Yeni bir dünya gerek insanlığa…
Yeni bir Türkiye gerek emekçilere…

Varlık içinde yokluk
Zenginlik içinde yoksulluk

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün 2004 raporu yayınlandı. Raporda bundan önceki rapordan bu yana geçen iki yıl içinde “günlük besin ihtiyacını gideremeyenlerin” sayısının 18 milyon daha arttığı, 2004 yılı Kasım ayı itibariyle dünyada 852 milyon kişinin “açlık sınırının altında” yaşadığı tespit ediliyor. Aynı rapor her yıl 5 milyon çocuğun “beslenme yetersizliğinden” öldüğünü tespit ediyor. Laf dolandırılmadan söylenirse bugünkü dünya gerçekliğinin bir yüzü bu: Bugün dünyada her yedi insandan biri AÇ yatıyor, AÇ kalkıyor! Her yıl 5 milyon çocuk AÇLIKTAN ÖLÜYOR!

Peki bütün insanların doyabileceği kadar yiyecek mi yok? Hayır! Bütün insanlığa yetecek kadar yiyecek var. Dünyada bugün üretilen gıda maddeleri insanlık tarihinde hiç görülmemiş boyutlara ulaşmış durumda. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün raporuna göre 1960-2000 yılları arasında Dünya Gıda Ürünleri’nde artış % 80! 1991-2001 arasındaki on yıllık dönemde gıda ürünleri üretiminde artış hızı yükselmiş. Sadece gıda üretiminde değil, bir bütün olarak üretilen tüm zenginliklerde muazzam bir artış var. Dünya hiçbir döneminde olmayan boyutta bir ürün zenginliğine sahip. Ama yine de her yedi insandan biri aç! Nasıl oluyor? Sorunun cevabı basit. Bir bölüm insan yiyecek bulamazken, açlıktan ölürken, kimi zengin ülkelerde “tereyağ dağları”nın, süt üretimi fazlasının, et ürünleri fazlasının, tahıl fazlasının vb. nasıl yok edileceği sorun(!) oluyor! Bir yanda bir deri bir kemik kalmış insanlar yarını nasıl çıkaracağının derdinde iken, diğer yanda çok ve yağlı beslenme sonucu şişmanlık, oburluk hastalığı “obezite” büyük sorun oluyor. Emperyalist ülkelerde gıda üretiminde aşırı üretimi(!) engellemek için gıda üreticilerine “üretmeme ikramiyesi” veriliyor! Bu ülkeler, ürün fiyatlarının düşmemesi için ürün fazlalarının büyük bölümünü denize dökerek, yakarak yok ediyor veya arada bir de göstermelik “yardım” olarak geri ülkelere gönderiyor. Onun karşılığı da “yardım alan!” ülkeler açısından daha fazla bağımlılık oluyor.

Yani AÇLIK yokluk sonucu değil! Açlık dünya bir bütün olarak ele alındığında varlık içinde, dünyanın şimdiye kadar görmediği düzeyde bir ürün bolluğu içinde olan bir açlık! Aynı rapora göre 852 milyon AÇ insanın 800 milyonu, Birleşmiş Milletler’in “gelişmekte olan ülkeler” kategorisi içinde ele aldığı emperyalizme bağımlı ülkelerde yaşıyor!

Sorun bu ürün zenginliğinin bölüşülmesinde çok net olarak görülüyor. Bu bölüşülme hem emperyalist ülkeler / bağımlı ülkeler arasında dünya çapında, hem de tek tek ülkelerde sömürücülerle / sömürülenler arasında korkunç bir dengesizliği gösteriyor. Uluslararası alanda ele alındığında dünyanın en zengin ve en yoksul 10 ülkesinde 2002 yılında kişi başına düşen Brüt İç Ürün’ün (BİÜ / BIP / GSYİH) görünüşü şöyle idi:

En Zengin 10 ülke      
Ülke adı  Kişi başına düşen BİÜ
(ABD doları cinsinden)
   
Lüksemburg 38 830    
İsviçre

37 930

   
Norveç            37 850    
ABD  

35 060

   
Japonya          

33 550

   
Danimarka 30 290    
İzlanda 28 590    
İngiltere 25 250    
İsveç 24 820    
Hollanda 23 960    
En Yoksul 10 ülke      
Ülke adı  Kişi başına düşen BİÜ
(ABD doları cinsinden)
   
Tacikistan 180    
Nijer 170    
Malavi    160    
Eritre 160    
Gine-Bisau           150    
Liberya 150    
Siera Leone 140    
Burundi  100    
Etyopya 100    
Kongo Dem.Cum. 90    

Yani dünyanın en zengin ülkesindeki insanlara kişi başına düşen zenginlik, dünyanın en yoksul ülkesindeki bir insana düşen zenginliğin 431 katı! Buna bir de zenginliğin tek tek ülkelerdeki dağılımındaki gerçek durumu da eklerseniz tablo tamamlanır! Dünyanın en zengin ülkelerinde de nüfusun üst yüzde 20’si tüm zenginliğin yarısından fazlasına sahiptir! Dünyanın en zengin ülkelerinde de, geri ülkelerdeki gibi bir yoğunlukta olmasa da, yoksulluk ve evet açlık sınırının altında yaşayan insanlar da vardır! Bugün dünyada kârları bir çok devletin bütçesini katlayan tekeller, tek başlarına ellerinde tuttukları zenginlik kimi devletleri satın alacak kadar olan modern Karunlar vardır! Bir yanda korkunç bir yoksulluk, açlıktan ölen insanlar, bir yanda akıl almaz bir zenginlik.

Dünya Bankası bugün dünya devletlerini üç kategoriye ayırıyor. “Düşük gelirli devletler”, “orta gelirli devletler” ve “yüksek gelirli devletler”. Bu kategorilere ayrılan devlet gruplarının onlarda yaşayan insanlara düşen kişi başına BİÜ açısından Dünya Bankası tarafından 2002’de yapılan karşılaştırılması şöyleydi:

Devletler grubu

BİÜ(Milyar dolar olarak)

Nüfus(Milyon)

BİÜ(Kişi  Başına dolar olarak)

Düşük Gelirli Devletler

1071.7

2.495

430

Orta Gelirli Devletler

5033.3

2.742

1840

Orta gelirli devletler iki kategoriye ayrılıyor:

Alt kategori

3352.4

2.411

1390

Üst kategori(Türkiye bu kategoride)

1667.9

331

5040

Yüksek Gelirli Devletler

25383.7

965

26310

Bütün Dünya

31483.9

6201

5080

Yani dünya nüfusunun % 40,23’ü, 2 milyar 495 milyon insan, kişi başına dünya gelir ortalamasının % 8’i ile yetinmek durumunda. BM kişi başına günde 2 dolar geliri “yoksulluk sınırı” olarak adlandırıyor. Buna göre bugün dünya nüfusunun % 40’ı yoksulluk içinde yaşıyor! Buna karşı dünya nüfusunun 962 milyonunu, yani %15’ini barındıran “yüksek gelirli ülkeler”de –siz bunu emperyalist ülkeler olarak da okuyabilirsiniz–  kişi başına düşen BİÜ dünya ortalamasının 5 katı! Tabii bu 962 milyon içinde de dünya nüfusunun çok daha küçük bir bölümünü oluşturan yüzde 10 bu zenginliğin kaymağını yiyor. Bir çok emperyalist ülkenin en yoksullarının yaşam şartları ile “düşük gelirli ülke”lerdeki yoksulların yaşam şartları birbirine benziyor. Sonuç: Bir yanda çok küçük bir azınlığın akıl almaz zenginliği, diğer yanda ezilen sömürülen büyük çoğunluğun, büyük insanlığın korkunç yoksulluğu.

Emperyalist sistem reforme edilerek insani hale getirilemez!

Emperyalizm devrimle yıkılmadıkça, emekçiler için yoksulluk ve açlık “kader”dir!

Yalnızca bu durum bile, bugünkü emperyalist sistemin dünyanın emekçi halklarına karşı olduğunu, dünyanın bu halinin taşınamaz olduğunu göstermeye yeter. İnsanlığa yeni bir dünya gerektir. Zenginliğin onu üreten emekçiler arasında hakça bölüşüldüğü, herkesin yeteneği ölçüsünde katkıda bulunduğu ve önce katkısı ölçüsünde, giderek zenginliğin arttığı ölçüde ihtiyacı kadar aldığı yeni bir dünya!

Sistem payandaları,
Yalanlar-gerçekler

Emperyalistler var olan sistemlerini korumak, sürdürebilmek için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Devasa bir aygıt işçileri emekçileri kandırmak, düzene bağlamak için çalışıyor. Gerçekler çarpıtılıyor. Emperyalist sistemi ayakta tutmak için üretilen yalanlar işçilerin emekçilerin gerçeği haline getirilmeye çalışılıyor.

Emperyalist düzen aslında işçilerin, emekçilerin gerçek düşmanlarına karşı birlikte hareket etmemeleri sayesinde yaşıyor.

İşçilerin bölünmesi sermayenin varlık ve egemenlik koşuludur. İşçilerin bölünmesi olmasa, işçiler emekçiler sermayeye karşı birlikte hareket etseler, sermayenin egemenliğinin sonu gelir. Karl Marx ve Friedrich Engels, bundan 156 yıl önce yazdıkları “Komünist Partisi Manifestosu”nda şöyle diyorlardı:

“Burjuva sınıfın varlığının ve egemenliğinin esas koşulu, servetin bireyler elinde birikmesi, sermayenin oluşması ve çoğalmasıdır; sermayenin koşulu ücretli emektir. Ücretli emek hiç ayrımsız, emekçiler arasındaki rekabete dayanır.” (Komünist Manifesto, İnter Yayınları, sayfa 52)

Burjuvazi bunu çok iyi bildiği için, işçilerin arasındaki ayrılıkları derinleştirmek için, işçileri emekçileri birbirine karşı kullanmak için her şeyi yapıyor.

— İşçilerin emekçilerin cinsiyetlerine göre bölünmesi kullanılıyor. Bir yandan kadın erkek eşitliği üzerine çok laf üretiliyor. Fakat diğer yandan en “ileri” emperyalist ülkelerde bile eşit işe eşit ücret tam anlamıyla gerçekleşmiş değil. Çocuk bakımı ve “ev işi” hâlâ ailenin, orada da kadının üzerinde.

— İşçilerin-emekçilerin milliyetlere göre bölünmüşlüğü kullanılıyor. Kendisi gayet enternasyonal olan ve davranan sermaye, işine geldiği yerde milliyetçiliği körüklüyor, şovenizmi, ırkçılığı körüklüyor. Emperyalist metropol işçilerinin “zenginlikleri”nin elinden alınacağı öcüsü ile onları geri ülkelerdeki emekçilere, metropollerde göçmen işçilere karşı kışkırtıyor. Irkçılık alabildiğine geliştiriliyor.

— İşçilerin emekçilerin dinlere göre bölünmüşlüğü kullanılıyor. Sosyalemperyalist kampın çökmesi ertesinde komünizmin çöktüğü ilan edildiğinden beri emperyalist ideologlar ve propagandacılar yeni bir ortak düşman arayışı içindeler. Bu bağlamda egemen oldukları ülkelerin çoğunda egemen din olan Hristiyanlıkla diğer dinlerin arasındaki çelişmeleri “medeniyetler çatışması” adı altında körüklüyor, değişik dinlerden emekçilerin bu temeldeki bölünmüşlüğünü derinleştirmek istiyorlar.

— İşçilerin emekçilerin değişik gelir grupları içinde yer almaları temelindeki ayrılıkları derinleştirilip işçiler, emekçilerin patronlara, emperyalistlere karşı ortak mücadelesi engellenmeye çalışılıyor. Çalışan işçiler, işsizler ordusu ile korkutularak, yaşama ve çalışma şartlarında –reform adı altında dayatılan– kötüleşmeleri kabule zorlanıyor. Daha iyi iş şartlarında, biraz daha yüksek ücretle çalışanlarla, daha kötü şartlarda daha düşük ücretle çalışanlar karşı karşıya getiriliyor.

İşçiler emekçiler arasındaki daha yüzlerce binlerce ayrım, farklılık emperyalistler tarafından tepe tepe kullanılıyor. Öyle ki gerek tek tek ülkelerde, gerekse dünya çapında işçi ve emekçilerin birlikte hareketi olağanüstü güçleşiyor. Halbuki sermaye gerek tek tek ülkelerde gerekse dünya çapında emekçilere karşı olmak sözkonusu olduğunda, birlikte hareket etmeyi beceriyor. Bu durum tersine döndürülmedikçe, işçiler emekçiler aralarındaki farklılıkların, ayrımların değil, emperyalizme, kapitalizme, patronlara, toprak beylerine karşı ortak çıkarlarının belirleyici olduğunu kavrayıp birlikte hareket etmedikçe, emperyalizm varlığını ve egemenliğini sürdürecektir.

Kuşkusuz yalanlar işçilerin emekçilerin aralarındaki farklılıkların körüklenmesi ile sınırlı değil. Yalanın sinmediği hiçbir alan yok.

— Örneğin emperyalistler barış mı diyor, bilin ki savaş hazırlıyorlardır. Emperyalistler sosyalemperyalist kamp yıkılıp güya “iki sistem arası savaş” tehdidi ortadan kalktıktan sonra “sürekli barış çağı”na girildiğini, “tarihin sonu”nun geldiğini vs. ilan ettiler! Yıl 1990’dı. Ne oldu ondan bu yana? Dünya emperyalistler tarafından körüklenen, kullanılan onlarca yerel savaş yaşadı, emperyalist saldırı savaşları, işgaller yaşadı, yaşıyor. İşte Afganistan, işte Irak. Bir kez daha görüldü ki, emperyalist ve gerici savaşlar emperyalizmin ayrılmaz yol arkadaşıdır. Savaşları ortadan kaldırmak için emperyalizmin ortadan kaldırılması gerekir.

Onlar barış diyorlar, fakat dünya hegemonyası için de birbirlerinin gözünü oymaya hazırlar. Kendi aralarındaki dünya hegemonyası dalaşında çelişmeler sertleşiyor, bir genel savaş tehlikesi de giderek büyüyor.

— Örneğin emperyalistler “özgürlük ve demokrasi” mi diyor, bilin ki kastettikleri kölelik ve faşizmdir. Onların özgürlükten ne anladığını bugün en iyi biçimde işgal altında tuttukları Afganistan’da ve Irak’ta görüyoruz. Onların demokrasiden ne anladığını, sadece işgal altında tuttukları ülkelerde değil, bizzat emperyalist merkezlerde demokratik hakları terörizme karşı mücadele adı altında tırpanlamaları ile görüyoruz. Bütün emperyalist ülkelerde burjuva demokratik haklar kısıtlanıyor. Gidiş faşist tedbirlerin artması yönünde.

— Örneğin emperyalistler “insan hakları” mı diyor, bilin ki akıllarında olan işkencedir, kötü muameledir, ezilenlere karşı her türlü insan hakkı ihlalidir! İşte Ebu Garip! İşte Guantanamo! İşte Fransa’nın Fildişi Sahili’ndeki katliamı! İşte Alman ordusunda, Avusturya ordusunda ortaya çıkan “hazırlık olarak” işkence seansları!

— Onlar “kötü durumdayız”, “herkes fedakârlık yapmalı” vb. mi diyor, bilin ki yaşama ve çalışma şartlarımıza karşı yeni saldırılar gündemdedir. Emperyalist dünyada anda büyük sermaye en kârlı dönemlerinden birini yaşıyor! Emperyalist tekellerin durumu gayet iyi. Buna rağmen “kriz” var deyip ağlıyor, fedakârlık istiyorlar. Emperyalist sermaye ister kriz içinde olsun, ister gelişme, kalkınma içinde olsun, gerçekte işçi ve emekçiler açısından değişen fazla bir şey yoktur. Her iki halde de emperyalist sermaye ile işçiler birbirine zıt iki kutup oluşturur. Bunlar arasında çıkar birliği yoktur. Her iki halde de emperyalist sermaye için işçiler emekçilerin maksimal sömürüsü ilkedir. Kriz dönemlerinde krizin tüm yükü işçilerin emekçilerin sırtına yüklenir. İşsizlik, açlık çok daha büyük boyutlara varır. Fakat bu ekonomik açıdan sermayenin kriz içinde bulunmadığı dönemlerde işçi ve emekçiler için özsel değişiklik olacağı, örneğin işsizliğin olmayacağı, sermayenin emekçilere saldırmayacağı vb. anlamına gelmez. Bugün bunu net olarak yaşıyoruz. 2003 ve 2004 yıllarında dünya ekonomisi % 4 civarında büyüdü. Buna rağmen işsizlik muazzam boyutlarda. Buna rağmen işçilerin emekçilerin hakları, kazanımları törpülendi, törpüleniyor.

— Onlar globalizasyon dediklerinde, globalizasyonu övdüklerinde, bilin ki övdükleri sermayenin önündeki tüm “ulusal” sınırlamaların kaldırılması, özellikle emperyalizme bağımlı ülkelerin bağımlılıklarının artmasıdır. Globalizasyon deyip övdükleri gerçekte en açık sömürü yöntemi olan, “yeni liberal” ekonomi politikasının bütün ülkelere yayılması, özelleştirme, taşeronlaştırma, esnek çalışma, emekçiler lehine olan tüm kuralların kaldırılması anlamında kuralsızlaştırmanın genelleştirilmesidir; bağımlı ülkeler ekonomi politikalarının tek merkezden, Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu gibi uluslararası emperyalist kurumlar tarafından yönetilip yönlendirilmesidir.

Bütün bunların sonucu yukarıda ortaya koyduğumuz dünya hali tablosudur.

Ya Sosyalizm,
Ya Barbarlık içinde çöküş!

Bu öyle bir tablodur ki, azgın sömürü savunucuları dışında, durumu açık savunmak zordur. Sistemin aslında kötü olmadığını, fakat onun sürdürülebilir olması için kimi düzeltmeler gerektiğini savunanlar da bu korkunç dengesizlikten rahatsız. Onlar örneğin açlığın bir bütün olarak sistemi tehdit ettiğini söyleyerek, açlıkla mücadele için program üzerine program hazırlıyorlar. Emperyalistleri bu programlara ikna etmek için hatta açlığın sömürü açısından verimli olmadığı gibi gerekçeler ileri sürüyorlar. Yukarıda atıfta bulunduğumuz raporunda BM Gıda ve Tarım Örgütü şöyle diyor:

“Açlık yılda 500 milyar dolara ulaşan ekonomik bir kayba yol açıyor. Çünkü yetersiz beslenen çocukların daha sonra tam randımanla çalışması mümkün olmuyor. Dolayısıyla açlık sebebiyle oluşan büyük kayıplarla karşılaştırıldığında açlıkla mücadele programlarının maliyeti gerçekten çok düşük kalıyor.”

BM Gıda ve Tarım Örgütü Raporu’nun reformist yazarları sorunun özünü gözlerden gizliyor. Emperyalizm açısından maksimum sömürü, maksimum kâr belirleyici dürtüdür. Eğer kimi insanlar –bunlar milyonlarca, milyarlarca da olabilir– maksimum kâr açısından vazgeçilebilir, hesaba katılması gerekmez konumda iseler, o zaman onların açlıktan ölmesi vb. de önemli değildir. Emperyalizm açısından anda dünya çapında yeterli ucuz iş gücü, çalışanları tehdit etmek, baskı altında tutmak için yeterli “yedek endüstri ordusu” yani işsiz emekçi vardır. Bu bağlamda birkaç yüz milyon Afrikalının ölmesi o kadar önemli değildir. Bu bir nevi doğal ayıklanmadır onların gözünde. Afrika kıtası yetişkin nüfusunun üçte biri HIV (aids virüsü) pozitifdir. Emperyalizm açısından bu insanların ölmesi, onların tedavisinden daha “verimli”dir! Açlıkla mücadele açısından da 100 milyon açın ölmesi, istatistiklerde açlığın azalması olarak görülür! Hiç kimse ama “bu kadar insanlık dışı olamazlar” demesin! Yıllardan beri emperyalistlerin yürüttüğü “gelecek açısından en büyük tehdit dünya nüfusunun aşırı hızla büyümesidir” propagandasının tabii sonucudur bu yazdıklarımız.

Bunu insanlık dışı bulanlar, şunu iyi bilmelidir: Bu, emperyalist sistemin özüdür. Bu öz, reformlarla vb. değişmez. Reformlar yalnızca sistem zorda kaldığında ve sistemin ömrünü uzatmak için yapılır. Bugün dünya genelinde bütünlüklü olarak ele alındığında sistemi tehdit eden boyutta güçlü, örgütlü, devrimci bir işçi-emekçi muhalefeti olmadığı için, emperyalistler oldukça rahattır. Reform ihtiyacı filan duymamaktadırlar. Tersine reform adı altında bir dizi hak kısıtlaması gerçekleştirmektedirler.

Şimdi emperyalistler adeta çobansız köyde çomaksız oyun oynama durumundadırlar. Egemenliklerinin sınırı yoktur adeta. Fakat bu durum sonsuza dek sürmez. Emperyalizmin onu kaçınılmaz olarak çöküşe götüren bütün temel çelişmeleri yerinde duruyor. Yerinde durmakla kalmıyor giderek derinleşiyor bu çelişmeler. Emperyalist ülkelerde proletaryaya bütün gücü ile yüklenen burjuvazi, proletarya burjuvazi çelişmesini alabildiğine derinleştiriyor. Bu çelişme sosyalist devrimlerle çözüm bekliyor. Diğer yandan bağımlı ülkelerin ezilen halkları ile, her geçen gün bu ülkelerin kendilerine bağımlılığını arttıran, sömürüyü ve baskıyı yoğunlaştıran emperyalist devlet ve tekeller, emperyalizm arasındaki çelişme de sertleşiyor. Bu çelişme de antiemperyalist yeni demokratik devrimlerle çözüm bekliyor. Emperyalistler dünya hegemonyası için de birbirlerini yiyor. Onların kendi aralarındaki bu dalaşlar da emperyalist dünyayı sürekli olarak savaşlara sürüklüyor, genel bir savaş tehlikesinin de kaynağı oluyor. Emperyalizmin sebep olduğu savaşlar büyük insanlığa emperyalist sistemden kurtulmadıkça, savaşlardan da kurtuluş olmayacağını öğretiyor.

Emperyalist sistem, kapitalizmin en temel çelişmesi olan üretimin toplumsal niteliği ile, mülk edinmenin özelliği, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti arasındaki çelişmeyi en uç noktasına kadar geliştiriyor. Bugün üretim hiçbir dönemde olmadığı kadar toplumsallaşmış ve enternasyonalleşmiştir. Fakat emperyalizm artık her türlü “sosyal devlet” maskesini de kaldırıp atacak kadar pervasızca üretim araçları üzerinde özel mülkiyeti sürdürmektedir. Sonuç akıl almaz bir zenginliğe sahip küçücük bir sömürücü azınlık, yoksul ve aç milyarlarca insandır. Emperyalizmin girmediği yer kalmamıştır. Sömürü için her yana bir ahtapot gibi uzanan emperyalizm, enternasyonalleşmede büyük adımlar atan emperyalist sermaye, dünya çapında kendi mezar kazıcılarını da çoğaltıyor. Emperyalizm bütün dünyada işçi sınıfı ve ezilen halkların birlikte hareketinin, isyanının objektif temellerini sağlamlaştırıyor. Marx ve Engels’in daha Komünist Manifesto’da yaptıkları “Sanayinin, burjuvazinin elde olmayarak teşvik ettiği ilerleyişi, emekçilerin rekabetten ileri gelen yalıtılmışlıklarının yerine, örgütlenmelerinden ileri gelen devrimci birlikteliklerini koyar. Demek ki modern sanayinin gelişmesi, burjuvazinin ayaklarının altından bizzat ürünlerini ona dayanarak ürettiği ve mülk edindiği temeli çeker alır. Her şeyden önce burjuvazinin ürettiği, kendi mezar kazıcılarıdır. Kendisinin devrilmesi ve proletaryanın zaferi aynı ölçüde kaçınılmazdır.” (Komünist Manifesto, İnter Yayınları, sayfa 52) tespitleri bugün her zamankinden daha günceldir.

Yapılması gereken ve emperyalizmin çelişmeleri sonucu kaçınılmaz olan bellidir: Mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi, emekçilerin yarattığı toplumsal değerlerin, emekçiler için kullanılması, toplumun zenginliğinin topluma geri verilmesi, asalakların toplumun sırtından sökülüp atılması. Bütün ülkelerin işçileri ve ezilen halklar kendi çıkarları için mücadelede, emperyalizme karşı devrim mücadelesinde birleştiklerinde bu gelişmeyi engellemeye kimsenin gücü yetmez. Burjuvazinin iktidarı için ölüm çanları er geç çalacaktır.

Bugün olaylara olgulara yüzeysel baktıkları için emperyalizmi yenilmez görenlere söyleyeceğimiz şudur: İnsanlık tarihi açısından kısacık bir an olan, 20. yüzyıla büyük insanlık Büyük Sosyalist Ekim Devrimi’ni, Sovyetler Birliği’nde Bolşevik Parti önderliğinde sosyalizmin inşası yolunda atılan muazzam adımları, Hitler Almanyası’nın dünyaya egemenlik girişimini çökertmeyi, büyük Çin Devrimi’ni, Çin’de Büyük Proleter Kültür Devrimi’ni sığdırmıştır. 20. yüzyılın bu ilk sosyalist devrimci atılım dalgasında dünya nüfusunun önemli bir bölümü kısa bir süre de olsa emperyalizmin etki ve sömürü alanından çıkmış, emperyalist sistemin karşısında sosyalist ve demokratik dünya somut olarak dikilmiştir. Ne yazık ki emperyalist burjuvazi bu ilk proleter devrimci dalgadan kendini revizyonizmin de yardımıyla kurtarabilmiştir. O şimdi adeta bir süre mutlak egemenliğinin sosyalist ve demokratik devrimlerle kesintiye uğratıldığı dönemin intikamını alıyor. İşçilere emekçilere ezilen halklara çılgınca saldırıyor. O saldırdıkça gerçekte mezar kazıcılarının öfkesini de biliyor. 21. yüzyıl büyük insanlığın önüne 20. yüzyılda başlanmış eseri sürdürme ve tamamlama görevi koyuyor. Eskinin eksik ve hatalarından da öğrenerek, daha iyisini yapmak mümkün. Aslında emperyalizm gözü dönmüş azami kâr hırsıyla yalnızca büyük insanlığı ezip sömürmekle kalmıyor, o aynı zamanda doğada da onulmaz yaralar açıyor, yaşam temellerini imhaya yöneliyor. Ona dur denmezse, emperyalizm kendisi ile birlikte bütün dünyayı da barbarlık içinde çöküşe götürüyor.

“Ya sosyalizm, ya barbarlık içinde çöküş!” enternasyonalist komünist Rosa Luxemburg’un bu sözü bugün her zamankinden daha gerçek, daha geçerli. Bunlar insanlığın, dünyanın önündeki gerçek alternatifler. Barbarlık içinde çöküşü engellemenin tek yolu var: Proletarya önderliğinde devrimlerle emperyalizmin egemenliğine son vermek! Yeni bir dünyayı, sosyalist bir dünyayı kurmak! Bugün emperyalizmin globalizasyon adı altında yürüttüğü saldırılara karşı dünyanın her yanında gelişen bir direniş var. Bu direniş içinde çok değişik güçler yer alıyor. Bu direnişin temel şiarı “Başka bir dünya mümkün!”dür. Evet “Başka bir dünya mümkün!”dür. Yalnızca devrimle! Yalnızca sosyalizmde!

Yeni bir dünya gerek insanlığa! İşçilerin emekçilerin dünyası!

İki Türkiye

Türkiye emperyalist dünyanın bir parçası. Emperyalizme bağımlı bir ülke. Ekonomisi bugün IMF ve Dünya Bankası’nın direktifleri doğrultusunda yönetilip yönlendirilen, bağımlılığı her geçen gün daha da artan bir ülke. Ekonomik bağımlılık askeri, siyasi, kültürel vb. tüm alanlarda bağımlılıkla tamamlanıyor.

Emperyalizmin işçilere emekçilere genel saldırısı Türkiye’de de birebir yansımasını buluyor. Özelleştirme, taşeronlaştırma, sendikal örgütlenmelerin dağıtılması, kazanılmış hakların geri alınması, esnek çalışma, köylülere verilen desteklerin kesilmesi vb. bugünün Türkiye’sinde geniş boyutlarda yaşanan olgular. Sermayenin önündeki tüm engeller kaldırılıyor. Sonuç işsizliğin, yoksulluğun artması. Çalışanların işlerini kaybetme korkusuyla açlık ücretlerine çalışmayı kabul etmesi.

Bütün emperyalist dünyada olduğu gibi Türkiye’de de iki ayrı dünya yan yana yaşıyor.

Biri egemenlerin dünyası. Türkiye’nin emperyalizmin işbirlikçisi büyük burjuvazisi, büyük toprak ağaları, büyük toprak beyleri, kaderlerini bu sınıflarla bütünleştirmiş olan diğer burjuva kesimlerin dünyası bu. Bunların keyfi yerinde, tuzu kuru. Ekonomi bunların ve emperyalist efendilerinin çıkarları doğrultusunda işliyor. 2001’deki büyük kriz atlatılmış durumda. Sanayi son on yılların en yüksek kapasite kullanımı ile çalışıyor. Tekeller büyük kâr oranı ile çalışıyor. Alınan yeni borçlarla, eski borç ve faiz ödemeleri yürütülüyor. Bunların kendi aralarında bir çok çelişmeleri var. Önce değişik emperyalist güçlerle işbirliği içinde olanların bağlı oldukları emperyalist güçlere göre konumlanması var. Kimi Avrupacı, kimi Amerikancı kimi Avrasyacı. İşbirliği içinde bulunulan efendiler arasındaki çelişmeler, uşaklara da yansıyor. Diğer yandan burjuvazinin iki sektörü, bürokrat devlet burjuvazisi ile, özel kapitalistler arasında kıyasıya bir iktidar dalaşı yürüyor. Birinci kesim 80 yıldır devlet iktidarını elinde tutan kesim. Özellikle 1980’li yıllardan itibaren bu kesim ekonomik olarak gerilemeye başladı. Özelleştirme siyaseti ile bu kesimin maddi temeli dinamitleniyor. Devletin küçültülmesi siyaseti ile bu kesimin devlet aygıtı içindeki mutlak egemenliği geriletiliyor, kırılıyor. Sivilleşme siyaseti ile bu kesimin temel gücü ordunun siyasetteki belirleyiciliği geriletiliyor. Belediyeleşme, siyasi iktidarın merkezden yerel yönetimlere kaydırılması siyaseti ile bu kesimin iktidarı zayıflatılıyor. Egemen sınıfların bu iki kanadı arasındaki iktidar dalaşında her iki kanat da, işçi ve emekçileri kendi kuyruklarına takabilmek için sahte bayraklar sallıyor. Birinci kesim sarsılan ve şimdi iyice tehlikede olan iktidarını koruyabilmek için kendisini “bağımsızlıkçı” yer yer “anti emperyalist” gösteriyor. Ne sahtekârlık! Bunların sahip çıktıkları “devlet egemenliği”, gerçekte emperyalizme bağımlılığın üzerine örtülen bir maskedir. Şimdi antiemperyalist pozlara bürünenlerin kendileri emperyalizmin işbirlikçileridir.

Diğer kesim ise “liberalleşme” “demokrasi” vb. bayrakları sallıyor. Ne sahtekârlık! Bunların gerçekte savundukları liberalleşme, emperyalist sermayenin önündeki tüm engellerin kaldırılmasından başka bir şey değildir. Demokrasiden anladıkları ise gerçekte, şimdiye kadar egemen olan kemalist devlet bürokratik burjuvazisinin iktidarı yerine, kendi iktidarlarının kurulmasıdır. Bu bağlamda AB üyeliği sorunu, iki kesimin iktidar dalaşında önemli bir kaldıraçtır. İkinciler, iktidar yürüyüşlerinde AB’nin dayatmalarını da gerekçe göstererek bir dizi yasal değişiklik yapmakta, birinciler ise bu yasal değişikliklerin kendilerine yönelik olduğunu gördüğünde “bağımsızlık” yaygarasını basmaktadır. Bu temel ayrılıklar fakat, işçilere-köylülere-emekçilere karşı saldırı söz konusu olduğunda, iki kesimin birleşmesinin önünde engel olmamaktadır.

Ne birincilerin ne de ikincilerin işçilere, köylülere, emekçilere vereceği olumlu bir şey yoktur. Bunların iktidar dalaşına hiçbir şekilde alet olmamak, bunların hiç birisinin peşine takılmamak gerekir. Bunlar aynı dünyanın, egemenlerin, emperyalizmin ve işbirlikçilerinin dünyasının unsurlarıdır. Bunların hiç biri ile emekçilerin ortak bir yanı yoktur.

Türkiye’de yaşayan “ikinci dünya”, bütün milliyetlerden işçilerin, köylülerin, tüm emekçilerin dünyasıdır. Türkiye nüfusunun ezici çoğunluğunu oluşturan, Türkiye’de yaratılan değerlerin üreticisi olan bu kesim işsizlikle, yoksullukla, yer yer açlıkla boğuşmaktadır.

Türkiye’de yaşayan bu iki dünyanın gerçek durumunu değişik açılardan yansıtan binlerce veri var. Bunlardan son dönemde yayınlanan biri üzerinde duralım yalnızca. Kasım sonunda yayınlanan “Bankacılık Sektörü Raporu”.

Bu raporda şu an Türkiye’de faaliyette olan 49 bankadaki mevduatlar hakkında bilgi veriliyor.

Buna göre Türkiye’de şu anda bankalarda 78 milyon hesap bulunuyor.

Bu hesaplarda toplam 171 katrilyon lira var. Takriben 119 milyar dolar. Bu aslında gayet düşük bir rakam. Görünen burjuvazinin yurtdışında da bankalarda yüklü hesapları olduğudur. Türkiye’de iki ayrı dünya açısından fakat asıl ilginç olanı bankalardaki bu birikmiş paraların hesap sahipleri arasında dağılımı. Mevduatların 105 milyarına, yani toplam birikimin % 62.1’ne sahip olan hesap sahiplerinin, tüm hesap sahiplerinin içinde oranı % 0.7! Hesapların % 97.2’sini ise 10 milyar liranın altındaki hesaplar oluşturuyor. Bunların büyük çoğunluğu ise sıfır ile bir milyar arasında değişen hesaplar!

70 milyon insan içinde 20.541’inin bankalarda 1 trilyon liranın üstünde hesabı var!

Türkiye’de “orta halli” denen insanların en büyük zorluklarla biriktirebildiği para 10 milyar liranın altında.

Emekçi halkın büyük çoğunluğunun ise zaten hiçbir birikim yapacak hali yok!

İşte egemen sınıflar açısından “ekonomisi düzlüğe çıkan” Türkiye’nin ekonomisinin emekçiler açısından bir görüntüsü budur.

Aile desteği ve enformel sektör denen alanda yapılan geçici işler olmasa kitlesel açlık ölümlerinin yaşanacağı bir ekonomidir Türkiye ekonomisi emekçiler açısından.

 Emperyalist dünyada yalanlar konusunda yazdıklarımız Türkiye’de aynen misliyle geçerlidir. En son örnekler AB için yapılan uyum yasaları, demokratikleşme konusunda söylenenlerle, yaşanan pratiklerdir.

Örneğin: Güya işkence yasaktır. İşkenceye sıfır tolerans tanınacaktır. Pratikte ise karakollardan, TEM merkezlerinden, zindanlardan her gün işkence haberleri gelmektedir.

Örneğin güya Türkçe dışındaki diller üzerinde baskı olmayacaktır. Pratikte ise hâlâ Kürtçe isimler yasaklanmaktadır, anadilde eğitim talepli gösteriler engellenmektedir vb.

Örneğin güya demokratikleşilmektedir, fakat hâlâ 12 Eylül Anayasası geçerlidir. Bir tek 12 Eylülcü bile yargılanmamıştır!

Teröre karşı mücadele adı altında hâlâ yargısız infazlar sürmektedir.

Vs. vs.

Bugün emperyalizme bağımlı özel büyük sermayedarların sözcülüğünü yapan AKP hükümeti, büyük medya tekellerinin önemli bölümünün desteğini arkasına almış durumda, demokrasinin AB ile birleşme sürecinde, AB ile geleceğinin propagandasını yapıyor.

Fakat AB emperyalist bir kulüp. Ondan demokrasi beklemek, demokrasiyi çıkmaz ayın son Çarşambasına bırakmaktır.

Bütün gelişmelerin gösterdiği bir gerçek vardır:

Türkiye’de gerçek demokrasi, Türkiye’de gerçek barış, Türkiye’de gerçek ilerleme, Türkiye’de gerçek bağımsızlık bir tek yolla mümkündür: emperyalizme bağımlı hakim sınıfların bugünkü özde faşist egemenliğinin işçi sınıfı önderliğinde birleşmiş köylülerin ve tüm emekçi sınıfların demokratik halk devrimiyle yıkılması, yerine işçilerin köylülerin demokratik iktidarının kurulması. Bu iktidar şartlarında devrimin durmaksızın sürdürülmesi. Sosyalist devrim ve sosyalizm yönünde ilerlenmesi. Bunun dışında kurtuluş yoktur.

Bu yüzden uzun erimde Türkiye için de gerçek alternatif, ya sosyalizm, ya barbarlık içinde yok oluştur.

Emekçilere yeni bir Türkiye gerektir!

İşçilerin, köylülerin, emekçilerin, tüm milliyetlerden halkların demokratik Türkiyesi!

 Haydi bu yeni Türkiye’yi yaratma kavgasına! Saflara!

12 Aralık 2004