Söz ve karar sahibi olması gerekenler işçilerdir!
14 Mayıs 2004 tarihinde “Hürriyet” gazetesinin “Yeter Söz Milletin” köşesinde bir haber okuduk. Burada Maltepe Üniversitesi ile Friedrich Ebert Vakfı’nın ortaklaşa düzenlediği iş yasalarında yapılacak değişiklikler üzerine düzenlenen bir panel hakkında kısa bir haber yer alıyordu. Haberi gazeteye gönderen Dr. Engin Ünsal önce bazı olguları sıralıyor:
“Ülkemizde bir iş sözleşmesine dayalı olarak çalışan 11 milyon işçi var. Bunların ancak 6 milyonu SSK ve İş Yasası kapsamında olup, 5 milyonu kayıt dışında ve kölelik koşulları ile çalışmaktadır.”
Bu veriye hemen bir not düşmek gereklidir. Türkiye’de toplam işçi sayısı hakkında verilen bilgilerin gerçek sayıyı yansıtıp yansıtmadığı tartışmalıdır. Dr. Ünsal’ın kayıtlı ve kayıtsız işçiler için verdiği 11 milyonluk sayıya karşılık, en “büyük” işçi sendikaları konfederasyonu Türk-İş’in verdiği toplam işçi sayısı 12 milyon 637 bindir (Bkz., “Örgütlenme El Kitabı I”, s. 22, Türk-İş, Temmuz 2003) Bu, Dr. Ünsal’ın verdiği sayıya göre 1 milyon 637 bin daha fazla. Ülkemizde örgütlü toplam çalışan işçi sayısından daha büyük bir sayıyı oluşturan bu fark küçümsenmeyecek bir rakamdır. Fakat biz burada Dr. Ünsal’a verdiği bilgilerde titiz davranmadığı yönünde bir eleştiri getirmekten daha çok, Türkiye’de;
a) ücretli veya maaşlı çalışan işçilerin gerçek sayısını bile ortaya koymaktan aciz,
b) işçi sınıfının nerede ise yarısını güvenceden yoksun bir biçimde sermayenin sömürüsüne terk etmiş, kendi koyduğu kanunları bile işletmeyen bir düzenin olduğuna ve
c) işçi sınıfının sosyal güvenceye kavuşturulmasının Türkiye açısından ne kadar önemli olduğuna dikkat çekmek istiyoruz.
Aktarmaya devam ediyoruz. “Çalışanların çıkarlarını koruyacak olan sendikalar fena halde bölünmüş ve sosyal, siyasal etkileri dibe vurmuş bir konumdadır. 11 milyon işçinin ancak 700 bini ödenti veren sendika üyesidir ve bunlar da dört konfederasyon ve 28 işkoluna bölünmüştür. Bir zamanlar genel kurulları gazetelerin 1. sayfalarında yer bulan işçi konfederasyonları bugün haber bile olamamaktadır.
1 Mayıs’ı ayrı meydanlarda kutlayacak kadar dayanışmadan uzak ve bölünmüş bir sendikacılık anlayışı ile karşı karşıyayız. Oysa işçi sendikaları demokratik, laik, sosyal devletin kurulmasında çok önemli görevler üstlenebilir.
Sendikaların kağıttan kaplana dönüşmesinin başlıca nedeni küreselleşme ve bununla ilgili sorunlar olmakla beraber ülkemizde 12 Eylül ürünü 2821 sayılı sendikalar ve 2822 sayılı toplu iş sözleşmesi yasalarının da önemli payı vardır.”
Dr. Ünsal’ın tezi, sendikaların kağıttan kaplana dönüştüğüdür. Tezin bir bölümü yani, bugünkü durumun somut tespiti olarak sendikaların kağıttan kaplan olduğu anlayışı sendika konfederasyonlarının hepsi ve tek tek sendikaların ezici çoğunluğu için doğrudur. Tezin diğer yarısı, yani sendikaların kaplandan (mücadeleci, aktif bir yapıdan) kağıttan kaplana (pasif, işlevsiz bir yapıya) dönüştükleri iddiası ise, bazı sınırlamalarla 1960’lı ve 1970’li yıllar DİSK’i dışta tutulursa yanlış bir tezdir.
Kurulduğundan bu yana ülkenin en büyük işçi konfederasyonu olan Türk-İş, görevini “iş barışını” koruma, sermaye ve onun devleti ile işbirlikçilik olarak ortaya koymuş, sürekli olarak işçi sınıfını ve mücadelelerini pasifleştirmek, ilerlemesini engellemek için çabalayan bir örgüt işlevine sahip olmuştur. 1970’li yılların ikinci yarısında kurulan HAK-İŞ bu konuda Türk-İş’den daha geri, daha işbirlikçi bir role soyunmuş ve bu rolünü de oynamaya devam etmektedir.
1960’lı yılların ikinci yarısında Türk-İş’ten ayrılan sendikaların oluşturduğu DİSK, kapatıldığı 12 Eylül 1980 tarihine kadar, ücretli kölelik düzeninin sınırlarını esasta kabul eden, reformist bir sendikacılık çizgisine sahip olmasına rağmen, o dönemde hızlı bir atılım ve mücadele içinde olan Türkiye işçi ve sendikacılık hareketinin esas merkezi olmuş ve mücadeleyi, işçilerin sendikalaşmasını ileriye götüren olumlu bir fonksiyonu olmuştur.
DİSK’in kapatıldığı tarihten yeniden açıldığı 1991 yılına kadarki 11 yıllık süreçte esasta Türk-İş ve HAK-İŞ (açık faşist ve kitlesiz MİSK’i dışta tutuyoruz) sendikacılık hareketinde bol bol laf üretmekle, gerçekte işçi ve sendika hareketinin 12 Eylül faşist yasalarına rağmen gelişmesini engellemekle uğraşmışlardır. 1991 yılında DİSK’in yeniden faaliyete geçmesini sabırsızlıkla bekleyen bir çok işçi kısa zamanda beklentilerinin yanlış olduğunu görmüştür. Yeniden faaliyetine başladığı dönemde DİSK, 1980 öncesinde programında ve faaliyetlerinde onu diğerlerinden ayırt eden ve DİSK’i DİSK yapan temel ögelerden, her şeyden önce kitle ve sınıf sendikacılığı ilkesi ile sınıf mücadelesi temel ilkesinden artık kurtulma amacında olduğunu, bundan böyle “çağdaş sendikacılık” (yani işbirlikçi, uzlaşmacı sendikacılık) yapacağını ilan etmiştir. Böylece DİSK de kağıttan kaplan olmaya aday olduğunu ilan etmiştir. Bu dönemden itibaren var olan işçi sendikaları arasında önemli, hareketi, mücadeleyi ileriye götürebilecek farklılıklar giderek ortadan kalkmaya başlamıştır.
Memur statüsünde olan ve işçi sınıfının önemli bir bölümünü oluşturan kamu çalışanlarının sendikaları ve onların üst kurulu KESK 12 Eylül sonrasında, şimdiye kadar sendikalaşma hakkından yoksun tutulan kamu çalışanlarının sendikalaşması yönünde, bu anlamda Türkiye sendikacılık hareketinin geneli açısından da olumlu bir rol oynamıştır. Geldiği yerde kurulu düzene ve bürokratik sendikacılığa iyice uyum sağlayan KESK’in bu olumluluğu giderek arka plana itilmesine rağmen, halen “grevli, toplu sözleşmeli sendika hakkı” mücadelesi verdiği ölçüde devam etmektedir.
Kısaca toparlayacak olursak, anda sendikacılık hareketi farklı sendikalara bölünmüş olmasına rağmen, bu örgütsel farklılığın arkasında yatan ayrım çizgisi nitelikte değildir. Var olan sendika konfederasyonları sarı, açık reformist, mücadeleden kaçan, ancak kendiliğinden gelişen sınıf ve sendika hareketi seviyesinde, hareket içerisinde yer alan ve geldikleri noktada sendikacılık hareketinin gerilemesinin en önemli nedenlerinden birini oluşturan örgütlerdir. Bu nitelikteki sendikaların “birlik” oluşturup birliğin verdiği güçten yararlanarak sendikal harekete bir atılım vermeleri mümkün değildir.
Dr. Ünsal dikkati, zaten tek başına alındıklarında güçsüz olan sendikaların 104 ayrı örgütü ve 4 konfederasyona çekerek, sanki çözümün bu parçalanmışlığın aşılmasında, biçimsel birliğin yaratılmasında olduğuna indirgemektedir. Aralarında temel bir farklılık kalmamış, işlevleri aynı olan işçi konfederasyonlarının birleşmesi aslında iyi olur. Hiç olmazsa tek tek sermaye sahiplerinin bu biçimsel ayrılığı, sendikal rekabeti işçilere karşı kullanma imkânı azalmış olur. Ayrı ayrı sendikalara ve konfederasyonlara bölünmüş sendikaların yönetimlerine çöreklenmiş sendika ağaları ellerinde tuttukları yönetimleri rant elde etmek için kullanmakta ve olası birliklerle ellerindeki arpalıkların tehlikeye girmesini kesinlikle istememektedirler. Lafta hepsine sorulsa hep birden “birlik “ şampiyonluğu yapan sendika ağaları pratikte “birlik” yönünde hiç bir olumlu adım atmadıkları gibi, bu yöndeki girişimleri de daha başlangıçta boğmak için herşeyi yapmaktadırlar. Aslında var olan sendika konfederasyonları arasında temel bir farklılık yoktur ve bu anlamda birleşme için de aralarında önemli bir engel olmayan örgütlerdir. Sendika ağalarına “arpalıklar için sendikal hareketin birleşmesine engel olmayın!” denmelidir. Fakat bu tür birlikten sendika hareketinin nitelik güçlülüğü beklenemez. İşçi ve sendika hareketinin gerçektende bir birliğe, sağlam bir birliğe, sınıf ve kitle sendikacılığı ve sendika içi demokrasi ilkeleri temelinde örgütsel bir birliğe ihtiyacı vardır.
Çözüm, işçi ve sendikal hareketin temel yönlerinde ve unsurlarında gerçekleşecek değişikliklerde yatmaktadır. Biz başlıca şunları saymakta yarar görüyoruz:
– İşçi sınıfının ve sendikalarda örgütlü kitlesinin sermayeye ve onun devletine karşı ancak mücadele ile hak alabileceği bilincinin ve pratiğinin gelişmesi,
– Bu hareket içerisinde sendikaların üst yönetimine çöreklenmiş ve temel görevini rant yemek olarak gören sendika ağalığına karşı işçi ve sendika hareketi içerisinde aktif bir bilincin ve kitlesel tepkinin yerleşmeye başlaması,
– İşyerlerindeki sendika temsilciliklerinden başlayarak sendika şubelerine tabanın aktif ve bilinçli müdahalesi, mücadeleci ve sınıfın yanında olan işyeri sendika temsilcilikleri ile sendika şubelerinin seçilmesi,
– Bu amaçla işyerlerinde ve sendikalarda mücadeleci işçiler muhalefetinin örgütlenmesi,
– İşyerlerinde ve işkollarında sendikalı olsun ya da olmasın, hangi sendikaya üye olursa olsun öncü işçilerden başlayarak en geniş işçi kesiminin ortak mücadele platformunun ve birliğinin sağlanması,
– Sendika ağalığına karşı sendika tabanının mücadelesinin örgütlenmesi, mücadeleci, devrimci sendika çalışanı, yöneticisi ve şubelerinin eylem birliğinin sağlanması,
– Var olan faşist, gerici, antidemokratik iş yasalarına ve diğer siyasi yasalara karşı mücadele edilmesi.
Burada sayılan bir kaç noktada bile ilerleme sağlanması, yukardan sendika bürokrasisinin yapacağı birlik adımlarından bin kere daha olumlu, hareketi ileriye götürücü bir rol oynayacaktır.
Bu nedenle görevin doğru tespit edilmesi, gerçek çözümden saptırmalara karşı dikkat çekilmesi doğru sonuca ulaşmanın önşartıdır.
Bu amaçla biz de diyoruz: Buyrun tartışalım!
