15-16 HAZİRAN ŞANLI İŞÇİ DİRENİŞİ GÜNÜMÜZE IŞIK TUTUYOR!

1960’lı yılların ikinci yarısı ve 1970’li yılların başı Türkiye işçi sınıfı ve sendikacılık hareketinin önemli atılım yıllarıydı. 1961 Anayasası’nın getirdiği yeni sendikalaşma, grev ve toplu sözleşme haklarından yararlanan işçi sınıfı hareketi hem sendikalaşan, örgütlenen kitle gücü ile hem de sendikalaşma ve hak alma mücadelesinde dirençliliği, kararlılığı ile sermayeye ve onun devletine korku vermeye başlıyordu.

1960’lı yılların ortasına kadar sendikal harekette tekel konumunda olan ve işçi sınıfı hareketinin her ileri atılımını boğma esas işi ile uğraşan Türk-İş’e karşı işçi sınıfı ve sendika tabanında büyük tepkiler doğuyordu. Bu tepkiler Türk-İş’e üye bir çok sendika yönetimine de yansıyor ve artık bazı sendika yönetimleri Türk-İş yönetimi ile iyice kapışma noktasına geliyordu. Türk-İş yönetiminin sendika içerisinde muhalefeti ve işçilerin yürüttüğü bir çok grevi boğma tedbirleri sonucunda bazı sendikalar Türk-İş’ten koparak DİSK’i oluşturuyordu. O günkü dönemde “sınıf sendikacılığı ve mücadeleci sendikacılık” anlayışını temel alarak işçi hareketinin grev ve direnişlerine bir çok yerde sahip çıkan DİSK, işçi ve sendika hareketi için yeni ve ileri bir çekim merkezi oluşturuyor, ama aynı zamanda hakim sınıflar, devlet kurumu ve Türk-İş ağaları için de bir tehdit unsuru haline geliyordu.

İşçi sınıfı hareketinin yanısıra üniversite gençliğinin demokratik ve devrimci mücadelesi de atılım yapıyor, her yerde öğrenciler emperyalizme, gericiliğe, faşizme karşı mücadelenin ön saflarında yer alıyorlardı. Aynı zamanda yıllar sonra Türkiye’de yönelimini işçilere, çalışanlara doğrulttuğunu ilan eden ve onun çıkarlarını savunacağını ortaya koyan yeni, legal bir parti Türkiye İşçi Partisi (TİP) kuruluyor ve TİP geniş emekçi ve yoksul kitlelerin politize olmasının, siyasal harekete aktif olarak katılmasının yolunu açıyordu.

Bir çok kanaldan gelişen antiemperyalist, antifaşist hareket işçi hareketinin gelişimine daha büyük bir atılım veriyordu. Bu atılım kendisini özellikle her yerde fışkıran grev mücadeleleri ile gösteriyordu.

Hakim sınıflar bu gidişe “dur” demek amacı ile 1961 Anayasası’na bağlı olarak yürürlüğe giren 274 sayılı Sendikalar Kanunu ve 275 sayılı Toplu Sözleşme, Grev ve Lokavt Kanunu’nda sınırlama ve değişiklikler yapmayı amaçladılar. Amaçlanan değişikliğin özü, her iş kolunda Türk-İş’i tek yetkili sendika yapıp DİSK’i işlevsiz hale getirmek ve böylece gelişen işçi ve sendika hareketine önemli bir darbe vurmaktı.

Bu yöndeki kanun değişikliğinin parlamentoya getirildiği gün, işçi sınıfı büyük bir protesto örgütleyerek hakim sınıfların bu planına yanıt verdi. 15 Haziran 1970’te başta İstanbul ve İzmit’teki fabrikalarda çalışan 70 bin işçinin katılımıyla başlayan işçi direnişi, 16 Haziran tarihinde 150 bin kişilik dev bir gösteriye dönüşüyordu.

İşçi sınıfının bu muazzam gücü karşısında paniğe kapılan devlet, polisi ve orduyu devreye sokuyordu. İşçilerin geçeceği caddelere ve köprülere barikatlar kuruluyordu. Fakat işçi sınıfının yürüyüşü bu barikatlarla da engellenemiyordu, işçiler birer birer, polis ve jandarma güçleri ile dişediş mücadele ederek barikatları aşıp kitleler halinde akmaya devam ediyordu. Faşist kolluk güçlerinin silah kullandığı bu mücadelede iki işçi hayatını yitiriyordu.

İşçilerin kitlesel mücadeleyle hakim sınıfların egemenliğine karşı çıktığı bir durumda hakim sınıflar yüzlerindeki kaba demokrasi maskesini de atıyor, faşist, terörcü yüzlerini ortaya koyuyorlardı. Her türlü demokratik hakkın askıya alındığı sıkıyönetim ilanı, hakim sınıfların işçilerin mücadelesine karşı yanıtı oluyordu.

İşçi ve sendika hareketinin kitlesel bir atılım yaptığı bu anda DİSK’in reformist yönetimi düzenle uzlaşmacı niteliğini ortaya koyuyor ve devletin bastırma hareketine destek veriyordu.

Hakim sınıfların ve onların kolluk güçlerinin faşist terörü, Türk-İş sendika ağalarının açık devletle işbirliği politikası ve DİSK’in kitlesel direnişe sahip çıkmaması sonucunda, özellikle sıkıyönetim ilanı ile birlikte işçi sınıfının 15-16 Haziran direnişi geri çekiliyordu. Fakat buna rağmen hakim sınıflar amaçladıkları kanun değişikliklerini parlamentodan geçirmeye cesaret edemiyorlardı. Hakim sınıflar bu amaçlarına ancak 12 Eylül 1980 faşist terörü ile ulaşabileceklerdi.

15-16 Haziran şanlı direnişi yalnızca iki gün sürdü, ama ondan sonraki işçi ve sosyalist hareketinin gelişiminde hiç bir zaman unutulamayacak, unutturulamayacak derin izler bıraktı:

– İşçi sınıfı, kitleler iradelerini ortaya koyduğunda hakim sınıflara, sarı ve reformist sendika ağalarına nasıl korku verdiğini, hakim sınıfların saldırısına karşı başarıya ulaşacak mücadelenin, işçi ve emekçi yığınların kitlesel gücünde ve mücadelesinde yattığını,

– İşçi sınıfının pratik eylemde, sokakta, alanlarda siyasi gücünü ortaya koyup halkın mücadelesine pratik önderlik yapma gücü ve yeteneğine sahip olduğunu,

– İşçi sınıfının ve onun sendikalarda örgütlü kesiminin mücadelesinin gelişmesinin ve örgütlenmesinin ancak sarı ve reformist sendika bürokrasisine ve sendika ağalarına karşı sürekli ve sistemli örgütlü mücadele ile mümkün olduğunu,

– Sendika ağalarının sendikalardaki egemenliğine önemli bir darbe vurulmadan, onların egemenliği yıkılmadan işçi sınıfı mücadelesinin, sendikal örgütlenmesinin kalıcı başarılar elde edemeyeceğini,

– İşçi sınıfının işyeri ya da sendikal örgütlülüğünün devrimci, sınıfın nihai kurtuluşunu önüne koyan ve bu amaçla sağlam bir faaliyete girişen bir öncü parti ile sıkı bir bağının yaratılmadığı sürece kendiliğinden işçi hareketinin elde ettiği başarıları, kazanımlarını sürekli koruyamayacağını göstermiştir.

15-16 Haziran gibi şanlı bir mücadele bayrağına sahip olan işçi sınıfı daha büyük hedeflere ulaşmaya muktedir olduğunu da göstermiştir ve er geç ulaşacaktır.

16 Mayıs 2004