KIBRIS
Kazananlar, kaybedenler…
Kıbrıs’ın “geleceğini” belirleyecek beş yıllık bir süreç 24 Nisan 2004 tarihinde Kıbrıs’ın her iki kesiminde yapılan referandumla sona erdi. Sonuç: Annan Planı Kıbrıs’ın güney kesiminde yaşayan seçmenin % 75’inin oylarıyla şimdilik sandığa gömüldü; kuzey seçmeninin plana, bu plan çerçevesinde AB üyeliğine verdiği % 65’lik destek sonucu değiştirmeye yetmedi. Her iki kesimin ortak bir devlet çatısı altında birleşmesi, birlikte AB’ye girmeleri için referandumda her iki kesimin de “evet” demesi gerekiyordu…
Evet, beş yıl önce, 3 Aralık 1999 tarihinde New York’ta başlamıştı Annan Planı macerası… Beş yılda beş kez değiştirilen Annan Planı son olarak Mart ayında tarafların onayına sunulmuş, kimi değişikliklerle tarafların uzlaşma aramaları istenmişti. Taraflar; uzlaşma sağlanamayan konuları BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın doldurması sonrasında Planın son şeklinin referanduma götürülmesini onaylamışlardı.
Sonuç, referandum öncesi beklenti, tahmin ve anket sonuçlarını yanıltan bir sonuç değildi.
Gerek referandum günü, gerekse referandum sonrası yapılan açıklamalarda her iki taraf halkının özgür karar verdiği üzerine ahkâm kesildi. Örneğin; Kuzey’in başbakanı Mehmet Ali Talat, “Amacımız Kıbrıs’ta bir daha geçmişin acılarının yaşanmayacağı bir ülke ve düzen yaratmak. Bunun için uğraşıyoruz. Bunu sağlamak için bugün Kıbrıs Türk ve Rum halkı kendi özgür iradesiyle kararlarını veriyor.” diyordu, gerçekte her iki halkın, emperyalistlerin çıkar ilişkileri temelinde şekillendirdikleri ve halklara çözüm olarak dayattıkları bir plana oy verdiği olgusunun üzerini kapatarak… Gerçekte oylanan şey ada halklarının ne kadar isteğini/iradesini yansıtıyordu; bunun önemi yoktu taraflar için… Sonuçta referandum sonucu “evet-hayır” ikilemine sıkıştırılmış ada halklarının “iradesi“, “özgür kararı” sayılıyordu…
Referandum aşamasına gelinceye dek Annan Planı temelinde yaşanan gelişmelerin özünü esasta emperyalistlerin ve Kıbrıs’taki “garantör” sıfatlı güçlerin, onların adadaki uzantılarının –yer yer kendi içlerinde de!– çıkar ilişkileri/çatışmaları oluşturdu. Bu güçlerin Kıbrıs’ta oynadıkları oyunda halklara düşen, emperyalizmin egemenliğini sorgulamayan bir plan çerçevesinde, emperyalistlerin dayattığı bir plana evet ya da hayır deme rolü idi. Ve bu sahtekarca “kendi kaderini tayin hakkı“nın kullanılması olarak sunuluyordu.
Kıbrıs’ta iki halkın önüne konulan referandum sandığından çıkan sonuç sadece “evet-hayır” ikilemi ile elde edilen/edilemeyen Kıbrıs’ın Avrupa Birliği üyeliği üzerinde yükselmiyor. Bir dizi yan politik hesap hem referandumda, hem de referandum sonrasında belirleyici rol oynadı. Taraflar açısından kısa bir döküm yapmak gerekirse şunları görüyoruz:
Güney Kıbrıs: Referandum sonucunun “hayır” çıkması durumunda bile Güney Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Avrupa Birliği’nin bir üyesi olmasının rahatlığı içinde sandık başına giden Güney Kıbrıs seçmeni Kuzey Kıbrıs ile bir birleşik devlet çatısı altına girmeye, birleşik bir Kıbrıs olarak AB üyeliğine “hayır” dedi. Referandumda Güney’de hayır çıkması sonucu Annan Planı temelinde bir birlik devleti çıkmadı, dolayısıyla Güney Kıbrıs Cumhuriyeti birleşme sağlanmadan 1 Mayıs’a Avrupa Birliği’nin yeni üyesi olarak girdi.
Kıbrıs Cumhuriyeti şimdi Avrupa Birliği üyesi bir ülke olarak Avrupa Birliği’nin genişlemesinde –gerektiğinde veto silahını kullanma yoluyla– karar verme hakkını elde etme durumunda. Bu bağlamda örneğin Kıbrıs Cumhuriyeti Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğinin önüne –Yunanistan ile birlikte de– set çekme olanağını elde etmiş oluyor.
Yine Türkiye ile ilişkiler bağıntısında Avrupa Birliği üyesi Kıbrıs Cumhuriyeti, bugüne kadar Türkiye’nin tanımadığı bir devlet olma konumunu sonlandırma olanağına kavuşmuş oluyor. Avrupa Birliği üyesi bir ülkeyi tanıyıp tanımama konusu Türkiye devleti açısından özellikle 1 Mayıs’tan sonra tartışılan, üzerinde karar verilmesi zorunlu bir konu haline gelmiş durumda. Avrupa Birliği adaylığı yolunda tarih beklentisi içinde olan Türkiye’nin bu yolda “köprüyü geçene kadar” kimi tavizler vereceği ve bu tavizler arasında Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanıyacağı beklenmelidir. Bu, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin elde ettiği kazanımlardan birisidir.
Yunanistan ve AB açısından: Kıbrıs Cumhuriyeti’nin referandum sonucundan bağımsız olarak AB üyeliğini kazanacak olması Yunan hakim sınıf siyasetçilerinin de rahat davranmasına yol açtı. Adanın güneyinin hayır demesi Yunanistan’ın istediği, beklediği bir sonuçtu. Referandum öncesi anketlerin ortaya koyduğu referandumdan “hayır“ çıkacağı tahminleri Yunanistan’ı daha da rahatlattı. Bu yüzden seçimlere karışmayacakları, herhangi bir telkinde bulunmayacakları açıklamaları yapıldı referandum öncesinde. Fazla karışmıyormuş izlenimi yaratıp “Kıbrıslılar kendi kaderlerini belirlediler, bizim yapabileceğimiz birşey yok!” diyerek referanduma gölge düşürmeme tavrını takındılar.
Adanın güneyinin hayır demesi, Avrupa Birliği’nin de istediği yönde bir sonuçtu. Her ne kadar Avrupa Birliği sözcüleri birlik ve beraberlikten dem vursalar ve her iki kesimden evet oyunun çıkması sonrasında Kıbrıs’ın birleşik devlet çatısı altında üyelik kazanması yönünde görüş bildirseler de gerçekte onlar bu konuda samimi değillerdi. Annan Planı’nın bir ABD planı olduğunu bildiği noktada AB, Birleşmiş Milletler’in sahiplenip savunduğu Annan Planı’na karşı cepheden müdahalede bulunmak yerine geri planda durup, barış, birlik, çözüm yanlısı genel açıklamalarıyla yetinme yolunu seçti. Bu noktada AB’nin en büyük güvencesi ise Yunanistan hakim sınıfları ve adanın güneyinin Annan Planı’na olumsuz yaklaşımı idi. Nitekim sonuç Avrupa Birliği’nin beklentilerini boşa çıkarmadı.
Kuzey Kıbrıs ve Türkiye: Kuzey Kıbrıs’ta –ve Türkiye’de– Annan Planı temelinde atılan her adım statükonun korunmasını savunan kesim ile AB üyeliği ve Annan Planı çerçevesinde çözümü arayanlar arasındaki dalaş biçiminde sürdü.
Referandum sonunda kuzey seçmeninin % 65’i evet dedi ve Güney Kıbrıs’la birleşme ve AB’ye girme çerçevesindeki plandan yana tavrını koydu. Referandumdan alınan bu sonuç –güneyin hayır tavrı nedeniyle– Kuzey Kıbrıslılara AB yolunu açmadı ama yine de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti referandum sonucunu kendi leyhlerine kullanmaya çalıştı, çalışıyor…
Örneğin; Kuzey Kıbrıs siyasetçileri, kendilerinin çözümden yana olduklarını, çözümü istemeyenin Rum kesimi olduğunu ifade ediyorlar. Böylece uluslararası arenada “mızıkçılık“ sıfatını komşularına maletme konusunda ellerine bir koz geçmiş durumda ve bunu tepe tepe kullanmaya çalışacaklar.
Bundan daha önemlisi Türk ve Kuzey Kıbrıs siyasetçileri KKTC’nin tanınması, bunun olmadığı noktada en azından Kuzey Kıbrıs’a uygulanan ambargonun kaldırılması yönünde birtakım adımlar atmak için olumlu bir durum yakalanmış oldu. Türk hakim sınıfları, “iki toplumlu bir ada üzerinde bir taraf adanın tümü adına AB’de temsil hakkını elde ederken, diğer kesimin de tanınmasının bir hak ve zorunluluk olduğu” düşüncesini işlemeye başladılar.
KKTC’nin uluslararası planda tanınmasının zorluğu bilindiğinden en azından ambargonun kalkmasına yoğunlaşılacağı açık… Ambargonun kısmen veya tamamen kalkması Kuzey Kıbrıs’ta ekonominin belli ölçüde canlanmasına yol açacak. Bu arada çeşitli emperyalist güçlerden yardım sözleri de gelmeye başladı.
Bu çerçevede düşünülen çalışmalar KKTC Başbakanının New York ziyareti ile başlatıldı. Burada ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’la görüşmelerde bulunan Mehmet Ali Talat bu görüşmelerde “Kuzey’in başbakanı“ olarak karşılandı. Tanınmayan bir devletin başbakanına ABD yöneticilerinin “Başbakan“ diye hitap etmesi, hatta basının yazdığına göre Dışişleri yetkililerinin bu tavır yanında Kıbrıs Cumhuriyeti’nden bahsederken “Güney Rum Kesimi” deyimini kullanmaları, bunun bilinçli söylenip söylenmediği sorusu karşısında ABD dışişlerinin bunun bir dil sürçmesi olmadığını belirtmesi vb. ABD yönetiminin Güney Kıbrıs’ta referandumdan çıkan hayırın acısını kötü çıkartacağı biçiminde değerlendirildi.
Adanın Kuzey kesiminde evet sonucu çıkması “statükonun“ –ki en büyük temsilcisi Denktaş’ın açık karşı çıkışına, hayır yönünde bir dizi çaba göstermesine rağmen– açık yenilgisini de gösteriyor. Bu noktada Mehmet Ali Talat “evet”çi bir partinin lideri olarak Başbakanlık koltuğunda ABD ve AKP’den aldığı destekle daha rahat oturmaya ve daha açık destek görmeye başladı. Son ABD ziyaretinde gösterilen ilgi bunun bir göstergesi. Kuzeydeki referandum sonucunun hem Türkiye’de hem Kuzey Kıbrıs’ta açıkça statükonun istemediği biçimde “evet”le sonuçlanması “evet”çi çevrelerin, başta AKP iktidarı ile onunla aynı paralelde olan Kuzey Kıbrıs’taki iktidarın CTP kanadının Rauf Denktaş’ı istifaya davet etmesini beraberinde getirdi. Referandum sonuçlarının belli olmasının hemen ardından “evet”çiler, sonucun “Kıbrıs’ta taşları yerinden oynattığı”, “hiç bir şeyin artık eskisi gibi olmayacağı”, “statükonun miyadını doldurduğu” yönlü tespitler eşliğinde önümüzdeki yıl yapılması gereken KKTC Cumhurbaşkanlığı seçimini beklemeden Rauf Denktaş’ın çekilmesi gerektiğini açıkça dillendirmeye başladılar. İstifa daveti Rauf Denktaş’ın pişkin tavırlarıyla geçiştirilmeye çalışıldıysa da önümüzdeki süreçte –referandum sonucunun da etkisiyle– Kuzey Kıbrıs siyasi hayatında kimi değişikliklerin gündeme gelmesi beklenmelidir. Bu bağlamda adanın kuzeyinde değişimden yana olan ve tavrını açıkça AB üyeliği temelinde ve Annan Planı temelinde çözümden yana koymuş olan “evet”çi partilerin alınan % 65’lik seçmen onayını “evetçilerin iktidarını” sağlamlaştırmaya dönük biçimde kullanmaları beklenmelidir. Bunun açık göstergelerinden birisi bir erken seçimin dillendirilmesidir. Başbakan ve CTP lideri Mehmet Ali Talat’ın dillendirdiği bu adım eğer gerçekleşirse CTP, alınan % 65’lik seçmen onayını iç politikaya da aktarma şansını yakalamış olacak.
Kuzey Kıbrıs’ta Aralık 2003’te yapılan seçimlerin ortaya koyduğu tablo sonrasında oluşan koalisyon hükümetinin durumu referandum sonucuna uygun bir hükümet değildir. CTP; yeri geldiğinde statükonun kullanacağı bir güç olan DP ile oluşturduğu koalisyon hükümetinden rahatsızdır. Dahası Aralık seçimlerinde o sıralarda Kuzey Kıbrıs’ta yaşamayan kimi CTP milletvekili adaylarının seçilmesi ve parlamentoya girmesi; muhalefetin bu durumu Anayasa’ya aykırı olmakla gerekçelendirerek koalisyon hükümetini şaibeli ilan etmesi; koalisyon ortağı DP’nin yer yer sallantılı tavırlar takınması, yine iki DP milletvekilinin istifasıyla hassas rakamlar üzerinde yükselen Kuzey Kıbrıs parlamentosunda hükümetin sayısal çoğunluğunun tehlikeye girmesi… vb. vb. siyasetin oturmuş bir zemine sahip olmadığını, oynak olduğunu ve halihazırda esasta statükoya bağımlı bir şekilde yürüdüğünü göstermektedir. CTP referandumdan alınan sonuca da dayanarak bunu aşmak istemektedir. AKP iktidarının da desteğini sağlamış olan CTP’nin erken seçim silahını kullanacağı; önümüzdeki günlerde Kuzey Kıbrıs siyasetine erken seçimin damgasını vuracağı bugünden görülmektedir.
Ve Denktaş… Referandum sonucunun kuzeyde esas olarak statükocu siyasetin çözülmesi yolunda önemli bir adım olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bu bağlamda referandum sonuçları sonrasında Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş işi pişkinliğe vurarak geçiştirmeye çalıştı. Oysa referandum öncesi meydanlarda “hayır”ın bayraktarlığını yapan aynı Denktaş, “evet” oyunun çıkması karşısında istifa edeceğini söyleyecek kadar ileri gitmişti. Sandıktan çıkan “evet” çoğunluğu Denktaş’a aynı zamanda istifa etme restini gördüğünü de bildiriyordu. Ama anlayan kim?! Tam da bir burjuva siyasetçisine yakışır bir tarzda Denktaş pişkinlik tavrı içine girdi. Gerçekte yolun sonuna gelmiş olan Denktaş en azından şimdi istifa yerine görev süresinin sonuna kadar dayanmayı, gelecek yıl yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday olmamayı düşünüyor, bunu ifade de ediyor. Bu arada “…Yetişen insanlar da var, Talat var, Serdar var… Bunlar insana umut veriyor…” yönlü açıklamalar yapmayı ihmal etmiyor ve meydanı diğerlerine bırakacağını, o güne kadar kendisini rahat bırakmalarını istiyor… Elbette bunlar Denktaş’ın bugün dışa yansıttıkları… Burjuva siyasette tutarlılık, verilen sözün tutulması, özveri vs. gibi şeyler olmadığından; günü kurtarmak, ne olursa olsun koltuğun bir kenarına yapışmak ve bırakmamak erdem sayıldığından Denktaş’ın bu söylediklerinin ne kadarını tutacağını bilemeyiz. Bilinen bir şey varsa, o da, son referandumla statükonun artık eskisi gibi rahat hareket edemeyeceğidir. Bu bağlamda Rauf Denktaş da duvara yaslandığını görmekte ve bunu aşmanın ve iktidarını uzatmanın yollarını aramaktadır. Fakat buradan yola çıkarak, statükocuların bir an evvel iktidarı “değişimcilere“ vereceğini de beklememek gerekir. Statüko direnecektir.
Referandumda çıkan “evet”, Rauf Denktaş’a olduğu gibi Denktaş’ın ardındaki güçlere de verilmiş bir yanıttır. Sonuçta MGK kuzeyde çıkan “evet” çoğunluğu ile kendi desteğindeki güçlerin ve kendi politikalarının kitle tabanının gittikçe azaldığını görmüştür.
Türkiye açısından son bir not: Türk hakim sınıfları son Kıbrıs manevrası ile kazançlı çıkmıştır. Çünkü Türk hakim sınıfları Avrupa Birliği üyeliğinin önünde engel olarak çıkarılan Kıbrıs sorunu konusunda takındığı uzlaşmacı tavırla, sorunun kendilerinden kaynaklanmadığı, çözümden yana olduklarını söyleme avantajını elde etmişlerdir. Önümüzdeki dönemde –Aralık 2004’te yapılacak tarih alabilme görüşmelerinde örneğin– bu söylemi daha çok duyacağız.
ABD ve Kıbrıs… ABD’nin gerek Doğu Akdeniz’de sağlam bir üs ele geçirme planı, gerekse Kıbrıs’ın bütünlüklü bir biçimde Avrupa Birliği içine girmesi, bu temelde Türkiye’nin AB üyeliği önündeki engellerinden birisinin kalkması ve AB’nin bir üyesi –ABD’nin AB’deki bir kaması– olması… planları şimdilik referanduma çarpmış, kazaya uğramıştır. ABD bu kazayı şimdilik Kıbrıs’ın kuzeyini güçlendirme, varolan tecride son verme girişimlerinde bulunma ve Kıbrıs Cumhuriyeti’ni cezalandırma vs. yoluyla aşmak istemektedir. Bu politika ama geleceğe dönük başka planların hazırlanmasını, yeni senaryoların gündeme getirilmesinin engeli değildir. Tüm bu olumsuzluğa rağmen ama ABD Kıbrıs görüşmeleri sürecinde belirleyici güçlerden birisi olarak içinde olduğunu açıkça göstermiştir.
***
Peki tüm bu gelişmelerin çeşitli ulus ve milliyetlerden Kıbrıslı işçiler, emekçiler açısından getirisi ne olmuştur?
Kıbrıslı işçiler emekçiler açısından değişim özde bir değişim değildir, olmayacaktır. Güney Kıbrıslı işçiler, emekçiler Avrupa Birliği emperyalistlerinin çıkarlarına tabi, emperyalist sistemin bir parçası olarak sistemin dişlileri arasında ezilmeye devam edeceklerdir. Aynı şey adanın kuzeyinde yaşayan işçiler, emekçiler için de –başka formasyonlarda– geçerlidir. Sadece patron/lar farklıdır. Ada emekçilerinin gerçek ihtiyacı temelinde bir çözüm adaya gelmemiştir, emperyalistler ve adayı işgal altında tutanlar adadan ellerini çekmedikleri sürece de gelmeyecektir.
Anda kötünün iyisini seçmeye zorlanmış Kıbrıs işçilerine, emekçilerine oynanan oyunun gerçek niteliğinin gösterilmesi görevdir.
Adanın çeşitli ulus ve milliyetlerinin gerçek ihtiyacı kalıcı bir barıştır. Halkların ihtiyacı gerçek anlamda kendilerinin karar verdiği, birlikte oluşturdukları bir Kıbrıs Cumhuriyeti’dir. Sömürünün, baskının, ulusal eşitsizliğin ortadan kaldırıldığı, halkların kardeşliği ve işbirliği temelinde bir birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti bölgedeki iktidarlara, onların arkalarındaki güçlere, emperyalizme karşı mücadele edilmeksizin kazanılamaz. Çeşitli ulus ve milliyetlerden Kıbrıslı emekçiler, er ya da geç bu gerçeği görüp, bu yönde mücadeleyi yükselteceklerdir.
Beklentimiz de, çağrımız da budur!
