Zina…

AB’ye üyelik bağlamında AB’nin dayattığı kimi değişiklikleri içeren “reforme” edilmiş TCK’nın görüşülmesine az kala gündeme sokulan “zina” tartışması birden ortalığı birbirine kattı.

Tarihi hatırlayalım: 1996’ya kadar TCK’da zinaya ilişkin bir uygulama sözkonusuydu. Bu zina maddesine göre kadının evlilik dışı her cinsel ilişkisi zina oluyordu. Erkeğin zina ile suçlanması için ama onun evlilik dışı cinsel ilişki kurmuş olmasının saptanması yeterli değildi. Erkek ancak eşi dışında bir kadınla karı-koca hayatı yaşaması durumunda zina ile suçlanabiliyordu.

Kadın ile erkeğe çok bariz biçimde ayrımcı yaklaşan bu maddeye kadın hareketi protestolarıyla dikkat çekti, tartıştı ve tartıştırdı. Fakat zina maddesi, esasen kadın hareketinin haklı protesto eylemlerinin etkisiyle olmaktan çok belirli bir hukuksal süreç (ve belki de bir kaza) sonucunda iptal edildi.

1996 yılında Şabanözü Asliye Ceza Mahkemesi, erkeğin zinasını düzenleyen maddenin eşitlik ilkesine aykırı olduğunu ileri sürerek iptal istemi ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu ve “zina maddesi” Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararıya uygulamadan kalktı. Anayasa Mahkemesi’nin iptal gerekçesinde “Karşılıklı sadakat yükümlülüğü bakımından karı ile koca arasında fark bulunmamaktadır. Bunun için kocanın basit zinasının cezalandırılmaması ona karşı çağdaş anlayışa uymayan bir ayrıcalık tanınmasına yol açarak cinsiyet ayrımını reddeden kadın-erkek eğişitliğini bozar” deniyordu.

Bunun ardından Torbalı Asliye Ceza Mahkemesi, kadının zina suçunu düzenleyen maddenin de –eşitliğe aykırı olduğu gerekçesiyle– iptal edilmesi başvurusunda bulundu. Böylece TCK’daki “zina maddesi” yerine yeni bir düzenleme konulmaksızın uygulamadan kalkmış bulunuyordu. Anayasa Mahkemesi zinayı bir boşanma nedeni olarak sayıyor ama ceza gerektirmediğini vurguluyordu. İlgili uygulamaları iptal eden mahkemelerin esasa ilişkin talepleri zinayı suç olmaktan çıkarma yönünde değildi. Büyük ihtimalle niyet zinayı suç olmaktan çıkarmak değil, çok açık olan bir eşitsizliği artık daha fazla ayakta tutamayacak durumda kaldıklarından iptal kararlarını almışlardı. Hızla gelişen bu süreç içinde yasa koyucu, yani parlamento kadın-erkek eşitliği temelinde yeni bir zina maddesi çıkarmadığından (ya da çıkaramadığından) bu madde düşmüş oldu.

Bu anlamda şimdi Başbakan Erdoğan’ın ve bir dizi AKP’linin bu yönde yaptıkları açıklamalar belirli bir gerçeğe parmak basmaktadır. Evet, zina maddesi Türk devletinin, hükümetinin, yargısının erkek egemen “muhafazakâr” “Türk ailesi”ni koruma anlayışından vazgeçtiği için değil, deyim yerindeyse bir “kaza” sonucu düşmüştür. “Türk ailesinin” korunmasına ilişkin temel yaklaşımlar başta Anayasa’da olmak üzere bütün yasalarda ve gelmiş geçmiş bütün hükümet programlarında yeralmaktadır. AKP hükümetinin “zina maddesi”ni hem kadına hem de erkeğe eşit yaklaşma temelinde yeniden yasaya alma girişimi, geçmiş hükümetlerin yapamadığını yapma çabası olarak da görülebilir.

Tabii ki, “bu konuda eşitlik getiriyoruz” iddiası esasen bir safsatadır. Toplumsal eşitliğin olmadığı yerde yasaların lafzının fazla önemi yoktur. Toplumdaki yaygın ahlak anlayışının, erkeklerin her istediğini yapabileceği gerçeğinin olduğu yerde, “zina maddesi”nin uygulamada yine esasta kadınları cezalandırmaya yönelik olacağından yola çıkmak gerektir.

AKP’nin farkı ne?

Devletin en küçük ekonomik birimi olarak “Türk ailesi”nin korunması noktasında AKP’nin diğer düzen partilerinden temelde bir farkı yoktur. Sahip çıkmayı görev saydıkları “aile” erkeğin kadın üzerindeki egemenliğiyle belirlenmiştir. Erkekler bu egemenliği ayakta tutmak için çok yaygın biçimde kadınlara şiddet uygulamaktadırlar.

Ekonomik ve toplumsal olarak güçsüzleştirilmiş kadınlar, öncelikle de emekçi kadınlar, pratikte aile kurumuna zincirlenmektedirler. Şiddet, korku ve zulümle karşı karşıya olan emekçi kadınlar bütün bunlara rağmen sıkı sıkıya aile ve evlilik kurumuna sarılıyorlarsa, bu onların “onmaz sevgisi”nden falan değil, ekonomik ve toplumsal zorunluluklardan kaynaklanmaktadır.

Evli kadınların yüzde sekseninin dayak yediği ileri sürüldüğü yerde “aile birliği”nin korunmasınının ne anlama geldiği açıktır. Bu bağlamda AKP diğer partilerden çok daha bağnaz vs. değildir. AKP’nin farkı “muhafazakâr” olarak erkek egemen “değerler”i çok daha açıktan savunmasıdır. TCK’ya “zina maddesi”nin sokulması girişiminde bu bir kere daha sergilenmiştir. Gerçi yasa tasarısı AB’nin baskılarıyla geri çekildi ama, AKP hükümeti de tabanına “İslami değerler”e sahip çıktıklarını, ama uluslararası ve ulusal ortam buna izin vermediği için ellerinden daha fazlasının gelmediği mesajını vermiş oldu.

“Zina maddesi”nin TCK’ya girmesini kadınlar mı istiyor?

Kamuoyunu oldukça meşgul eden bu tartışmada; “Zina yasası tabii olmalı, diz boyu ahlaksızlık artık durmalı!” diyenlerden; “Bu kafayla biz AB’ye zor gireriz!” diyenlere kadar herkes söz aldı. Tartışmada özelde AKP’liler zinanın yeniden suç sayılmasını “Anadolu kadınlarının talep ettiğini”, niyetlerinin “kadınları koruma” olduğunu ileri sürdüler.

Bu safsatadır. İlk başta erkek egemenliğinin kol gezdiği, kadınların ezici çoğunluğunun herşeyden önce maddi açıdan erkeğe bağımlı olduğu bir ortamda ezilen kadınların şikâyette bulunabilmesi hiç de kolay değildir. Toplumda ‘erkektir, yapar’, ‘erkeğin elinin kiri’ anlayışının bulunduğu yerde karakola, polise, mahkemeye şikâyette bulunsalar ne olacak? Ezilen kadın kitlelerinin yasalardan faydalanabilmeleri için belirli bir ekonomik güçleri, kendi haklarını koruma kültürlerinin olması gereklidir. Çoğu durumda “aile kurumu”ndan başka bir ekonomik-sosyal güvencesi olmayan, kelimenin gerçek anlamıyla “erkeğin eline bakan” “Anadolu kadını”nın bu yasadan faydalanacağını ileri sürmek gerçekliği tersyüz etmektir.

AKP hükümeti gerçekten “Anadolu kadınları”nı korumak istiyorsa, o zaman imam nikâhlı çok karılılığı suç olarak ceza yasasına alsın. AKP saflarında ve tabanında –ama salt onlarla sınırlı değil– bunun oldukça yaygın olduğu biliniyor. AKP hükümeti gerçekten kadınları korumak istiyorsa, o zaman “namus cinayetleri”ne karşı mücadele etsin; “bekâret kontrolleri” uygulamasını kaldırsın, işçi ve emekçi kadınları ekonomik ve toplumsal olarak güçlendirecek, onları “evlilik kurumu”nu yegâne hayat sigortası olarak görmek zorunda kalmaktan uzaklaştıracak tedbirler alsın. Ama niyetin bu olmadığı, korunmak istenenin esasta varlıklı “Anadolu erkeği” olduğu açıktır, ceza yasalarından faydalanabilecek olanlar bunlardır.

Gördükleri eziyet ve şiddetten bıkkın, sevgiye hasret ezilen kadınların “korunma” taleplerinin olması da anlaşılır birşeydir, ama bir işe yaramaz. “Ceza” korkusuyla sevginin ve sadakatin sağlanamayacağı bilinçlere kazınmak zorundadır. Karşılıklı sevgi ve sadakat ya gönüllü olarak vardır ya da yoktur. Olmadığı yerde bunu hiçbir ceza yasası ve güç sağlayamaz. Ezilen, emekçi kadınların çıkarları erkek egemenliğiyle belirlenmiş, çoğu durumda şiddet “yuvası”, gerici aile kurumunun korunmasında değil, bu tür ilişkilerin son bulmasındadır. Ekonomik ve toplumsal zorunluluklar zincirlerinin parçalandığı yerde, gerçekten karşılıklı sevgi ve saygının varolduğu ilişkiler yeşerebilecektir. Bizim bunun gerçekleşmesi için mücadele etmemiz gereklidir. Bunun ötesi, efendilerinin azlinden korkan kölelerin korkusudur, gericiliktir.

AB çözüm mü?

Zina maddesini TCK’ya sokmak isteyen AKP hükümeti, bu olayın AB’ye yansıması ve oradan ‘böyle yaparsanız AB’ye girmeyi unutun’ mesajının verilmesiyle girişiminden vazgeçti. Önce biraz direnildi ve ama sonuçta yasa taslağı geri çekildi.

Kadın hareketi 14 Eylül’de Ankara’da TCK’ya karşı (ki, karşı çıkılan salt zina maddesi değil! Bunun yanısıra örneğin suç sayılmayan zoraki bekâret kontrolü vs. vb. var) büyük bir eylem düzenledi. Ülkenin çeşitli bölgelerinden kadınların akın ettiği bu geniş katılımlı eylem elbette önemliydi. Bu eylemde biz de kadınların kurtuluşuna ilişkin yaklaşımımızla yerimizi aldık. Ancak, şunu da teslim etmemiz gereklidir ki, yasanın geri çekilmesinde bu eylemin değil, esasta AB’nin baskıları belirleyici olmuştur.

Bu konuda AB’yi ciddi biçimde harekete geçiren bir kesim de burjuva kadın örgütleri olmaktadır. Bunlar yoğun lobi çalışmalarıyla AB’yi devreye sokmayı becerebilmektedir. Bu yöntemle yasaların bazı aşırılıklarının törpülendiği ve bir takım eskiye göre daha iyi yasaların çıktığı olgudur. Fakat bu gelişme ezilen, emekçi kadın kitlelerine taşıdığı bilinçle tehlikeli bir yan da içermektedir. Ufku AB’de bugün varolan kadın-erkek eşitliğiyle sınırlı burjuva kadın hareketi ezilen kadınlara “kurtuluş AB’de” anlayışını pompalamaktadır. Bu pratikte herşeyi “babadan, kocadan, devletten bekleme”ye alıştırılmış kadınları şimdi de “AB’ye mahkûm etmek” anlamına gelmektedir.

Peki AB’de gerçek anlamda ve pratikte kadın-erkek eşitliği var mıdır? Hayır! Ekonomik, yasal ve toplumsal olarak TC’den çok ileri olunduğu, kadınların toplumsal konumlarının çok daha ileri olduğu nasıl gerçekse, hiçbir AB ülkesinde kadın-erkek eşitliğinin tamamıyla sağlanmamış olduğu da gerçektir. En ileri AB ülkelerinde de, emekçi kadınlar hâlâ daha az ücret almakta, düşük gelirli ve kalifiye olmayan işlerde çalışmak zorunda kalmakta, aile ve ev içi hizmetlerin yükü esasta onların sırtına binmekte, yoksulluk ve aile içi şiddetle boğuşmak zorunda kalmaktadırlar. Geçmişte mücadelelerle kazanılmış bir takım haklar da uluslararası burjuvazinin saldırılarıyla rafa kaldırılmakta, “reformlar” adı altında süregiden saldırılardan en çok etkilenenler yine emekçi kadınlar olmaktadır. AB ülkelerinde de çocuk bakımı ve eğitimi sorunu çözülmemiş, başka deyişle bunun sorumluluğu kadınların omuzlarından alınmamıştır. Yasalarda eşitliğin gerçek yaşamda eşitlik olmadığı AB ülkeleri bazında da görülmektedir. Aile kurumuna yaklaşım bağlamında AKP’nin savunduğu muhafazakâr yaklaşımın benzeri AB ülkelerindeki Hristiyan-muhafazakâr partilerde de mevcuttur. “Zina yasası” bu partilerin programlarında da yer almaktadır. Muhafazakâr “aile birliği” anlayışı AB ülkelerinde de giderek artan ölçüde kitlelere empoze edilmektedir. Ve ortam elverdiğinde ilgili partilerin bu yasaları geçirmekten hiç de geri durmayacaklarından yola çıkmak gereklidir.

Biz sınırları bugün en ileri AB ülkerindeki pratikle sınırlı yasal özgürlükle yetinmek istemiyoruz. Biz, kadınların özgür bireyler olarak toplumsal yaşamın her alanında yeraldıkları, çocuk bakımının ve ev-aile içi hizmetlerin toplumsal olarak örgütlendiği, her türden köleliğin sona erdiği bir toplum için mücadele ediyoruz. Bu mücadelede AB’ye ya da başka bir emperyalist odağa değil, kendi örgütlü gücümüze, emekçilerin gücüne ve dayanışmasına güveniyoruz.

11 Ekim 2004