YÖK kavgasının ardında egemenlerin iktidar dalaşı var…

NE YÖK- NE YEK…
BİZE DEMOKRATİK ve ÖZGÜR EĞİTİM GEREK!

Son bir ayın gündemine YÖK kavgası yerleşti.
Kavganın bir yanı…

Kavganın bir yanında AKP hükümeti var. AKP hükümeti arkasına bir yandan yerel seçimlerdeki başarının, bir yandan Kuzey Kıbrıs’taki referandum sonucu statükoculara karşı kazanılmış başarının rüzgarını almış, Türkiye’de hükümet olmaktan iktidar olmaya doğru yürümenin yeni adımlarını atmak istiyor. AB’ye üyelik için AB’nin talepleri doğrultusunda, gerek Anayasa gerekse çeşitli yasaları AB yasalarıyla “uyumlu” hale getirmek gerekçesi de AKP’nin iktidar yürüyüşünde onun elinde önemli bir koz. AKP hükümeti şimdi bir buçuk yıllık icraatı ile emperyalistler nezdinde İslam ülkelerine örnek gösterilebilecek batıcı “modern müslüman”, “demokratik müslüman” iktidar modeli olabileceği konusunda belli bir güven vermiş durumda. Uluslararası emperyalist tekellerin Türkiye’deki uzantıları olan yerli özel büyük burjuvazi ve onun “liberal” siyasi temsilcileri de AKP hükümetinden esasta hoşnut.

Tek kaygıları, AKP’nin gerçekte şeriatçı bir parti olduğu, şimdilik fakat iktidara gelene dek şeriat amacını gizlediği, bilinen moda deyim ile “takkiye” yaptığı yönündeki kaygılar. AKP hükümeti 1,5 yıldır ekonomik alanda daha önceki hükümetler döneminde başlanmış Uluslararası Para Fonu-Dünya Bankası kaynaklı ekonomik programlarını harfiyen ve başarıyla(!) uyguluyor. Bu programların başarıyla uygulanması, tekellerin kârlarının işçilerin- emekçilerin daha yoğun sömürülmesi, özelleştirmeler sonucu yüzbinlerce işçinin işini kaybetmesi, yoksul ve orta köylülüğün yok edilmesi, yüzbinlerce esnafın iflası temelinde sağlama alınması ve arttırılması anlamına gelmektedir. Bu programın uygulanması yoksulların daha yoksullaşması pahasına, zenginlerin daha zenginleşmesi, toplumsal zenginliğin paylaşımında zaten var olan korkunç dengesizliğin daha da artması demektir.

AKP hükümeti bugüne kadar gelmiş geçmiş hükümetler içinde işçilerin, köylülerin, esnafların, memurların, hizmetlilerin, emeklilerin kısaca tüm emekçi sınıf ve katmanların ekonomik hak ve kazanımlarına karşı en yoğun saldırıları gerçekleştiren, emperyalist efendilerin bu konudaki tüm isteklerini harfiyen yerine getiren bir hükümettir. Fakat o bu insafsız saldırılarını ekonomiyi düzeltme gerekçesi ardında gizlemeyi başarabilmekte, emekçi yığınları “ekonomi düzeldiğinde” halkın durumunda da düzelme olacağı yalanları ile avutabilmektedir. Diğer yandan AKP hükümeti kendi iktidar mücadelesini, sanki demokrasi için verilen bir mücadeleymiş gibi göstermeyi de başarmaktadır. İşbirlikçi büyük burjuvazinin ve onun liberal temsilcilerinin AB’ye uyum istek ve talepleri, Türkiye’de iktidar olabilmek için var olan bürokratik kemalist iktidar yapısını geriletmek ve dağıtmak zorunda olan AKP tarafından üzerlenilmektedir. AB’ye uyum eşittir demokrasi; bunun için mücadele demokrasi mücadelesiymiş gibi bir görünüm çıkarılmaktadır ortaya. Yığınların tüm dikkati de bunun üzerine çekilmeye çalışılmakta, emekçilerin kendilerine yönelik somut saldırılara karşı mücadelesi uyutulmaktadır. Son bir buçuk yıllık AKP hükümeti döneminde gündemin kilitlendiği konuları kısaca hatırlarsak bu konuda durum tüm netliğiyle görülür:

– Önce 3 Kasım seçimleri ertesinde gündem Erdoğan’ın başbakanlığı sorununa kilitlendi.

– Bu arada ABD’nin Irak’a karşı saldırı hazırlıkları ve bu bağlamda TC’den talepler gündeme geldi.

– Erdoğan özel bir düzenleme ile Meclise sokularak Başbakan olmasının yolu açıldı.

– Birinci tezkerenin reddi, bunun AKP tarafından demokrasinin işleyişinin bir göstergesi olarak sunulması, ABD yönetimi ile AKP hükümeti arasında bir güvensizlik krizinin doğması.

– Sonra bu krizin aşılması için girişimler, pazarlıklar, Irak’ta işlerin ABD’nin evde yaptığı hesabın çarşıya uymaması üzerine, TC askerine yeniden ihtiyaç duyulması, ikinci tezkerenin kabulü, ABD’nin “şimdilik gelmeyin” tavrı geldi.

– Bu arada AB’ye uyum bağlamında paket üstüne paket açıldı. Ve bu uyum paketlerinde hep merkezi bürokrasinin egemenliğini zayıflatacak, siyasi iktidarın merkezi bürokrasi üzerinde denetimini arttıracak, bu arada yerel yönetimlere de daha fazla yetki veren tedbirler yasalaştırıldı.

– 2004’ün başından itibaren gündem yerel seçimlere kilitlendi. Yerel seçimlere paralel olarak Kıbrıs sorunu, bu sorunun Annan Planı çerçevesinde “çözümü” konusunda tartışmalar gündeme oturdu.

– 28 Mart yerel seçimlerinden sonra, Mayıs başına kadar Kıbrıs’ta referandum ve sonuçları gündemin baş köşesinde idi.

Görüldüğü gibi gündemi belirleyen işçilere, emekçilere yönelen yoğun saldırılar değildi. Egemenlerin kendi arasındaki iktidar dalaşının sis perdesi ardında emekçi yığınların sorunları gizleniyor, emekçi yığınların kendi gündemlerini ülkenin gündemi haline getirmesini bir yana bırakalım, farkına varmaları bile başarıyla engelleniyordu. Şimdi yeni bir gündem maddesi dayattılar. YÖK kavgası.

Ve diğer yanı…

Bu kavganın öbür yanında yerleşik, kemalist bürokratik devlet iktidarı var. Başbakan Erdoğan’ın dediği gibi, AKP hükümette ama iktidarda değil. AKP Meclis’te Anayasa’yı tek başına değiştirecek çoğunluğa sahip. Fakat gerçek iktidar olabilmek için meclis çoğunluğu yetmiyor. Öncelikle ordu, onun yanında polis teşkilatı, yargı, eğitim vb.’nin meclis çoğunluğunun ve onun seçtiği siyasi erkin kontrolünde olmadığı şartlarda, ortaya şimdi Türkiye’de olduğu gibi bir durum çıkıyor. Meclis yasa yapıyor. Yargı bildiğini okuyor! Meclis yasa yaparken, ordu ne yapılması gerektiği konusunda tavrını koyuyor! Yasalar ona göre yapılıyor! MGK denen bir kurum var. Bu kurumda siyasi iktidarla (hükümetle), yerleşik kemalist devlet bürokrasisinin (gerçek devlet iktidarı) en güçlü temsilcisi olan ordu arasında çelişmeli konularda uzlaşma aranıyor. Uzlaşma olmayan noktalarda son sözü kimin söyleyeceği ve söylediği bellidir! AKP devlet iktidarını ele geçirebilmek için doğrudan ve açık çatışma yerine, şimdilik mehter marşı usulü, iki ileri, bir geri yöntemini tercih ediyor. Geçmiş deneyimlerden fazla hızlı giderlerse, bir askeri darbenin, veya “postmodern” bir müdahalenin muhatabı olabileceklerini biliyorlar. Bu yüzden gayet dikkatliler. Ortaya merkezi devlet iktidarını geriletecek, devlet iktidarını siyasi iktidarın iradesine tabi kılacak bir öneri atıyorlar. Tartışmalarda merkezi devlet aygıtının verdiği tepkiye bağlı olarak, öneriyi ya geri çekiyor, ya da belli “düzeltmelerle” karşı tarafın da kabul edebileceği bir hale getirip geçiriyorlar.

AKP ile iktidar dalaşının öbür yanında duran, gerçek iktidar, kemalist bürokratik devlet gelinen yerde çok net bir biçimde seçmen çoğunluğunun desteğine sahip olmadığını görmüş durumda kendi konumunu savunma, “statükoyu koruma” pozisyonunda. O bu statükoyu savunma, kendi sarsılan ve gerileyen iktidarını savunma pozisyonunu emekçi yığınlara “laik cumhuriyeti” şeriat tehdit ve tehlikesine karşı savunma olarak göstermeye çalışıyor. Bu cephenin İP gibi “sol” kurmayları, statükocu bu kesimin mücadelesini ortaçağ gericiliğine karşı, çağdaşlığın, emperyalizme karşı bağımsızlığın vb. savunusu olarak gösteriyor. AKP’nin iktidar dalaşını demokrasi mücadelesi olarak yutturmaya çalışması ne kadar sahtekârca ise, bu kesimin kendi iktidarını koruma mücadelesini ortaçağ gericiliğine karşı çağdaşlığın savunusu olarak göstermesi de o kadar sahtekârcadır.

Ne iktidar olmak için statükoya karşı mücadele eden AKP demokrattır, ne de statükocular laik, antiemperyalist vb.dir.

Bu, YÖK kavgasında da açıkça görülmektedir.

YÖK nedir?

YÖK, 12 Eylül faşist cuntasının “anarşinin merkezleri” olarak gördüğü üniversite ve yüksek okulların 12 Eylül öncesi var olan görece özerkliğini ortadan kaldıran, üniversite ve yüksek okullarda tek tip insan (“Homo Kemalistus”!) yetiştirmeyi amaçlayan bir yasanın ve kurumlaşmanın adıdır. YÖK üniversite ve yüksek okul gençliğinin ve biraz özgür düşünen eğitim emekçilerinin boğazını sıkan bir cenderedir. YÖK bundan 23 yıl önce 12 Eylül askeri faşist cuntasının tüm toplumu zapturapt altına alma amacının üniversite ve yüksek okullarda gerçekleştirilmesinin aracı olarak kuruldu. Cuntanın üniversite ve yüksek okullardaki kolu idi. Cunta geri çekildikten sonra da YÖK, öğrencileri,

“Atatürk inkilapları ve ilkeleri doğrultusunda Atatürk milliyetçiliğine bağlı,

Türk milletinin milli, ahlaki, insani kültürel değerlerini taşıyan, Türk olmanın şeref ve mutluluğunu duyan,

TC devletine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getiren,

Türk devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olarak, refah ve mutluluğunu sağlamak” (Bkz. YÖK Kanunu, İkinci Bölüm, Genel Hükümler, Amaç başlıklı madde 4) yönünde yetiştirmeyi amaç edinen; tek tip insan yetiştirmeyi amaç edinen, özgür düşünce ve eğitim önünde engel olan bir kurum olarak çalıştı.

YÖK ortaya çıktığından bu yana ilerici; demokrat gençler YÖK’e karşı, onun kaldırılması amacıyla mücadele yürüttüler, yürütüyorlar. Bu mücadelede yüzlerce genç dövüldü, gözaltına alındı, işkenceden geçirildi. Binlercesinin öğrenime devamı engellendi. Binlerce demokrat eğitim görevlisi görevlerinden atıldı veya çekildi. YÖK gerçekte yok olması gereken, üniversitede, yüksek okullarda demokratik, bilimsel eğitimin önünde engel, faşist bir yasaya dayanan, faşist bir kurumdur.

Bu kurum kurulduğundan bu yana, yerleşik kemalist bürokratik devlet iktidarının önemli bir ayağı olagelmiştir.

Bu kurumun antidemokratik niteliği o kadar açıktır ki, kendileri de gerici burjuva demokrasisinin savunucusu olan AB, uyum bağlamında YÖK kanununda da değişiklikler yapılmasını talep etmiştir.

YÖK yerine YEK mi?

Bunu fırsat bilen AKP hükümeti, şimdi uyum yasaları çerçevesinde, üniversite ve yüksek okullarda merkezi devlet denetimini, siyasi iktidarın denetimini arttırma yönünde biraz değiştirecek bir yasa değişikliğini gündeme getirdi. AKP’nin değişiklik tasarısı, andaki YÖK’ü dağıtıyor. Onun yerine YEK (Yüksek Eşgüdüm Kurulu) isimli bir kurul öngörüyor. YÖK’ün dağıtılması ile birlikte andaki YÖK üyeleri üyeliklerini yitiriyor. Yeni kurulacak YEK’te ise hem üyelerin sayısı düşecek, hem de yapılması öngörülen Anayasa değişikliği ertesinde Genelkurmay Başkanlığı’nca atama da kaldırılacak.

Fakat esas gürültü bu noktada kopmadı. Esas gürültü, AKP’nin YÖK yasasını değiştirme çerçevesinde yapmak istediği bir başka değişiklik üzerine koptu. 28 Şubat sürecinde bilindiği gibi kemalist bürokratik devlet iktidarı bir “postmodern darbe” ertesi, Türkiye’de şeriatçı İslamın kadro okulları olarak gördüğü İmam Hatip Liseleri’ne (İHL) yönelişi engellemek için bazı tedbirler almıştı. İlköğretimin kesintisiz 8 yıla çıkartılmasının kemalist iktidar açısından esas amacı buydu. Bununla birlikte meslek liselerinden yüksek okula geçiş bağlamında da tespit edilen katsayılarla, meslek okulu mezunlarının Üniversitelerarası Seçme Sınavı’nda hangi puanı tutturursa tuttursun, lise mezunları ile eşit şartlarda işlem görmesi engellenmişti. Bunda da amaç öncelikle İHL mezunlarının ilahiyat fakültesi dışındaki fakültelere girmesinin engellenmesi idi.

AKP’nin seçimlerde verdiği sözlerden biri İHL’ye yönelik bu “haksızlıkların” giderileceği sözü idi. Şimdi AKP hem devlet iktidarını ele geçirme yönünde ilerlemek, hem de dinci tabanının taleplerine cevap verebilmek için, YÖK kanunundaki değişikliği fırsat olarak kullanmak istedi. Bunun için bir bütün olarak meslek liselerinin (ki buna tabii İHL de dahil) ÜSS’de lise mezunları ile hemen hemen eşit şartlarda yarışabilecekleri ve meslek lisesi mezunlarının tüm yüksek öğrenim kurumlarında tüm dallarda öğrenim görebilmesinin önünü açan bir düzenleme yaptı.

YÖK’cüler neye kızıyor? AKP ne yapmak istiyor?

Bunun üzerine başta YÖK’cüler olmak üzere tüm devlet iktidarı kurumları yaygarayı bastı. YÖK’cü profesörler ve öğretim üyeleri, İmam Hatip Liselilerin önünün açılmasının İHL’ye yönelmeyi güçlendireceği, bu sayede imamların artık çok daha fazla vali, yargıç vb. olabileceği, böylece devletin “laik” yapısının dağılacağı görüşleriyle, “Türkiye laiktir laik kalacak” temel sloganıyla sokaklara çıktılar. Meclise yürüdüler. Atalarına yürüyüp şikayette bulundular. Yıllardır ilerici- demokrat öğrencilerin YÖK’e karşı gösterilerinde polisin bu gösterileri bastırması için çağrılarda bulunanlar, bu kez polise kendi yer yer izinsiz gösterilerine müdahale etmeme çağrısı yaptılar! Ne de olsa onlar şimdi “demokrasiyi”, “cumhuriyeti”, “şeriata karşı laikliği” vb. savunuyorlardı. Ne sahtekârlık! Gerçekte savundukları tek şey sarsılan iktidarlarıdır!

İHL de bu faşist düzenin okullarıdır! Bu okullarda da verilen eğitim, bütün diğer okullarda verilen eğitim gibi, tek tip Atatürkçü, “devletin vatanı ve milleti ile bölünmezliği” ilkesi temelinde insan yetiştirmeye yönelik bir eğitimdir. İHL’ler şeriat için kadro yetiştiren okullar değildir. Bu okullar 1950’lerden bu yana bütün iktidarların geliştirdiği, 1980 12 Eylül cuntası döneminde de destek gören okullardır! O halde, koparılan gürültü bir yanı ile boştur.

Fakat diğer yandan koparılan gürültünün bir maddi temeli de vardır. Bu maddi temel de, dinci insanların büyük çoğunluğunun kemalist devlet iktidarına karşı AKP’yi desteklemesi, dinci ailelerin çocuklarını daha çok meslek liselerine ve İHL’lere göndermeleri, bu anlamda bu okulların deyim yerinde ise AKP’nin arka bahçesi olması gerçeğidir. AKP’nin İHL mezunlarına yüksek okullarda tüm dalların açılması konusunda ısrarı bu yüzdendir. AKP tabii bunu tüm meslek liseleri için öngörüyor, İHL’lerin tüm meslek liseleri içinde % 7’ye tekabül ettiğini söyleyerek derdinin gerçekte meslek eğitimini teşvik etmek olduğunu söylüyor. Fakat onun bu adımla esas derdinin İHL’ler olduğu açık. Hal böyle olduğu içindir ki, statüko savunucuları laiklik elden gidiyor yaygarasını basıyor. Gerçekte ise olan AKP ile yerleşik kemalist devlet iktidarı arasındaki iktidar dalaşında, AKP’nin yeni bir hamlesi, statüko savunucularının da direnişidir.

Kayıkçı kavgası…

AKP, bütün gürültülere rağmen, yasa tasarısını meclisten geçirip yasa haline getirerek mehter marşının iki ileri adımını atmış durumdadır. Şimdi ritimde yerinde sayıp selam verme sırası vardır. Bu da Cumhurbaşkanı Sezer’in yasayı veto etmesinden sonra, ya da yasa onun tarafından onaylanması halinde Anayasa Mahkemesi’ne götürülünce yapılacaktır.

Herhalde değişikliğin şimdiki biçimiyle, bu yılki sınavlara yetişmeyeceği kesindir. Bir dahaki yıla ne olacağı ise gelişmelere bağlıdır. Herhalde AKP’nin dinci tabanı AKP’nin kendi haklarını savunduğu mesajını almış, kemalist kesim de cumhuriyetin yılmaz ve uyanık bekçileri olduklarını bir kez daha göstermiş, herkes kayıkçı kavgasında beklenen ve bilinen rolünü hakkıyla oynamıştır.

Aslında YÖK ile YEK karşılaştırıldığında, yapılmak istenen değişikliklerin öze ait olmadığı AKP’nin tasarısında da yetiştirilmesi öngörülen insanın tek tip “Homo Kemalistus” olduğu görülmektedir. AKP, görünen odur ki, değişiklikleri özellikle ordu ile çatışmadan, tedricen gerçekleştirmek istemektedir.

Esas derdi de adım adım iktidara yürümektir.

Bizim kendi kavgamız var…

İşçiler, emekçiler açısından önemli olan, egemen sınıfların kendi aralarındaki iktidar dalaşında, iki kanadın da işçilerin emekçilerin düşmanı olduğunu görmek, hiçbirinin kuyruğuna takılmamaktır.

İşçiler ve emekçiler açısından demokrasi mücadelesinin bir parçası olarak Yüksek Öğrenim konusunda savunulacak talep:

– ÖZGÜRCE DÜŞÜNEN İNSAN YETİŞTİRMEYİ AMAÇLAYAN DEMOKRATİK VE BİLİMSEL EĞİTİM; PARASIZ, YAYGIN EĞİTİM; EĞİTİMDE FIRSAT EŞİTLİĞİ; ÖZGÜR VE ÖZERK YÜKSEK ÖĞRENİM’dir…

Ne YÖK, ne YEK…

Bize demokratik, özgür, özerk yüksek okullar gerek!

18 Mayıs 2004