RUANDA:
Soykırımın onuncu yılı…
Yaşanan katliamlar, soykırımlar anlatılırken çoğunlukla suçlulara atfen “yaşananları görmemek için gözlerini kapattılar” denir. Ruanda’da bundan tam on yıl önce yaşanan soykırıma, soykırımın suçlularından büyük emperyalist güçler ve onların bir kurumu olan Birleşmiş Milletler (BM) gözlerini yummadı… Hayır, tersine kendilerinin doğrudan rol oynadığı soykırımın gerçekleşmesine baktılar! Soykırım, kelimenin gerçek anlamında emperyalist güçlerin desteğiyle ve onların gözleri önünde gerçekleşti.

Soykırımın üzerinden on yıl geçmesine rağmen, sözkonusu emperyalist güç ve kurumların yaptığı tek şey: BM Genel Kurulu’nda 7 Nisan’da saat 12.00’de bir dakikalık saygı duruşunda bulunma kararı almak… Ruanda’da soykırımın onuncu yılında bir hafta süreyle yapılan etkinliklere ise, davet edilmelerine rağmen ABD ve –Belçika dışında– hiçbir Avrupa ülkesinden başkan, başbakan ve benzeri devlet temsilcileri anmalara bile katılmadı. Belçika başbakanı bir nevi Belçika’nın geçmişteki sömürgecilik döneminde olduğu gibi, soykırım dönemindeki günahlarını/suçlarını affettirmenin peşindeydi…
Emperyalistlerin bu tavırlarının kuşkusuz ki bir nedeni var. Başta Fransız emperyalizmi olmak üzere ABD, İngiliz emperyalizmi ve BM soykırımın doğrudan suçluları ve sorumlularıdır. Bugün BM Genel Sekreteri olan Annan da soykırımın doğrudan sorumlularından biridir.
Soykırımın onuncu yılında da cevap bulmayan sorular basına şöyle yansıdı: Dünya ülkeleri neden gözlerini yumdu? BM neden, soykırımdan önce Ruanda’daki BM Barış Gücü Komutanı Romeo Dallaire’nin BM’nin merkezi olan New York’a gönderdiği raporları ve uyarıları dikkate almadı? Güvenlik Konseyi neden Ruanda’da “Barış Gücü”nün sayısını çoğaltacağına, 2500 olan sayıyı 270’e indirdi? Neden soykırımdan aylar önce BM Ruanda’daki güçlerine yasadışı silah depolarını ortaya çıkarmayı yasakladı? Neden soykırım sürecinde, soykırımı engellemek için müdahale edilmedi? Oysa Ruanda’daki BM Barış Gücü Komutanı Romeo Dallaire 5000 kişilik askeri güçle soykırımın engellenebileceğini düşünerek takviye güç istemişti…
Bu ve benzeri sorular soykırımın onuncu yılında da cevap bekliyor. Cevabı aslında emperyalistlerin Ruanda ve genel olarak Afrika’ya yönelik hesaplarının, planlarının ortaya çıkarılmasıyla bulunabilir.
Bunları şimdilik bırakıp soykırımın gelişim sürecini kısaca aktarıp bilinen ve önemli olan bazı noktaları ortaya koyalım.
SOYKIRIM ÖNCESİ DÖNEM…
Ruanda, komşuları Uganda, Tanzanya, Burundi ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nce çevrelenen, dünyanın en yoksul ülkeleri arasında sayılan; 26 bin kilometrekarelik alana sahip olan bir ülke. Ülkenin nüfusu, 2001 yılı verilerine göre 8.691.000. Bunun % 85’i Hutu, % 14’ü Tutzi geri kalan da Batwa’lar.
Ruanda, 1962’ye kadar esas olarak önceleri Almanya, sonraları da Belçika’nın sömürgesi durumundaydı. 1959’a gelindiğinde; Tutzi kökenli elit kesimin gelişmesi, ülkenin yönetiminin Ruandalılara bırakılması gerektiği talebini dile getirmeye ve bunun için mücadele etmeye başlayınca, sömürgeci güç Belçika, Tutzi’lerin Hutular üzerinde egemen güç olduklarını ve Hutuların haksızlıklara uğradığını keşfetmiş, ardından da Hutuları Tutzilere karşı desteklemiştir. Belçika’nın kışkırtması ve yardımıyla Ruanda’da egemen olan Tutzi’lere karşı Hutu’ların mücadelesi, Tutzi’lerin egemenliğine son vermekle sonuçlandı. Bu harekete Hutu-Devrimi de denildi. 1962’de ise Ruanda bağımsızlığına kavuştu…
Tutzi’lerin egemenliğine son verme mücadelesinde binlerce Tutzi öldürülmüş, yüzbinlercesi de ülkeden kaçmak zorunda bırakılmıştı. 1959’dan 1994’e kadar Hutular yönetimdeydi ve bu süreçte Tutzilere karşı düşmanlık sürekli varlığını korudu.
Uganda’da yaşayan Tutzilerin örgütlülüğü 1990’a gelindiğinde Ruanda’ya yürüyüp –ülkelerine geri dönmek amacıyla– savaş ilan etmeye ve yürütmeye kadar gelişti. Uganda devleti tarafından desteklendiği söylenen Tutzi isyancılarının, Ruanda Yurtsever Cephesi (FPR) önderliğinde başlattığı savaş, gerçek anlamda bir iç savaşa dönüştü. 1993’e gelindiğinde FPR ile hükümet arasında barış anlaşması imzalandı.
Bu dönemde barış sürecini geliştirmek ve “korucu” güç olarak düşünülen BM Barış Gücü Ruanda’ya yerleşti. Barış anlaşması yapıldı ama, örneğin üzerinde anlaşılan birlikte yer alınan geçici hükümetin kurulması vb. konulardan hiç bir söz yerine getirilmedi. Hutuların “şahin”, ırkçı önde gelenleri Tutzilerle hiçbir anlaşmaya yaklaşmadığı gibi, Tutzilerin yok edilmesinin hazırlığını yapıyorlardı.
Tam bir ırkçı kışkırtma kampanyasıyla birlikte, Tutzilerin isimleri listeler halinde hazırlanıyor, kimin Tutzi olduğu tespit edilmeye çalışılıyordu. Örneğin Radyo RTLM yaptığı yayın üzerinde katliama açıkça çağrı yapıyordu:
“Ben sizin yaptığınızı gördüm. Siz tüm gençlere örnek bir hizmette bulundunuz. Bu insanlar mutlaka öldürülmeliydi ve siz de onları öldürdünüz. Babaları kafasına bir kurşun sıkılarak öldürülmemeliydi, tersine mutlaka onu küçük parçalara keserek öldürmek gerekiyordu.”
Tutzilerin “hamamböceği” olarak adlandırılması ve ülke için tehdit unsuru oldukları vb. propagandalar, “biz onların kökünü getireceğiz” tehditleriyle tamamlanıyordu.
Tüm bunların yaşandığı ortamda Ruanda’nın başkenti Kigali’de Fransız askeri gücü bulunuyordu. 1991’de Ruanda’daki en önemli Fransız danışman olarak gösterilen yarbay Gilbert Cenovas, Ruanda hükümetine halk milisleri oluşturma önerisinde bulunur ve 1992’de bu öneri tüm Ruanda çapında pratiğe geçirilir. Böylece soykırımı uygulayacak güçler, Hutu ırkçıları için hazırdır…
SOYKIRIMIN BAŞLANGICI VE BİTİŞİ…
6 Nisan 1994’te, Ruanda Başkanı Juvenal Habyarimana ile Burundi Başkanı Cyprien Ntaryamira’nın içinde bulunduğu uçak, atılan roketlerin isabet etmesiyle infilak eder ve iki başkanla birlikte uçakta bulunanlar ölür. Uçağı düşürenlerin kim olduğu sorusuna kamuoyu hâlâ kesin ve doğru bir cevap alabilmiş değil. Değişik iddialar var.
Kim yaparsa yapsın, sonuç değişmiyor. Bu uçak düşürülmesi olayının hemen ardında, Hutu askeri yetkilileri –ki bunlar “sertlik” yanlısı olan kesimdi– Theoneste Bagosora önderliğinde iktidara el koydu.
7 Nisan 1994’te bunların iktidara el koymalarıyla FPR ile hükümetin yapmış olduğu barış anlaşmasını sabote etmeye başladılar ve FPR yeniden silahlara sarıldı.
Soykırımın başlangıcı 7 Nisan olarak kabul edilmektedir. Yaklaşık 100 gün süren, soykırımda büyük bölümü Tutzi olmak üzere, soykırımcılardan yana olmayan Hutu’ların da katledildiği bir süreç yaşandı. Uluslararası örgütlerin tahminleri 800.000 kişinin soykırımda yaşamını yitirdiği, katledildiği yönündedir. Ruanda hükümetinin 2002 yılında açıkladığı bir rapora göre ise bir milyondan fazla insan katledilmiştir.
Soykırım, FPR güçlerinin 4 Temmuz’da başkent Kigali’yi ele geçirmeleriyle son bulmuştur. Tutzi’ler böylece ülkedeki azınlık olarak hükümet etmeye başlamıştır. Soykırım durdurulmuş ama ülkedeki sorunlar varlığını korumuş, bunlara soykırımın doğurduğu sorunlar da eklenmiştir. Tutzilerle Hutular arasındaki düşmanlık tohumları soykırımla katmerlenmiştir.
Soykırımın onuncu yılında Ruanda’da bir hafta süreyle yapılan anmalar, bir bağlamda geçmişi unutmanın, karşılıklı uzlaşmanın sağlanması amacıyla yapıldı. Ama istek bu olsa da, somut durumda soykırımın yaralarının hiç de öyle kolay kapanmayacağı ve soykırımcıların ırkçı yaklaşımlarından kolay kolay uzaklaşamayacakları kamuoyuna yansıyan verilerle sabittir.
BM, KOFİ ANNAN VE SOYKIRIM…
1994’te Kofi Annan BM’nin tüm “Barış Misyonu” güçlerinin koordinatörü, sorumlusuydu. Butros Ghali de BM Genel Sekreteri idi. BM’nin ve bu sorumlularının soykırımı engelleyebileceklerini, soykırım sürecinde BM’nin Ruanda’daki generali, Kanadalı Romeo Dallaire anlatmaktadır. Soykırım sonrası dönemde psikolojik tedavi görmek zorunda kalan Dallaire, soykırımın barbarlıklarını hem kitap yazarak, hem de toplantılarda konuşarak belli ölçülerde kamuoyuna yansıtan BM’nin tek “görgü tanığı” konumunda.
Dallaire, şimdi emirlere uymanın ezikliği içinde ve soykırımı engelleyemediği için suçtan pay sahibi… O şimdi kendisini affettirmeye çalışan bir yaklaşıma sahip. Bunun sonucu olarak Ruanda’da soykırımın onuncu yılında yapılan etkinliklere de katıldı.
Dallaire sahip olduğu bilgileri BM’nin New York’taki merkezine, Annan’a ulaştırmaya çalışmış ama verdiği bilgiler dikkate alınmamıştır. Dallaire’nin verdiği bilgiler içinde Tutzilere karşı bir soykırımın hazırlandığı bilgisi de vardır.
BM yetkilileri, somutta da Dallaire’ye emir verme konumunda olan Annan, Ruanda’daki “Barış Gücü”ne verdiği emirlerle Hutu milislerinin illegal silah depolarının ortaya çıkarılıp silahlara el konulmasını da engellemiştir. Dallaire asker olarak eli-kolu bağlanmış durumda bırakılmıştır.
Yazının girişinde de değindiğimiz gibi BM askeri gücün artırılmasını isteyen Dallaire’nin talebinin tersine, Ruanda’da varolan gücün (2500) yaklaşık sadece % 10’unu (270) Ruanda’da bırakmıştır. Dallaire’nin geri bırakılan bu güçle rahat davranabilmesi, kendi askerlerini koruması için talep ettiği zırhlı araç ve silahlar ise hemen hemen hiç gönderilmemiştir.
Annan’ın oynadığı bu rolün bilincinde olan “sınır tanımayan gazeteciler”in Belçika seksiyonu eski başkanı, Nobel Barış Ödülü’nün Annan’a verilmesinin bir skandal, Annan’ın bu ödülü kabul etmesinin ise soykırım kurbanlarıyla sonradan alay etmek olduğunu açıkladı.
Dönemin BM Genel Sekreteri Butros Ghali de soykırımın başladığı bir ortamda “Mavi Bereli”lerin bir an önce Ruanda’dan çekilmesi için çaba gösterenler arasında. “Mavi Bereli”lerin geri çekilmesi kararı ise soykırımın başladığının ve devam edeceğinin tam bilgisine sahip olan –hem de soykırım başladıktan iki hafta sonra– BM Güvenlik Konseyi tarafından alındı.
BM’nin ve yetkili kurum ve kişilerinin bu tavrı, kendilerinin bir askeri yetkilisi olan Dallaire’ye bile ters geldiği için Dallaire, şimdi konuşup, olanları anlatmaktadır.
Kuşkusuz ki biz BM’nin ya da başka emperyalist güçlerin herhangi bir ülkede askeri güç bulundurmasının soykırımı, ya da soykırımları engelleyebileceği ve bunun iyi ve doğru olduğu düşüncesini savunmak için bunları anlatmıyoruz. Hayır! Kendilerini “Barış Gücü” olarak gösterenlerin, pratikte gittikleri ülkelerde neler yaptıklarını, bunların kendilerini “barış”, “demokrasi”, “insan hakları” savunucusu olarak göstermelerinin sadece birer yalandan ibaret olduğunu göstermek için aktarıyoruz. BM ve yetkilileri, Güvenlik Konseyi Ruanda’daki soykırımın ortakları, suçlularıdır.
Bunların suçluluğu, 6 Nisan 1994’te düşürülen uçağın “Kara Kutu”sunu BM’nin kasalarında gizlemeleriyle de ispatlanan bir durum. Sözkonusu tarihte düşürülen uçağın “Kara Kutu”su incelenmesi için BM’nin New York’taki merkezine gönderilir. Ama ortadan kaybolur “Kara Kutu”…
Le Monde gazetesi 9 Mart 2004 tarihinde, Fransız hakim Jean-Louis Bruguiere’nin araştırmasının sonuçlarıyla ilgili haberinde BM’nin uçağın düşme olayının araştırılmasını engellediğini de yazdı. Bunun ardında “Kara Kutu”nun BM’de olduğu iddialarına cevap veren BM Sözcüsü Fred Eckhard, iddiaları yalanladı. Aradan iki gün geçmeden Eckhard, “Kara Kutu”nun BM’nin dolaplarının birinin içinde bulunduğunu açıkladı. Kofi Annan’ın da içinde olduğu BM yetkilileri buna şaşırmışlardı! Hayret! Nasıl olur da böyle bir durum yaşanabilirdi? Cevabını buldular! “Güvenlik uzmanları ‘Kara Kutu’nun dolaba kilitlendiğinden üstlerini haberdar etmemişlerdi”. Üstüne üstlük, “Kara Kutu zedelenmediği için düşen uçağa ait olamayacağı varsayılmış”… mış mış… Böylece on yıl sonra “Kara Kutu” yeniden bulunmuş(!) oldu…
FRANSIZ EMPERYALİZMİNİN ROLÜ…
Soykırımdan gerek BM Güvenlik Konseyi’nde olmalarıyla, gerekse de ırkçı Hutu güçleriyle yakın ilişkileri nedeniyle sorumlu ve suçlu güçler içinde ABD ve İngiliz emperyalizmi de olmasına rağmen, soykırımın onuncu yılında yapılan etkinliklerde en çok eleştirilen emperyalist güç Fransa’ydı.
Fransa sadece Hutu egemenlerinin askeri güçlerini eğitip kuşandırmadı, aynı zamanda Hutu milislerinin oluşturulmasına da yol gösterdi, destekledi. FPR güçleriyle hükümet güçlerinin 1990-93 dönemindeki çatışmaları sırasında Fransız emperyalizminin askeri güçleri FPR güçlerine karşı doğrudan savaş yürüttükleri gibi, işkence, sorgulama vb. uygulamalarda da doğrudan yer almışlardır.
Soykırım başladığında BM’nin askeri gücü yanısıra Ruanda’da hem Fransa’nın hem de Belçika’nın askeri gücü –neden orada bulunuyorlarsa(!)– vardı. Fransız ve Belçika askeri güçleri bir tek Avrupalıyı kurtarmak için özel operasyonlar, paraşütlerle komandoların indirilmesi, helikopterlerle kurtarmak istedikleri “beyaz”ların taşınması için her türlü askeri operasyon yapma imkanına sahipti ve istedikleri insanları alıp götürdüler de. (Fransa kadar olmasa da, Belçika da soykırım suçluları, sorumluları içinde yerini almıştır.)
Çatışmalarda durumun Hutu’ların iktidarının sarsılması yönünde gelişmesi sonucu Fransa, 2500 kişilik “Special Forces” askeri gücüyle “Turquoise” adını verdiği harekata başladı. Ülkenin güneybatısında bir güvenlik bölgesi oluşturdu.
Hutu hükümetine karşı mücadele veren FPR güçleri 13 Haziran’da soykırımcıların merkezi yönetiminin bulunduğu Gitarama şehrini ele geçirdi ve hemen ardında Fransa, –soykırım suçlularını meşru hükümet olarak kabul eden– hükümetin egemenliğindeki bölgeye askeri olarak müdahale etmeyi kararlaştırdı. FPR güçlerinin 4 Temmuz’da başkent Kigali’yi ele geçirmelerinden sonra ise Fransa, soykırım suçlularını, katilleri Kongo’ya götürdü. Yani katilleri kurtardı! Sözkonusu katiller şimdi Kongo’nun doğusunda faaliyetlerini sürdürmektedir.
Soykırım süresince Fransa Ruanda’ya Kongo üzerinden sürekli silah satmıştır. Soykırım doğrudan Fransız emperyalizminin sattığı silahlarla gerçekleştirilmiştir. Sadece 15 Mayıs 1994-1 Ağustos 1994 döneminde Fransa’nın Ruanda’ya 33.6 milyon franklık silah sattığı bilgisi verilmektedir.
Burada aktardığımız bazı örnekler bile emperyalistlerin, kurum ve kuruluşlarının halklara barış, demokrasi, özgürlük değil; savaş, katliam, soykırım, kölelik… kısacası sadece ve sadece barbarlığı layık gördüğünü göstermektedir. Emperyalistlerin “barış”, “demokrasi” diye satmaya çalıştıkları, gerçekte onların soygunu, talanı, barbarlığıdır. Görev bu emperyalist barbarlığa karşı mücadeleyi yükseltmek, emekçi kitleleri, ezilen halkları bu barbarlığa karşı aydınlatmak… devrim mücadelesi için örgütlemektir.

