TÜRKİYE ANAYASALARI     III —

12 Eylül 1982 Anayasası
(1. Bölüm)

Türk gemen sınıfları tehlikeye giren rejimi kurtarmak için 12 Eylül askeri faşist darbesine ihtiyaç duydular, özde aynı olmasına rağmen söylemde 27 Mayıs 1960’dan farklı olan bu faşist askeri darbe öncesi bir tek noktada andaki manzaraya örnek verilirse; “Hava isyancı işçi hareketine gebe idi”; 1980 yılında dokuzbuçuk aylık sürede yaklaşık 400 işyerinde 70 bin işçi greve çıkmıştı, Eylül sonunda greve hazırlanan işçi sayısı 140 bini aşıyordu ve onu daha niceleri beklemekteydi… Hayatın her alanında huzursuzluk artıyordu. Hakim sınıflar bir cumhurbaşkanı bile seçemez duruma gelmişlerdi; bugünkü “gergin” Ajda Pekkan’ı aday gösterenler bile vardı…

Bu tabloyu uzatmak mümkün ama gereksiz…

12 Eylül darbesinin ortaya çıkan bilançosu fazla söze hiç ihtiyaç duyurmamaktaydı:

Darbenin bilançosu:

• TBMM kapatıldı, anayasa ortadan kaldırıldı, siyasi partilerin kapısına kilit vuruldu ve mallarına el konuldu. • 650 bin kişi gözaltına alındı.    • 1 milyon 683 bin kişi fişlendi. •Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı. •7 bin kişi için idam cezası istendi. • 517 kişiye idam cezası verildi. • Haklarında idam cezası verilenlerden 50'si asıldı (18 sol görüşlü, 8 sağ görüşlü, 23 adli suçlu, 1’i Asala militanı). • İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis'e gönderildi. • 71 bin kişi TCK'nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı. • 98 bin 404 kişi “örgüt üyesi olmak” suçundan yargılandı. • 388 bin kişiye pasaport verilmedi. • 30 bin kişi ''sakıncalı'' olduğu için işten atıldı. • 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.•30 bin kişi “siyasi mülteci” olarak yurtdışına gitti. •300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü. •171 kişinin ''işkenceden öldüğü'' belgelendi. •937 film ''sakıncalı'' bulunduğu için yasaklandı. •23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu. •3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 h‚kimin işine son verildi. •400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi. •Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi. • 31 gazeteci cezaevine girdi. • 300 gazeteci saldırıya uğradı. • 3 gazeteci silahla öldürüldü. • Gazeteler 300 gün yayın yapamadı. • 13 büyük gazete için 303 dava açıldı. • 39 ton gazete ve dergi imha edildi. • Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi. • 144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü. • 14 kişi açlık grevinde öldü. • 16 kişi “kaçarken” vuruldu. •95 kişi “çatışmada” öldü. • 73 kişiye “doğal ölüm raporu” verildi. • 43 kişinin “intihar ettiği” bildirildi. (Cumhuriyet, 12 Eylül 2000)

12 Eylül Anayasasının ortaya çıkış nedenleri ve 12 Eylül bilançosundan sonra, anayasanın kendisine geçebiliriz.

MGK (darbeyi yapan paşalar) ve Danışma Meclisi’nden (Paşaların seçtiği) oluşan Kurucu Meclis Anayasayı hazırlamakla görevledirilir. Anayasa Komisyonu’nun hazırladığı taslak Danışma Meclisi’nde oylanır 7 red 12 çekimser oya karşı 120 kabul oyuyla (17 üye oylamaya katılmaz) Eylül 1982’de tasarı kabul edilir. Yeniden MGK’da incelenir ve bazı değişiklikler yapılarak, 177 esas madde ve 16 geçici madde Kasım 1982’de ”Halk Oylaması”na sunulur. Halk oylamasında % 91,37 ”beyaz” oyla kabul gören Anayasa yürürlüğe girer.

1982 Anayasasının girişinde askeri faşist darbenin nedeninin açıklanmaya çalışıldığı uzunca bir başlangıç vardır. 27 Mayıs Anayasasının yaptığı gibi bu defa yeni paşalar kendi gerekçelerini haklı göstermeye çalışırlar. Elbette bu anlatılanlar “rejimin varlığını tehdit eden unsurlara karşı anayasal tedbir için”dir. Yani amaç, önceki dönemde açık kalan sorunları çözüme bağlamaktır.

Bu anayasa diğerlerine göre daha detaylı ve ayrıntılıdır. Her ayrıntı demokratik hakların nasıl kısıtlanacağına cevap bulma şeklindedir. Aslında bir burjuva politikacının da dediği gibi, 1961 Anayasası ile ”geniş gelen elbise” daraltılmıştır. Özünde elbise geniş falan değildir, emekçiler hakları kullanmayı öğrendiğinde ve pratikte kullanmaya başladığında, o zamana kadarki yasalar kendilerinin egemenliği için tehlike olmaya başlamış ve bu tür alışkanlıkları giderme ihtiyacı duyulmuştur..

1982 Anayasasının önemli bir takım maddelerine gelince: Burda öncelikle 1961 Anayasası ile karşılaştırma içinde değişikliğe uğrayan maddeler üzerinde duracağız.

Başlangıç ile ilgili…

1961’deki 27 Mayıs darbesine atıf kaldırılmış, bu defa 12 Eylül darbesinin haklılığı için ”bölünmez bütünlük” başa konulmuştur. Bunun yanısıra kuvvetler ayrımına, yasama, yürütme ve yargı arasındaki problemlere dikkat çekilircesine sorun başlangıçta yer almıştır. Çünkü 1982 Anayasının gündeme gelmesinin koşullarından biri de o günlere gelindiğinde bahsi geçen kuvvetler ayrımındaki probylemlerdir; bu “kuvvetlerin” birbirlerine karşı üstünlük kavgasıdır. Bu sorun öylesine gün ışığına çıkmıştı ki, 1980 darbesi kuvvetler ayrılığını ortadan kaldırır, herşeyi kendi yapar. Tabii bütün bunları etkileyen, hakim sınıfların idare etmedeki zorluklarını gün ışığına çıkaran şey sınıf çatışmaları ve demokrasi için yürütülen mücadelelerdi. Emekçiler daha fazlasını istiyordu. Faşist gruplarla demokrasi güçleri arasındaki şiddete dayalı çatışmalar almış başını gidiyordu. Hakim sınıflar için çanlar çalıyordu. Mevcut kuvvet ayrımı ve bunların işleyişi anda çanları susturmaya yetmediği için, yeniden düzenlemeye ihtiyaç duyulmuştu.

Başlangıçta dikkat çeken bir başka nokta da şudur:

1961 Anayasasında yer alan ”hak ve hürriyetler” türünden kavramlar çıkarılmış yerini aşırı ”milliyetçiliğin” zehiri almıştır. Bu yetmiyormuş gibi, zaten cumhuriyetin başından beri sulandırılmış olan laiklik anlayışı ”kutsal din duygularına” ta “Başlangıç” bölümünde yer verilerek andaki devrimci-MSP-MHP çatışmasında yeralınan cephe açıkça ilan edilmiştir. Bununla birlikte andaki generallerin ”Atatürkçülük” anlayışı da açıkça ortaya konulmuş, CHP’nin ”altı okunda” yer alan tüm noktalar ”milliyetçilik” girdabı içine sıkıştırılmıştır. Yani deyim yerinde ise, 27 Mayıs darbecilerine 1980 faşist darbecilerinin açıktan meydan okuyuşu anayasa kuralı haline getirilmiştir.

Tek tek maddelerle ilgili…

Maddeleri ele alırken karşılaştırma 1961 Anayasasına göre yapılmaktadır.

Madde. 1 aynen korunmuştur,

Madde 2’ye “milli dayanışma ve Atatürk milliyetçiliği” eklenmiştir… Madde şöyle düzenlenmiştir:

“Madde 2.- Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.”

 Burdaki insan haklarına saygı kimseyi aladatmamalıdır. Yukarıda 1980 askeri faşist darbesinin bilançosunda, bunların insan haklarına ne kadar saygılı olduklarını rakamlarla aktardık. Burdaki lafların pratik hiçbir değeri olmadığı gibi, incir yaprağından öte bir role de sahip olmamıştır. Burda “toplum huzurundan” anlaşılan da, gayet açık ve net olarak, andaki sömürü huzurudur. Yani hakim sınıfların barış içinde sömürebilme huzuru!

”Demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti” terenesi gerçekte, pratikte her türlü demokratik hakkın ırzına geçilmesinin, dinin bizzat devlet tarafından kontrol altında tutulmasının, hukukun yalnızca, “mülkün” adaletini sağlamak için kullanılmasının ifadesi olmuş; bunun böyle olduğu günümüze kadarki binlerce olay somutunda, sosyal pratik içinde ispatlanmıştır.

 

Madde 3

“Madde 3 – Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.

Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Milli marşı “İstiklal Marşı”dır. Başkenti Ankara’dır.”

Burada yeni olan milliyetçiliğin iki “kutsal” sembolü “bayrak ve İstiklal Marşı” eklemeleridir. Dikkatimizi çeken bir nokta da “bölünmez bütünlük” fobisinin her yere sokuşturulmasıdır. Günümüzde de bu fobinin ne kadar korkulu rüyalara sebebiyet verdiğini çok iyi anlayabiliyoruz.

 

Madde 4

“Madde 4 – Anayasanın 1 inci Maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2 nci Maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü Maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.”

Bu madde olarak yenidir. Önceleri yalnızca değiştirilemez ve teklif edilemez olan Devletin şekli iken, burada 3. maddenin tümü ele alınmaktadır. Yani seçimler yolu ile iktidara gelsen dahi yol kapalıdır. Yolun başında askerlerin durduğu sır değildir. Bu maddenin bırakın değiştirilmesini, değiştirilmesi teklif bile edilemez. Bu da bu devleti yıkmadan, emekçilerin demokratik cumhuriyetini kurmak mümkün olmadığı anlamına gelmektedir..

 

Madde 6

“Madde 6 – Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir.

Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.

Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz.

Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.”

Bu madde aynen korunmuştur. Bu madde, gayet açık ve net Türklerin egemenliğini savunurken, çok uluslu yapıya sahip TC’de, diğer ulus ve azınlıkların, özellikle de Kürt ulusunun varlığının reddi üzerine kurulu olan Anayasa maddesidir. Burda önce olduğu gibi, yine sınıflarüstü zırvalama kendini korumuştur. Sömürücü, empeyalist işbirlikçi sınıfların emekçiler üzerindeki egemenliği, büyük bir sahtekârlıkla bu madde ile tekrar tescil edilmektedir. En demokratik burjuva anayasalarında da farklı olmadığına göre, onların kötü kopaylarındaki bu tür vurgulamalar, soruna sınıf bakış açısı ile yaklaşanlar açısından normaldir.

 

Önemli iki madde

“Madde 10 – Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.

Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.

Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.

 

Madde 11 – Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.

Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.”

10. maddenin ilk bölümünde burjuva demokrasisi açısından tek eksik olan ulusal farklılıkların yer almamış olması bunca milliyetçilik kâbusu içinde normal karşılanmalı. Ama burada yer alan dil ayrımı noktasında Anayasa kendiyle çelişmektedir, çünkü Madde 3’te ”dili Türkçedir” denilirken gayet açık ve net ”ayrım” gözetilmektedir. 10. maddenin ikinci paragrafındaki sınıflarüstülük anlayışı, yine burjuva yaklaşım, yani özünde sınıfsal yaklaşım sınıflarüstü kandırmacasıdır.

Madde 11 bağlamında: 1982 sonrası çıkarılan bir dizi yasanın bu Anayasa maddesi ile çelişmelerinin mahkemelere de intikal etmiş tutanakları kendi arşivlerinde bugün küflenmek üzeredir. Özal’ın ölmeden önce dediği ”Anayasayı bir kez delmekle, birşey olmaz!” şeklindeki anlayış aslında yerleşik hakim sınıf anlayışıdır. Hakim sınıflar çıkarları ne elveriyorsa, yasalar da ona uyarlanır, gerektiğinde çelişme arzeden Anayasa maddesi değişikliğe uğrar… Dün bu yapılmıştır, yarın da yapılacak olan budur…

Temel hak ve hürriyetler ile ilgili maddelerde ”bölünmezlik” fobisi açısından 1961 ile 1982 arasında hiç fark yoktur. Bu noktadaki anlayış aynen korunmuştur. Fakat temel hak ve özgürlüklerin sınırlanması veya ”kötüye kullanılması” (hakim sınıflar açısından sınıfsal çıkarların zedelenmesi anlamına gelir) konularında 1961 ile 1982 arasında epey fark vardır. 1961 Anayasasında ”özüne dokunulamaz” 1982 Anayasasında kaldırılmıştır. Yani “özüne dokunulmuştur”. Genel asayişe sığınılarak, sınırlamalar daha da genişletilmiş, 1961 Anayasasında yer alan hak ve özgürlüklerin bir bölümü budanmıştır. Örneğin 14. maddenin ikinci paragrafında yer alan yukarıdaki anlayış, resmen insanlarla alay etmenin ötesinde bir anlam ihtiva etmemektedir. Madde 15 resmi çizmektedir: ”Anayasada öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınabilir” denilirken niyet kendini ortaya çıkarmaktadır. Yani buradaki yasalar yetmezse duruma göre yapılacak uygulamalara kılıf hazırlamanın önü açılmaktadır. Nitekim böyle de olmuştur. Yer yer bölge valileri bildiğini okumuş ve uygulamıştır.

Bu Anayasa hakim sınıfların 1980 öncesi korkularının da ifadesidir de, aynı zamanda: Anayasa anayasa değil ceza yasasıdır sanki! Korkunun bunları nerelere getirdiği burada resmen görülmektedir.

Bir başka saçmalık da ölüm cezalarının infazı dışında kişinin yaşama hakkına ”dokunulamaz”dan bahsedilmesidir. Bir yandan kişinin yaşama hakkı elinden alınmaktadır diğer yandan buna ”istisna” getirilmektedir! Olmaz…

1980 sonrası daha düne kadar uygulanan sıkıyönetim ve olaganüstü haller (bölgesel de olsa) dikkate alındığında ”temel hak ve hürriyetlerin” kısmen ve tamamen durdurulması kural olarak karşımıza çıkmıştır. Bu 1982 Anayasasının bu noktadaki durumunu kavrama açısından önemlidir.

 

Kişinin hakları ve ödevleri ile ilgili maddeler…

Madde 17’de ”işkence” meselesi vardır. Ancak bu konuda söylenenler bir tarafa yapılanlar gayet açıktır: Uluslararası Af Örgütü bilançosundaki veriler dikkate alındığında Türkiye’de sistematik işkence uygulanmıştır, işkencenin cezalandırılması bir yana, işkence uygulamaları uygulayanların yanına kâr kalmıştır.

Üçüncü paragrafta ise yargısız infaz anayasal madde haline getirilmiştir. Devlet vatandaş ilişkisinde devletin şiddet tekelini elinde bulundurarak kendini koruması esas faktördür. Bunun da ne anlama geldiği, toplumun bilinçli kesimi açısından açıktır. Amaç, her koşulda emek karşısında sermayenin korunmasıdır.

Madde 18’de devlet isterse angarya çalıştırabilir, bunun sınırını kendisi belirler. Yani kişi hakları devletin ”kutsal” haklarıyla çeliştiği durumlarda, ”devletin kutsal” hakları önceliklidir. Bireyin hakları hiçe sayılabilir. Böyle yasalar konulduğunda, devleti temsil edenlerin bu yasalarda keyfi davranışlarını önlemek asla mümkün olamaz..

Madde 19 tam hilkat garibesidir. Bu madde zaten yenidir. Düzeni tehdit eden ve edecek olan her türlü davranış karşısında alınmış olan tedbirler detaylandırılmaktadır. Bireyin haklarından öte ödevleri söz konusudur. “Şu hakkın var ama böyle olursa kısıtlanır” vs. türünden teranelerle hakların nasıl kuşa çevrildiğine iyi örnek bir madde… Yani kişi dokunulmazlığı sahtekârlığını açığa vuran bir madde. 1961 anayasasında ihtiyaç duyulan ”hakim kararı” burada ihtiyaç olmaktan çıkarılmaktadır.

Daha sonra gelen özel hayatın gizliliği ile ilgili bölüm 20-23. maddeler arasındadır ve burada söylenenler 1961 Anayasasından farklı değildir. Aynen korunmuştur. Yalnızca madde 23’te seyahat suç işleme bağlamında sınırlanmış, yurtdışına çıkmaya sınır getirilmiştir.

Haberleşme hürriyetini konu alan Madde 22’de ”gecikme sakıncası” ek olarak getirilmiştir. Bununla da haberleşmenin ”gizliliği” ayaklar altına alınmıştır. O günden bugüne tekniğin gelişmesiyle de orantılı olarak, telefondan mektuba kadar her türlü haberleşme ”sakıncalı” görülen her bağıntıda ”gizliliği” ayaklar altına almıştır. Gırtlağına kadar pislik içinde olan düzen bu noktada da temiz bir görünüme sahip değildir. Telekulak olayları bugün ayyuka çıkmış, en üsttekiler bile dalaşmalarda birbirlerinin kirli çamaşırlarını telefon konuşmalarını dinleyerek açığa çıkarmakta sakınca görmemektedir.

Din ve vicdan hürriyeti ile ilgili madde…

Burada 1961 Anayasasına göre ekler vardır. “Din ve ahlâk eğitiminin devletin gözetiminde yapılması ve ilk öğretimde zorunlu dersler içinde yer alması” yenidir. Bu da ne kadar laik olduklarına iyi bir örnektir. Aslında bugün başlarını ağrıtan AKP dünkü yasalaştırmanın bugüne yansımasıdır. Ayrıca 1961 Anayasasında yeralan ”din kurallarına uygun partiler kapatılır” 1982 Anayasasında çıkarılmıştır. Bunun sonucu olarak Refah Partisi kapatılırken kendi Anayasalarını çiğnemek zorunda kalmışlardır. Bir anlamda kaldırdıkları taş kendi ayaklarına düşmüştür. Bugün de AKP bağlamında pirinci ayıklamakta zorluk çekmektedirler. Dini sembollerin (örneğin başörtüsünün) devlet kurumları bağlamında çıkardığı problemler Kemalistleri epey zor duruma sokmuştur. Dün laiklere meydan okuyan Erdoğan başbakan olunca türbanlı eşiyle devlet törenlerine katılması veya katılmaması, bugün magazin basının irdelediği konulardan birisi haline gelmiştir. Nereden nereye?!!! Ne ekmişlerse onu biçmişlerdir!

Marx’ın deyimiyle; ”Din ve vicdan özgürlüğü düşünceleri, serbest rekabetin bilgi alanındaki egemenliğinin ifadesinden başka birşey değildir (Manifesto sf. 129)

Düşünce hürriyeti…

“Madde 25.- Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir.

Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.”

Sorunun bu libarellikte konulduğu sizleri yanıltmasın, hemen arkasından gelen bölüm şöyledir:

“Madde 25.- Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmi makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir.

Bu hürriyetlerin kullanılması, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması, devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının şöhret veya haklarının, özel ve aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü meslek sırlarının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabilir.

Düşüncelerin açıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dil kullanılamaz. Bu yasağa aykırı yazılı veya basılı kağıtlar, plâklar, ses ve görüntü bandları ile diğer anlatım araç ve gereçleri usulüne göre verilmiş hakim kararı üzerine veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde kanunla yetkili kılınan merciin emriyle toplattırılır. Toplatma kararını veren merci bu kararını, yirmidört saat içinde yetkili hakime bildirir. Hakim bu uygulamayı üç gün içinde karara bağlar.

Haber ve düşünceleri yayma araçlarının kullanılmasına ilişkin düzenleyici hükümler, bunların yayımını engellememek kaydıyla, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin sınırlanması sayılmaz.”

Yukardaki detaylı açıklamlarla bu “hürriyet” kısıtlanmaktadır. Şovenizm yeterli görülmemiş olacak ki, hemen hemen her yerde olduğu gibi buraya da sokuşturulmuştur. Tabii ki burda yasaklanmış olan herhangi bir dil değildir:

Burada anlatılan dil, ismi konulmasa bile Kürtçedir.

Madde 27 de yeralan “Bu madde hükmü yabancı yayınların ülkeye girmesi ve dağıtımının kanunla düzenlenmesine engel değildir.”le kastedilen esasta sosyalizmin klasikleri ve devrimci-komünist yayınlardır.

Basın hürriyeti…

“Madde 28.- Basın hürdür, sansür edilemez. Basımevi kurmak izin alma ve mali teminat yatırma şartına balanamaz.

Kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dilde yayım yapılamaz.

Devlet, basın ve haber alma hürriyetlerini sağlayacak tedbirleri alır.

Basın hürriyetinin sınırlanmasında, Anayasanın 26 ve 27nci maddeleri hükümleri uygulanır.

Devletin iç ve dış güvenliğini, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü tehdit eden veya suç işlemeye ya da ayaklanma veya isyana teşvik eder nitelikte olan veya devlete ait gizli bilgilere ilişkin bulunan her türlü haber veya yazıyı, yazanlar veya bastıranlar veya aynı amaçla, basanlar, başkasına verenler, bu suçlara ait kanun hükümleri uyarınca sorumlu olurlar. Tedbir yolu ile dağıtım hakim kararıyla; gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunun açıkça yetkili kıldığı merciin emriyle önlenebilir. Dağıtımı önleyen yetkili merci, bu kararını en geç yirmidört saat içinde yetkili hakime bildirir. Yetkili hakim bu kararı en geç kırksekiz saat içinde onaylamazsa, dağıtımı önleme kararı hükümsüz sayılır.

Yargılama görevinin amacına uygun olarak yerine getirilmesi için, kanunla belirtilecek sınırlar içinde, hakim tarafından verilen kararlar saklı kalmak üzere, olaylar hakkında yayım yasağı konamaz.

Süreli veya süresiz yayınlar, kanunun gösterdiği suçların soruşturma veya kovuşturmasına geçilmiş olması hallerinde hakim kararıyla; Devletin ülkesi ve Milletiyle bölünmez bütünlüğünün, milli güvenliğin, kamu düzeninin, genel ahlakın korunması ve suçların önlenmesi bakımından gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunun açıkça yetkili kıldığı merciin emriyle toplatılabilir. Toplatma kararı veren yetkili merci, bu kararını en geç yirmidört saat içinde yetkili hakime bildirir; hakim bu kararı engeç kırksekiz saat içinde onaylamazsa, toplat-ma kararı hükümsüz sayılır.

Süreli veya süresiz yayınların suç soruşturma veya kovuşturması sebebiyle zapt veya müsaderesinde genel hükümler uygulanır.

Türkiye’de yayımlanan süreli yayınlar, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, Cumhuriyetin temel ilkelerine, milli güvenliğe ve genel ahlaka aykırı yayımlardan mahkum olma halinde, mahkeme kararıyla geçici olarak kapatılabilir. Kapatılan süreli yayının açıkça devamı niteliğini taşıyan her türlü yayın yasaktır; bunlar hakim kararıyla toplatılır.”

 

Söylenecek bir tek şey bırakılmıştır: Böyle bir basın hürriyeti olmaz olsun! Milletiyle bölünmez bütünlüğünün, milli güvenliğin ve kamu düzeninin, genel ahlakın korunması ve suçların önlenmesi” için ”toplatılır” yasak konur vs. vs.

Bunlar öyle müneccim olmuşlardır ki, ”suç” belirlenmeden bile ”suç” kabul edilir. Aslında kendi koydukları yasalarla kendileri çelişmektedirler. “İspatlanmayan suç suç olamaz” da var, tersi de var. Sorun gayet açık olarak ”kamu düzeni” yani hakim sınıfların sömürü düzenidir. Sömürüye ve baskıya karşı her mukavemet, bunlar için ”tehdit” unsuru ve ”isyana teşvik”tir. Bu sömürü ve talan düzeni öyle bir sessizlik ve uyum içinde olmalı ki, hakim sınıfların huzuru asla kaçmasın, mezar sessizliği hep korunsun amacıyla düşünceye, kaleme bu prangalar vurulmuştur.

Örneğin devlet işletmelerinden (herhangi birini düşünebilirsiniz) birinde yapılacak bir grev eylemi, bunlar açısından ”milli güvenliğin” tehdit edilmesidir. Bu tür bir grevle ilgili destekleyici yayın yapmak ”basın özgürlüğünün” sınırlarını zorlamak ve aşmaktır: Yasak! Toplatılır! Yayanlar ve basanlar suç işlemiş olurlar ve kovuşturmaya uğrama ”hakkı”na sahip olurlar… İşte bu maddenin özü budur. Hayalinizi fazla zorlamaya hiç gerek yok, hayatın kendisinde buna binlerce örnek bulabilirsiniz, tabii ki ön şart düzenle çıkar ilişkiniz olmamasıdır. şimdi düşünelim, bunlardan sonra TC’nin anayasasındaki ”basın hürdür, sansür edilemez” ne kadar komik geliyor insana değil mi?!

Daha sonra gelen 29-30-31-32. Maddeler işin çeşnisidir.

Eylül 2004 

—GELECEK SAYI:

1982 ANAYASASI

2. BÖLÜM—