Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin “türban yasağı”na onayı ve türban tartışması
Bilindiği gibi, Haziran ayında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) iki üniversiteli kızın türban yasağı şikâyetini geri çevirmiş ve böylelikle Türkiye’de ve Avrupa’da “türban yasağı” uygulamalarına onay vermişti. Buna göre, TC devletinin üniversitelerinde türbanlı/başörtülü kızların sokulmaması insan hakları ihlali olarak sayılmıyor, dolayısıyla TC devletinin yasakçı tavrı onaylanıyordu. Bu karar, Avrupa Birliği devletlerindeki uygulamalar için de dayanak oluyor ve konuyla ilgili tartışma ve protestoların hızını belli ölçüde kesiyordu. Fakat buna rağmen türban konusunda son söz söylenmiş değil, bu tartışma Türkiye’de ve AB ülkelerinde hep yeniden hararetlenme eğilimini içinde taşıyor.
Konu hemen herkesin güncel yaşamında rol oynadığından, kitleler diğer birçok konuda olduğu gibi televizyon ve basılı medyada yürütülen tartışmalara salt seyirci pozisyonunda değil. Türkiye’de ve Avrupa’da okullarda, işyerlerinde, mahallelerde bu sorun bir şekilde gündeme geliyor ve hemen herkesin söyleyeceği bir sözü oluyor. Böyle bir konunun bizim okur kitlemiz tarafından da tartışıldığı gayet açıktır. Geçmiş sayılarımızda, Türkiye’de hakim sınıfların iktidar dalaşının bir aracı/konusu olarak gündeme gelen “türban” sorununu yeri geldiğinde ve somut bazı uygulamalar bağlamında ele almış ve teşhir görevimizi yerine getirmeye çalışmıştık. Fakat bu tavırlar “türban yasağı” ve bunun etrafında tartışmaların Avrupa’yı da sardığı noktada yetersiz kalmaktadır. Bunu özelde yurtdışındaki okur çevremizin pozisyonların daha da netleştirilmesi bağlamında yürüttükleri tartışmalarda, istek ve taleplerde görüyoruz. Okurlarımızın taleplerine karşılık verebilmek amacıyla Avrupa’da ve Türkiye’de yürüyen türban tartışmasını nasıl değerlendirdiğimizi ve bu konuda bizim duruşmuzun ne olduğunu ortaya koymak istiyoruz.
Türkiye’de türban tartışması Türk hakim sınıflarının iktidar dalaşı olarak gündeme geliyor
Türkiye’de kitlelerin diğer burjuva iktidarlardan beklentilerinin boşa çıkması, gerek dini, gerekse dini siyasetin bir aracı yapan siyasal İslamı kitleler arasında “umut haline” getirdi. AKP seçimler sonucu “hükümet oldu”, ancak yine de anda “iktidar” değil. Ve iktidarı istiyor. Bu kesim türban gibi dinin bir çok motifini iktidara yürüyüşünde kullandı, kullanıyor.
Buna karşın iktidarın gerçek sahipleri olan “laik” kemalist kesim, başta da ordu, siyasal İslamın bu gelişiminden son derece rahatsız. İran örneğine işaret ederek “Türkiye’nin İran olmayacağını” söylüyorlar. Kemalistler, siyasi İslamın kendi iktidarlarına yönelik tehlikeli gelişimini görüyor, bundan tedirginlik duyuyor, bunu ellerindeki tüm araçlarla engellemeye çalışıyorlar. Türban yasağı da bunlardan birisi. Özellikle üniversitelerde ve diğer eğitim–öğretim kurumlarındaki etkinlikleri sayesinde türbanı yasaklıyorlar; “kamusal alan” ilan ettikleri alanlara türbanlıları sokmuyorlar. Merve Kavakçı örneğinde olduğu gibi seçilmiş milletvekillerini Meclisten dışlıyorlar, devlet resepsiyonlarında AKP’lilerin türbanlı eşlerini “istenmez” ilan ediyorlar.
Kemalist burjuvazi türbanı, “çağdaşlığı”, “laik-modern Türkiye’nin görüntüsünü olumsuz etkilediği” gerekçeleriyle reddederken, AKP “türban takmanın” kişinin “özgür iradesi” sorunu olduğunu savunuyor, “buna karşı çıkmanın kişisel hak ve özgürlüklere karşı çıkmak olduğu”, “demokrasinin gereği giyim özgürlüğü” gerekçeleriyle türbanı sahipleniyor. Türbanın “müslüman kimliğin bir gereği” olarak savunusunu AKP bilinçli olarak geri planda tutuyor!
İşin komik yanı, her iki kesim de bu konuda yürüttükleri kavgada “kadınların özgürlüğünün” şampiyonluğunu yapıyorlar. Bunun büyük bir sahtekârlık olduğu ve her iki kesimin de iktidar dalaşında “türban” ve “kadın özgürlüğü”nü bir araç olarak kullanmaktan öte bir dertlerinin olmadığı açıktır. Her iki kesim de erkek egemendir. Türban konusundaki tartışmada (ve iktidar dalaşı için kullandıkları diğer sorunlarda!) çatışan bu iki kesimden birinin yanında yer alınamaz. Bizim görevimiz her iki kesimin de kadın düşmanı yüzlerini teşhir etmektir. İşçi ve emekçi kadınların haklarının ve özgürlüğünün savunusu (takkesiz) hocalara ya da (kemalist) paşalara bırakılacak bir şey değildir.
Avrupa Birliği ülkelerinde türban tartışması
Türban tartışması AB ülkelerinde de yaygın bir biçimde gündemde. Tartışma Türkiye’de olduğuna benzer biçimde okullarda, üniversitelerde ‘türban yasaklansın mı yasaklanmasın mı’ şeklinde yürütülüyor. Buna rağmen ama, AB ülkelerindeki tartışma Türkiye’dekinden değişik bir boyutta ele alınmak zorundadır.
Uluslararası planda, özellikle “Doğu Bloku”nun yıkılmasıyla sona eren soğuk savaş ertesinde, batılı emperyalist güçler “İslami terör”ü merkeze koydular. 11 Eylül saldırısından sonra başta ABD olmak üzere Batılı emperyalist güçler “uluslararası terörizme karşı olmak” adına esasta emperyalist çıkarlarını gizlemeye çalışıyorlar. İslamcı gericiliğin gelişimini –batılı emperyalist ülkelerde de– engellemenin yöntemleri olarak yasaklamalar, kovuşturmalar vb. gündeme geliyor. İslam dininden olanlar potansiyel tehlike olarak algılanıyor. Buna karşı bilinçli olarak ırkçı politikalara sarılınıyor. Avrupa Birliği ülkelerinde, başta da Almanya ve Fransa’da türban tartışmaları ve yasaklamasında çok açık biçimde bunu yaşıyoruz.
İlginç olan ırkçı-şovenist pozisyonlarını zaten beklediğimiz salt sağcı kesimin değil, bizzat kimi sol ve öncelikle de kadın hareketi adına konuşanların da açıktan ırkçı-şovenist söylemlere sarılmasıdır. (Örneğin Almanya’da ünlü burjuva feministi Alice Schwarzer ve onun çıkardığı kadın dergisi EMMA)
Başta Almanya ve Fransa olmak üzere bütün AB ülkelerinde kitleler içinde de kökleşmiş “yabancı düşmanlığı” bu tartışmayla daha da alevlendiriliyor; dikkatler ‘farklı bir görünüme, farklı bir dine, farklı bir kültüre’ sahip göçmenlere yöneltiliyor. Bu arada bol bol “Hristiyan batı kültürünün değerleri”ne atıfta bulunuluyor, bunlara sahip çıkılıyor. Laiklikle övünen Fransa’da bile tartışmalarda bir yana “medeni Hristiyan kültürü” diğer yana “gerici-bağnaz İslam kültürü”nü koyan, son tahlilde Fransız devletinin bütün dinlere eşit mesafeli bir devlet olmaktan çok, bir Hristiyan devleti olduğunu açığa vuran pozisyonlar savunulmuştur. Anayasasında Hristiyan değerlere sahip çıkan Almanya’da zaten olay baştan değişiktir. Almanya’da İslam dinine –fazla ileri gidilmediği ve genel durumu rahatsız etmediği ölçüde– devlete ve topluma egemen Hristiyan dininin gölgesinde ancak “tahammül” düzeyinde bir “tolerans” gösterilebileceği her fırsatta vurgulanmaktadır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi istediği kadar “Hristiyan kulübü” suçlamalarını reddetsin ve AB devletlerinde tüm dinlere eşit davranıldığını iddia etsin; bu, türban tartışması ve yasağının İslam dininden göçmenlere (ve sadece onlara da değil, bütün göçmenlere karşı) karşı yönelik baskıcı ve ayrımcı politikalara yeni bir ivme kazandırdığı ortadadır.
Bu nedenle AB ülkelerinde türban tartışması ve yasağı bağlamında ilerici, devrimci, komünist kadınların dikkatinin merkezinde ayrımcı-baskıcı, ırkçı-şoven propagandaya karşı mücadele durmak zorundadır. Biz herşeyden önce Almanya, Fransa diğer AB ülkelerinde hükmeden devletin ırkçı, Hristiyan şovenisti politikalarına karşıyız. Bu tartışma boyunca bir kez daha sergiledikleri gibi bu devletler tüm dinlere eşit mesafede olan gerçek anlamda laik devletler değillerdir. Kimilerinin anayasasında da “Hristiyan değerleri üzerinde yükselindiği”nin yazdığı bu devletlerde Hristiyan dini “gözde din”, “egemen din” olarak kayırılmaktadır. Hristiyan dini “ilerici”, “medeni”, “kadınlara baskı uygulamayan bir din” olarak gösterilmektedir. Buna karşın İslam dini “geri kalmış”, “kadınları baskı altında tutan”, “terörist bir din” olarak gösterilmeye çalışılmaktadır. Örneğin Almanya’da devletin sorunu, gerçekten laiklik ya da kadınların kurtuluşu olsa, o zaman tüm dini sembollerin rafa kaldırılması ve bir dinin diğer dinlere göre kayırılması durumuna son verilmesi gündeme getirilirdi. Ama yapılan bu değil, yapılan İslam dinine karşı mücadeledir, göçmenlere karşı Alman-Hristiyan şovenizminin kışkırtılmasıdır. Çıkış noktası Alman-Hristiyan şovenizmi olan Alman devletinin hangi gerekçeyle olursa olsun, türbanı yasaklama hakkı yoktur!
Türban kadınların ezilmişliğinin bir sembolüdür
Türkiye’de ve AB’de egemenlerin türban tartışması bağlamında uyguladıkları ayrımcı, ırkçı, şoven politikalara ve uygulamalara karşı mücadelede bir noktayı kesinlikle ihmal edemeyiz: Bizim türbanı savunma diye bir derdimiz yoktur. Türban kadınların ezilmişliğinin bir sembolüdür. Ve böyle olduğu için de biz kadınların ister gönüllü olsun, ister zorlamayla olsun türbanla/başörtüsüyle örtünmelerine karşıyız. Kadınlara örtünme zorunluluğunu öngören İslam (bütün diğer dinler gibi) erkek egemen bir dindir. Kadınların örtünme zorunluluğunun temelinde yatan, kadınları erkeklerin “malı” olarak gören anlayıştır. Kadını en baştan “günahkâr” ilan eden İslam dini, kadınların erkekler tarafından kontrol edilmesini, baskılanmasını öğütlemektedir. Bunun içinde kadınların örtünmesi, koca-baba-ağabey dışındaki erkeklerle birarada olmasının, konuşmasının yasaklanması, kocasına-babasına-ağabeyine boyun eğmeyen kadının dövülerek cezalandırılması, kadınların taşlanarak öldürülmesi vb. vb. vardır.
Dinin sembolü olan türbana karşı bizim “iyimser” bir yaklaşımımız olamaz. Bugün birçok kadının kendi özgür iradesiyle türban taktığı doğrudur. (Aynı zamanda ama yığınlarla kadının zorlandığı için ya da kendine küçüklükten itibaren başka seçim hakkı bırakılmadığı için türban taktığı da doğrudur.) Türbanı kimi kadınların özgür iradeleriyle takıyor olmaları onun genel anlamını değiştirmez.
Bu bağlamda Avrupa’da kimi ‘sol’ grupların İslamistlerle ortak eylemler planladığının, türban yasağına karşı ajitasyonla sınırlı kalmayıp türbanı savunma pozisyonuna kaydıklarının tanığı oluyoruz. Bu gruplar türbana bir “gözlük”, “şapka” gibi basit bir aksesuar temelinde yaklaşmakta ve yaklaşımlarını “kıyafet özgürlüğü”yle gerekçelendirmeye çalışmaktadırlar. Bunlardan bir grubun sloganı örneğin; “Başörtüm benimdir, biz bölünmemize izin vermeyeceğiz!” şeklindedir. Biz böyle bir sahip çıkışı yanlış, ırkçı-şoven pozisyonlara karşı mücadele ederken İslami dinci-gerici pozisyonlara prim veren bir yaklaşım olarak değerlendiriyoruz. Bizce “türban yasağı”na karşı böyle de mücadele verilemez. Hele hele türbanı “kadınların özgürleşmesinin bir aracı” olarak propaganda eden İslamistlerle aynı pozisyonda duran kimi ‘sol’ grupların yaklaşımlarını kökten reddediyoruz. Biz türbana karşı ideolojik mücadele yürütülmesi gerektiğini savunuyoruz. Bu mücadele emekçi kadın kitlelerini kazanıcı bir şekilde yürütülmek zorundadır. Mücadelemizin her anında emekçi kadınların egemenlere karşı birliğinin pekiştirilmesine ilişkin hedefimiz önplanda tutulmak zorundadır. Irkçılığa ve şovenist yaklaşımlara karşı mücadele ederken, Türk, Kürt, Alman, Fransız… bütün emekçi kadınların çıkarlarının egemenlere karşı ortak mücadele olduğu bilince çıkarılmak zorundadır.
19.09.2004
