, diğerleri toplam % 58’lik oranı temsil etmektedir.

Yani ANC kendisinin üç seçimden aldığı en yüksek oy oranını elde etse de, aslında bu oran ülke genelindeki seçmenin çoğunluğunu oluşturmuyor. İkinci parti konumunda olan Demokratik Birlik (DA) esas olarak “beyaz”ların partisi olduğu halde bu seçimlerde “siyah”ların da oylarını almış ve geçen seçimlerde (1999) aldığı % 5’lik oy oranını %14’e kadar çıkarmıştır. İnkatha Özgürlük Partisi (IFP) ise % 5 oy almıştır. Diğer partilerin oy oranları ciddiye alınacak bir oran değil. Parlamentodaki mücadele esas olarak ANC ve DA arasında yürüyecektir.

Seçimlerin sonuçlarına bakıldığında oy oranlarının biraz değişmesi, ANC’nin parlamentodaki üçte ikilik çoğunluğu elde etmesi dışında özde bir değişiklik yoktur. Yine Mbeki başkan seçildi, yine ANC dokuz bölgenin yedisinde gerekli çoğunluğa sahip olarak tek başına yönetimde ve diğer ikisinde de koalisyonda yer aldı.

Bu seçimleri önemli kılan esas şey, Apartheid rejiminin ortadan kaldırılmasının onuncu yılında yapılmış olmasıdır. Bu nedenle de batılı medyanın esas öne çıkardığı şey, Apartheid’sız on yılda nelerin yaşandığı, gelişmelerin neler olduğu ve hangi sorunların hâlâ varlığını koruduğu, ortaya çıkan yeni sorunların neler olduğuydu.

Seçim kampanyalarında, propagandalarında –Türkiye’de yapıldığı kadar olmasa da– seçmenlere verilen sözlerin başında işsizliği azaltmak, yoksullukla mücadele, AIDS ile mücadele, ilaçların dağıtımı ve şiddet olaylarını azaltma geliyordu.

Diğer tüm sorunların yanında bu sorunlar ülkedeki, anda öne çıkan en temel sorunlardır. İşsizlik oranı % 42. Her iki Güney Afrikalı’dan biri, yani % 50’si yoksulluk sınırı altındaki bir gelirle yaşamaktadır. AIDS’li insan sayısı 5 milyon civarında verilmektedir. Mbeki başkanlığındaki ANC’nin AIDS’e karşı mücadeledeki tavrı esas olarak sorunu önemsemeyen; bilimsel tartışmaları ve AIDS’e karşı tedavi metodlarının geliştirilmesini engelleyen bir tavır oldu. Mandela başkanlık yaptığı dönemde AIDS’e karşı ciddi bir mücadele verilmemesini, en büyük hatası olarak değerlendirme durumunda kaldı.

ANC’nin gelecek seçimlerde çoğunluğu elde tutmasının yolu, yoksulluğun, işsizliğin azaltılması, AIDS’e karşı ciddi biçimde mücadele ederek, AIDS’li insan sayısını gözle görülür biçimde azaltması ve şiddet olaylarının engellenmesinde geçmektedir.

Yoksulluk ve işsizliğin azaltılması bağlamında en önemli noktalardan biri “toprak reformu”nun gerçekleştirilmesidir. Köylülere dağıtılacağı sözü verilen toprakların çok küçük bölümü köylülere dağıtılmıştır. Örneğin tarımsal alan olarak kullanılan toprağın % 30’unun dağıtılmış olması gerekirken, bu oran % 2.3’te kalmıştır. %30’luk orana, şimdiki planlara göre 2014 yılına kadar varılmış olacak…

Bu sorun çözülmezse, özellikle topraksız köylüler önemli bir toplumsal güç olarak ülkenin geleceğinde rol oynama potansiyeline sahiptir.

APARTHEİD SONRASI GÜNEY AFRİKA…

26-29 Nisan 1994 tarihlerinde yapılan seçimlerle Güney Afrika’da yüzyıllarca varlığını sürdüren Apartheid rejimine son verildi. Ülkenin % 85’ini oluşturan siyahlar ilk kez seçimini, sandık başına gidip oy vererek yapıyordu. Bu noktaya gelene dek, sadece ANC’nin kurulmasından sonraki dönemde onbinlerce insanın yaşamını yitirdiği bir mücadele süreci yaşandı. Seçimler “barışçıl” bir dönüşümü simgelese de, aslında dönüşüm hiç de “barışçıl”, “şiddetsiz” olmamıştı… Siyahların mücadelesi, evet şiddete de başvuran mücadelesi olmasaydı, Apartheid rejiminin son bulacağı yoktu… Beyaz egemenler iktidarlarından tümden olma yerine, açık ırkçı yönetimden vazgeçerek iktidarlarını korumanın yolunu seçtiler.

Yürütülen mücadelelerin sonucunda tarafların görüşmeler temelinde sorunu kendi aralarında çözmeye çalışmalarını ve seçimlerle Apartheid rejimine son verilmesini, emperyalist dünyanın burjuva egemenleri emekçi kitlelerin bilincini karartmak için kullandılar. Güney Afrika örneğini öne çıkarıp emekçilerin şiddete başvurmamasını vaaz edip durdular ve bu örneği ulusal kurtuluş mücadelesi verenlerin sistem içine çekilmesi için de kullandılar.

Güney Afrika’da olan neydi? Açık ırkçılık temelinde yükselen Apartheid son bulmuştu. Bu, kendi içinde ele alındığında gerçekte önemli bir değişiklikti. Beyaz egemenler siyasi hayata siyahların da katılmasını, kendilerinin ülkedeki azınlık olarak çoğunluğun seçeceği hükümet, başkan tarafından yönetilmesini kabul etmek zorunda kalmıştı.

Ezilen siyah çoğunluk için bu, artık seçme, seçilme hakkına sahip olmak, kendi istedikleri bir başkanı seçmek; teorik olarak istediği şehire, bölgeye taşınabilmek; hiçbir gerekçesi olmadan tutuklanma ve hapise atılmamak; park oturaklarında otururken ve otobüslere binerken itilip-kakılmamak; tehdit edilmemek; çiftlik sahiplerince, keyiflerinin istediği zaman ağaçlara bağlanıp ölene dek dövülmemek; çocuklarını normal okullara gönderebilmek vb. vb. hakkına sahip olma anlamına geliyordu. Kuşkusuz bu, önemli bir değişiklikti, gelişmeydi. Artık insanlar derilerinin renginden dolayı baskı altında değillerdi.

Bu önemli değişikliğe, gelişmeye rağmen ama, dünün ezilen siyahları ile beyazların eşit hale gelmediği, fırsat eşitliğine sahip olmadıkları gerçeği, Apartheid rejiminin son bulmasından on yıl sonra da açıkça ortadadır. Haklara kâğıt üzerinde sahip olmakla, o hakları yaşama geçirme, yaşamda da fiili eşit imkâna sahip olmanın farklı şeyler olduğu Güney Afrika örneğinde de yeniden görüldü.

Bu sonuç doğaldır da. Çünkü üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet sistemi, kapitalist sistem varlığını aynen sürdürmektedir. Yaklaşık 350 yıllık egemenliğin beraberinde getirdiği üretim araçları üzerinde mülk sahibi olmaları sonucu beyaz egemenler, Apartheid’ın son bulması sonrası dönemde hükümette yer almasalar da, hâlâ Güney Afrika’nın ekonomisine damgalarını vurmayı sürdürüyorlar.

Apartheid’a son verme görüşmelerinde ANC en başında özel mülkiyete dokunulmayacağını beyaz egemenlere garanti etmişti. Apartheid’ın önderlerinin, gerek siyasi gerekse de yürütmedeki uygulayıcılarının takibata uğramayacakları, mülksüzleştirmenin, kollektifleştirmenin yapılmayacağı, ekonomik sistemin değiştirilmeyeceği vb. garantiler de verildi.

Siyahlar içinde gelişen bir zengin tabaka olmasına rağmen, bunların ülkenin toplam ekonomisine katkısı % 3’ten azdır. Bu durumun bilincinde olan kimi siyahlar, Güney Afrika’da ırkçı olmayan bir ekonomiden, ancak ekonominin % 30’unun siyahların eline geçmesinden sonra bahsedileceği cevabını vermektedir.

Bir yandan beyazlar dümeni ellerinde tutarken, aynı zamanda siyahlar içinde de sınıfsal farklılıklar giderek daha çok derinleşmektedir. Hepsini birleştiren temel, –aynı deri rengine sahip olmaktan dolayı baskı altında olmak– ortadan kalkmış, zengin-fakir, kapitalist-işçi, toprak sahibi-topraksız köylü-kır işçisi vb. farklılaşma öne çıkmıştır.

Geçmişte yaşam dünyalarını ayıran Apartheid idi, şimdi ise ekonomik ve sosyal alanlardaki eşitsizlik, birbirinden çok farklı yaşam koşullarıdır. Kimi batılı gazetecilerin yaptığı tespit gibi, Güney Afrika’da “siyasi Apartheid ölmüş, sosyal Apartheid yaşamaya devam ediyordu”.

Kuşkusuz ki siyahlar lehine yapılan işler de var bu süreçte. Örneğin dört milyon insana cereyan, sekiz milyon insana su ve o kadar insana da ev imkânları yaratıldı. Fakat siyahların büyük çoğunluğu yoksulluk sınırı altında yaşamaktadır. Evleri tenekelerden, plastiklerden… İşsizlik, hastalık vb. şeylerden en büyük pay yine siyahlara düşmektedir. 1994’ten bu yana 500.000 iş yeri ortadan kaldırılmıştır. Tüm bunlara ek olarak, Apartheid rejiminin siyahları baskı altında tutmak, sömürmek için yaptığı borçların (25 milyar dolar) yükü de esasta siyah emekçilerin sırtına binmiştir.

İşsizlerin, topraksız-yoksul köylülerin ve genel olarak yoksul tabakaların Güney Afrika’nın siyasi yaşamında önemli rol oynayacağı bir dönem önümüzde duruyor. Mücadele, beyazlarla siyahlar arasında değil, burjuvazi ile işçiler arasında, toprak sahipleriyle yoksul köylüler arasında yürüyecektir.

Nasıl yürüyeceğini birlikte göreceğiz…

18 Mayıs 2004