HALKLARIN KARDEŞLİĞİ İÇİN

İnsan hakları mı dediniz?
Burası Türkiye!

Bu yazıyı okuduğunuzda, büyük olasılıkla AB, Türkiye’ye “Kopenhag Kriterleri” ile verilen ev ödevlerini yerine getirdiği kanaatiyle 2005 yılının ikinci yarısında AB’ye üyelik müzakerelerine başlama tarihini vermiş olacak. Herhangi bir sürprizle karşılaşılıp müzakere tarihi verilmese bile, burjuvazinin çanak yalayıcıları bize Türkiye’nin demokratikleştiğiyle ilgili ve AB’ye üyeliğin, demokrasinin içerdiği meselelere ne kadar çözüm getireceği hakkında nutuklar atıp kitlelerin bilincini karartmaya devam edecekler.

Başka yazılarımızda da ortaya koyduğumuz gibi, Türkiye’de, AB’ye üyelik çabası içinde belli değişiklikler –öncelikle de yasalar bağlamında değişiklikler– yapılmıştır, yapılmaktadır. Bu değişiklikler burjuva demokrasisine doğru belli ölçülerde ilerleme anlamına da gelmektedir. Fakat bu yasal değişikliklere ve pratik yaşama da kendisini belli ölçüde yansıtan gelişmeler, Türkiye’de baskıların, “yargısız infazlar”ın –şimdi bu tanıma güncel olarak “yerinde infazlar” da katıldı– son bulduğu anlamına gelmiyor. Hele bir de sözkonusu ezilen ulus veya milliyetlere karşı tavır olunca, yaşananlar hep yeniden “burası Türkiye!” dedirtiyor insana.

Evet, kimi burjuva kalemşorlara göre Türkiye “Kopenhag Kriterleri”ni yerine getirerek “demokratikleşmiştir”. İnsan haklarına saygıda kusur etmemektedir. Hatta “Dünya İnsan Hakları Haftası”nda bir hafta boyunca yapılan etkinliklere göz yumulup destek bile olunmakta ve insan haklarının önemi üzerine de nutuklar atılıp şov yapılmaktadır…

Türkiye’de son bir-iki aylık döneme bakıldığında bile, insan haklarının ayaklar altına alındığı, “yerinde infazların” yaşandığı, kâğıt üzerinde yapılan yasal değişikliklerin pratiğe fazla yansımadığı ortaya çıkmaktadır. “Yerinde infaz”ların özellikle de Kürt kökenli insanlara yönelik uygulamalar olduğu göze batmaktadır. Son dönemde adeta bir çatışmanın kışkırtılmaya çalışıldığı yönlü bir görüntü ortaya çıkmaktadır.

Sözkonusu “yerinde infaz”ların özellikle de AB’nin Türkiye’ye müzakere tarihi verip vermeyeceğinin ortaya çıkacağı 17 Aralık’tan kısa süre önceye rastlaması, kimi medya yorumcularına göre Türkiye’nin AB’den müzakere tarihi almasına karşı olan güçlerin bir kışkırtması, provakasyonuydu… Kimilerine göre de “terörizme karşı mücadele” adına da olsa bu dönemde yapılmaması gereken, Türkiye’ye müzakere tarihi alma yolunda zarar veren eylemlerdi…

Bu arada tabii ki AKP hükümetinin sadece hükümet olmakla yetinmeyip iktidar olma mücadelesinde demokratikleşme adına adım adım ilerlemesini engellemek için “derin devletin”, iktidarı hâlâ elinde tutan kemalist kesimin savaşı, çatışmayı kışkırtma durumunda olduğu; AB’ye üyelik için müzakere tarihi alınmasını engelleme ve AKP’yi zayıflatmaya çalışma ihtimali de gözönünde tutulmalıdır.

 

YAŞAMA HAKKI EN TEMEL İNSAN HAKKIDIR!
“YERİNDE İNFAZLAR”A SON!

Türkiye, “yargısız” ya da “yerinde infazların” yabancısı değil… Bunun son iki örneği 21 ve 30 Kasım tarihlerinde yaşandı.

21 Kasım’da Mardin’in Kızıltepe İlçesi’nin Turgut Özal Mahallesi’nde Kürt kökenli Ahmet Kaymaz isimli bir vatandaş ile 12 yaşındaki oğlu Uğur Kaymaz asker ve polis güçlerinin yaptığı bir operasyonla kurşuna dizilerek öldürülürler. Sonradan yapılan araştırmalara göre Ahmet Kaymaz 8, oğlu Uğur ise 13 kurşunla katledilir.

Bu olay, Mardin Valisi tarafından önce “jandarma karakoluna saldıran teröristlerle çıkan çatışmada, iki kişinin öldürüldüğü” biçiminde kamuoyuna yansıtılır. Ardından ise olayın ne olduğunu öğrenmek isteyen medya mensuplarına “şüphe üzerine, dur ihtarında bulunulan iki teröristin öldürüldüğü” açıklamasını yapar Mardin Valisi Temel Koçaklar.

Valinin yaptığı bu açıklamalara göre 21 Kasım’da katledilen baba ve oğlu “teröristtir”. Öldürülenlerin yakınları ve tanıdıklarının beyanlarından daha çok, kurşuna dizilenlerden birinin 12 yaşındaki bir çocuk olması Vali’nin yaptığı açıklamanın inanırlılığının sorgulanmasına yol açtı… Basının bu olaya –özellikle çocuk yaşta birinin öldürülmesi olayına– önem vermesi ve kamuoyuna yansıtmasıyla birlikte katledilenlerin “terörist” olup olmadığı üzerine de tartışmalar yürüdü. Devletin Başbakanı bile “12 yaşındaki çocuk terörist olamaz” açıklamasını yapma durumunda kaldı.

Valinin yaptığı açıklamaya göre “155 Polis imdat telefonuna gelen bir ihbar üzerine bölgeye yapılan operasyon” olayın tanıklarının, katledilenlerin yakınlarının, İHD ve meclis heyetlerinin anlatımları ve raporlarına göre şöyledir:

“Eşim Ahmet şofördü. Ertesi gün yola gideceği için hazırlık yapmak istedi. Kamyona, battaniye, yastık koymak için dışarı çıktı. Uğur da babasına yardım ediyordu. Ayaklarında terlikleri vardı yavrumun. Bir anda silah sesleri duyunca dışarı fırladım. Polisin biri, yavrumun kafasını yere doğru eğmiş ateş ediyordu. Ne istediler bizden. El kadar çocuğu terörist diye tanıtmaya çalışıyorlar.” (Indymedya’dan, 25 Kasım)

Vali’nin “terörist” diye gösterdiği kişilerden biri şoförlükle ekmek peşinde koşan aile babası, diğeri ise İlköğretim 5. sınıf öğrencisi 12 yaşındaki Uğur… ve Uğur babası ile katledildikten sonra polisin tanıklık yapmasını istediği öğretmenin öğrencisi… Uğur’un “terörist” olmadığı Uğur’un öğretmeninin polis ve askerlere “bu benim öğrencim” demesiyle de ortaya çıkmış; hatta sözkonusu kolluk güçleri şaşkınlıklarını öğretmene üç kez “Emin misin?” (Bak. Hürriyet, 1 Aralık 2004) diyerek sormasıyla da göstermişlerdir.

Katledilmeleri sonrasında Uğur ile babasının “terörist” olmadığı ortaya çıktığı; Uğur ile babasına “terörist” diyerek kurşun sıkanların kim olduğu bilindiği halde olay “faili meçhul” bir olay durumunda…

Katiller yakalanıp içeri tıkılacağına –bunu gerçekte beklemek abestir tabii ki– katledilenlerin evi aranmakta, Uğur’un annesi ve ninesi tutuklanmaktadır. Bunun da ötesinde Vali’nin yaptığı açıklamaya uydurulmak istendiği, yani “karşılıklı çatışma” yaşandığı görüntüsünü vermek için Uğur’un başucuna uzun namlulu silah yerleştirildiği ortaya çıkar… Aceleyle olsa gerek terliklerini çıkarmayı, bot giydirmeyi unuturlar! Valinin açıklamalarına bakıldığında Uğur, terlikleriyle hem jandarma karakolunu basma eylemine, hem de “dur ihtarına” uymadığı ve bunun sonucunda çıkan çatışmaya katılmış… Kurşunlama olayı ile Uğur’un başucuna silah bırakılması süreci arasında şehirde cereyanların kesildiği yönlü bilgi de gerçeklerin üzerinin örtülmeye çalışıldığının bir başka göstergesidir.

Bu durum hakkında tavır takınan ve Radikal gazetesinin önemli yazarlarından olan Yıldırım Türker Türkiye’deki durum bağlamında şunları yazmaktadır:

“İşkenceci polisler hâlâ ve mümkünse hiçbir zaman cezalandırılamaz. Gözaltında ölümüne sebebiyet verdikleri kurbanlarının hesabı da kendilerinden sorulamaz. Zamanaşımı onların yanındadır. İşkence yuvaları kurmuş cuntacı generalleri bile rahmetle anmak zorundayız. 33 Kürt’ü kurşuna dizip idam cezası alan orgeneral Mustafa Muğlalı‘nın adı, daha geçtiğimiz Mayıs ayında bir jandarma sınır taburuna verilmedi mi?

Meselenin adını koyuverelim. Bu topraklarda polisin ve askerin morali her zaman bir çocuğun canından önce gelir.” (29 Kasım 2004)

İHD’nin raporuna göre: “Uğur Kaymaz‘ın sağ ve sol eline 4 adet, vücudunun sırt bölgesinden 9 adet olmak üzere toplam 13 adet merminin isabet ettiği, bunlardan 9 tanesinin yakın mesafede (50 santimetrenin altında) yapılan atışlarla oluştuğu ve vücutta barut izlerinin olduğu, aynı şekilde Ahmet Kaymaz’ın uyluk ve sol eline 2 adet, göğüs kısmına 4 adet, sırt bölgesine 2 adet olmak üzere toplam 8 adet merminin isabet ettiği, bunlardan sekizinin de yakın mesafeden (50 santimetrenin altında) yapılan atışlarla oluştuğu ve vücutta barut izlerinin olduğu tespit edilmiştir.” (İHD Diyarbakır Şubesi’nin 25 Kasım’da yaptığı açıklamadan)

Bu açıklamaya  göre Uğur ve babası esas olarak yakın mesafeden atışla katledilmişlerdir. Çevrede, ne duvarlarda ne de Ahmet Kaymaz’ın kamyonunda hiçbir kurşun izinin olmaması, hem Vali’nin “çatışma çıktı” iddiasının yalan olduğunu, hem de kurşuna dizmenin herhangi bir “kaza” ya da “yanlışlık” sonucu olmadığını göstermektedir. Peki olayı araştırma yapma durumunda olan Kızıltepe Cumnuriyet Savcısı ne yapıyor? Kendisinden okuyalım:

“Bu vakada üç yönlü bir soruşturma yürütüyoruz. Birincisi Ahmet Kaymaz’ın örgüt bağlantısının araştırılması, ikincisi Ahmet Kaymaz’ın eşi Makbule’nin örgüt bağlantısının araştırılması, üçüncüsü ise güvenlik güçlerinin silah kullanma yetkilerinin aşılıp aşılmadığının tespit edilmesi vakalarıdır.” (aynı yerden)

Savcı için öncelikli olan şey kurşuna dizilerek katledilen insanların katillerinin kim olduğunu ortaya çıkarmak değil, Ahmet ve eşi Makbule Kaymaz’ın “örgütle bağlantısıdır”. Örgüt dediği de Kongra-Gel’dir. Savcı, olayın “yargısız infaz olduğunu kesinlikle düşünmediğini” de ekliyor bu açıklamasına. Bu yaklaşıma göre ele alındığında, eğer sözkonusu kişilerin “örgüt bağlantısı” varsa o zaman katletmek vaciptir… Uğur da çocuk yaşta olmasa, okula gitme durumu ve devamlılığı olmasa… savcının işi kolaylaşacak! “Güvenlik güçlerinin silah kullanma yetkisini” –tabii ki “teröristlere karşı”– aşmadığında karar kılınacak… İşi zor ama savcının. Uğur’un 10 yaşındaki kardeşi Habib bile:  “Benim babam ve kardeşime terörist diyenlerin kendileri teröristtir. Benle ağabeyim her sabah beraber aynı okula gidiyorduk. Biz 3 kardeşi yetim bıraktılar.” diye gerçeği dile getirmeye çalışıyordu. Savcının açıklaması da operasyonun bilinçli olarak yapıldığını, planlandığını, hatta operasyonda savcının da rol oynadığını ortaya koymaktadır. Savcının açıklamasına göre: “Teröristler tarafından baskın yapılacağı ihbarı alınmış. Cumartesi gününden beri ev gözetim altındaydı. Operasyon pazar günü yapıldı. Evde çocuk olabileceğini düşündüğüm için operasyonun çocukların evde olmadığı bir saatte yapılmasını istedim. Özel harekat ekipleri, dur ihtarına uymadıkları için çatışma çıktığını söyledi.” (Hürriyet, 1 Aralık 2004)

Operasyonun çocukların evde olmadığı bir saatte yapılmasını isteyen savcının bu açıklaması, aslında olayın “yargısız infaz olduğunu kesinlikle düşünmediği”  yönlü açıklamasının da ne anlama geldiğini ortaya koymaktadır. Buna göre olay, aslında “yargısı” önceden verilen bir “yargılı infaz” olayıdır ve bu yargıya savcı da ortaktır. Böylesi bir durumda kuşkusuz ki savcının yapacağı araştırma da ancak yukarıda ortaya konan “üç yönlü” bir araştırma olabilir… Bu araştırma sonucunda takipsizlik kararı çıkarsa hiç şaşmayın.

Olayın kamuoyuna yansıması ve tepki çekmesi sonrasında CHP ve AKP milletvekillerinden oluşan bir Meclis Komisyonu da Kızıltepe’ye gitti. Bu komisyon da, savcı gibi, katledilenlerin neden katledildiğini, suçluların kim olduğunu ortaya çıkarma amaç ve görevine sahip değildi. Basına yansıyan habere göre bu komisyonun yanıt bulmaya çalıştığı sorular: “Güvenlik güçlerinin kusuru var mı yok mu, insan hakları ihlal edildi mi, olay kaza mı”  sorularıdır.

Yanıt bulunmak istenen soruların neler olduğuna bakıldığında aslında meclis komisyonunun yaklaşımının da savcının yaklaşımıyla özde aynı olduğu ortaya çıkmaktadır. İki insanın sokak ortasında kurşuna dizildiği bilindiği halde, “insan hakkının” çiğnenip çiğnenmediği araştırma konusu yapılıyor… Bu yaklaşım da göstermektedir ki, bunların “insan hakları”ndan anladığı şey farklıdır.

Bunların insan haklarının ihlal edilip edilmediğinin ölçüsü, iki insanın cadde ortasında taranarak katledilmesi, insanların en temel hakkı olan yaşama hakkının ihlal edilmiş olması değil… Türk devletinin “yüksek çıkarları”dır. “Güvenlik güçleri”nin kusuru mu olur? Haaşaaaa! Böyle bir soru sorup yanıt aramak bile kamuoyuna büyük bir iş gibi gösterilmektedir. Eh kaza olmuşsa Uğur’un 13 kurşun babasının da 8 kurşun –hem de çoğu yakın mesafeden atılmış olduğu belirtilen kurşunları– yemiş olmasının ne önemi varki?

Bu yönlü tavırlar, olayın gerçek yüzünü gizlemeye çalışma yönlü tavırlardır. Bu, kimi burjuva medya mensupları tarafından bile eleştirildi. Milliyet yazarı Mehmet Y. Yılmaz Kızıltepe olayı hakkında şunları yazmaktadır:

“Olay gününden beri devlet yetkilileri gazetecilerin sorularına tatmin edici bir yanıt veremiyorlar. Böyle bir yanıt veremedikleri gibi olayı titizlikle ve ciddiyetle soruşturduklarına ilişkin bir işaret de yok. Vatandaşlarının can güvenliğini korumak için ‘operasyon’ yapan güvenlik güçlerinin, bu operasyonlarının bir cinayete dönüşüp dönüşmediği hâlâ karanlık. (…)

Ve olayı karanlıkta bırakmak konusundaki bu ısrar, kuşkuların ve dedikoduların büyümesine de yol açıyor. Böyle bir ülkenin ‘hukuk devleti’ olduğundan, hukukun üstünlüğünden söz edebilir miyiz?” (Milliyet 30 Kasım 2004)

Mehmet Y. Yılmaz yazısını AB’ye endeksli liberal burjuva siyaset temelinde yazsa da, gerçekte böyle bir devlet “hukuk devleti” değil, bu devlette hukukun üstünlüğü yoktur. Meclis komisyonu yukarıda aktardığımız sorulara yanıt bulmaya çalışırken gerçekler raporda az da olsa dile getirilme durumunda. Sözkonusu meclis komisyonu heyeti ve ayrıca CHP’nin heyeti ortak bir noktada buluştular. Sözkonusu ölümlerin silahlı çatışma sonucu değil, tek taraflı yoğun ateş açılarak yaşandığı açıklandı. Yapılan açıklamada şunlar da söylendi:

“Küçük yaşta bir çocuk terörist olarak değerlendirilemez. Çocuktaki mermi girişlerinin düzgün ve sıralı olması çatışma ihtimalinin olmadığını göstermektedir. Çünkü çatışma halinde her iki taraf da hareketli olacağı için mermi girişlerinin düzgün ve sıralı olması mümkün değildir.

Çatışma ve operasyonlara giden güvenlik güçlerinin uzun namlulu silahlar kullandıkları bilinirken, bu olayda 9 mm’lik MP5 ve Uzi marka otomatik tabanca kullanılması da dikkat çekicidir.” (Hürriyet, 5 Aralık 2004)

Tepkiler ve gerçeklerin giderek gün ışığına çıkmaya başlaması karşısında savcı soruşturmayı gizli yürütme kararı verdi. Böylece Kaymaz ailesinin avukatlarına soruşturma dosyasıyla ilgili bilginin verilmemesi pratiği de uygulanmaya başlandı. Hakim sınıflar ve temsilcileri gerçeklerin üstünü örtmeye çalışıyor ama olay o kadar açık ki, soruşturma gizli de yürütülse, olanlar açıkça ortada, aslında operasyona katılan kolluk güçleri, tek tek kişiler olarak da bellidir. Fakat yukarıda da aktarıldığı gibi operasyona savcının kendisi de ortaktır. Sorunun çözümünü de bunlardan beklemek abestir.

Kamuoyu Kızıltepe’de yaşanan bu “yargılı infaz” olayını tartışırken 30 Kasım’da bir yeni “yerinde infaz” olayı yaşandı. Bu sefer  Hakkari’nin Şemdinli İlçesi’nde çobanlık yapan 19 yaşındaki Fevzi Can isimli Kürt kökenli insan, yine “dur ihtarına uymadığı” iddiasıyla katledildi. Savcının hazırladığı tutanakta Fevzi Can’ın yakın mesafeden ateş edilerek öldürüldüğü belirtilmektedir. Fevzi de Uğur ve babası gibi “terörist” olarak damgalandı önce. Ardından savcının otopsi raporunda Fevzi’nin “hayvan kaçakçısı” olduğu yönlü bir tespit yapıldı. Güttüğü hayvanların sahibinin olduğu bilindiği halde yapıldı bu tespit. Bunun da ötesinde morgtaki Fevzi’nin ölüsünü almaya giden akrabalarına zorla “bir terörist ölü olarak ele geçirildi” yazılı bir tutanak imzalattırılmaya çalışılmış, akrabaları imza atmadıkları için Fevzi’nin ölüsü birçok gün morgta kalmıştır.

Fevzi Can hakkında kamuoyuna yansıtılanların da yalan, yanlış bilgiler olduğu kısa sürede ortaya çıktı. Bununla birlikte katletmeye tepkiler de giderek yükseldi. Bunun da bir sonucu olarak Fevzi Can’ı öldüren Astsubay Hakan Şener tutuklandı. Hakan Şener’in karakola tayin edilmeden önce Şemdinli Kapalı Cezaevi’nde görev yaptığı ve karakola tayini sonrasında da “Bir Hakkarili’nin canını almadan gitmem” dediği yönlü bilgi, İHD’nin Fevzi Can’ın katledilmesiyle ilgili raporuna yansıdı.

On gün içinde yaşanan bu iki olaya karşı protesto eylemleri de yapıldı. Kimileri haklı olarak İçişleri Bakanı Aksu’nun istifasını isterken şu tavrı takındı: “İşkencenin bittiği, yasakçı ve baskıcı uygulamaların olmadığını iddia ettiğiniz ülkemizde, günün ortasında halkın gözleri önünde işlenen bu cinayet bizzat sizin sorumluluğunuz altındadır. (…) tamamen bakanlığınızın sorumluluğu altında işlenen bu tamiri mümkün olmayan ve özrü kabul edilmeyen cinayet nedeniyle sizi istifaya davet ediyoruz.” (İstanbul Kağıthane Postanesi önünde yapılan protesto eyleminde grup adına konuşan Betül Altındağ, 2 Aralık tarihli basından)

Kimi de yine haklı olarak şunları söylüyordu:

“İşte AB! İşte işkenceye sıfır tolerans! 17 Aralık öncesi demokratikleşiyoruz palavraları atanlara sesleniyoruz. Bırakalım işkenceyi insanlar sokak ortasında katlediliyor. Kürt halkı hâlâ sömürgeci boyunduruk altında tutuluyor, ulusal varlığı inkar ediliyor.” (Demokratik Gençlik Hareketi adına konuşan A. Adıgüzel, 6 Aralık tarihli basından)

Sonuçta vurgulanması gereken esas düşünce, başta da belirttiğimiz gibi, Türkiye’nin AB’ye üyelik müzakereleri için tarih alma çabasında gerçekleştirdiği yasal düzenlemelerin, özellikle ezilenlere, işçi ve emekçilere yönelik, Türk olmayan ulus ve milliyetlere yönelik uygulamalara pek yansımadığı gerçeğidir.

Uğur ve babasının sokak ortasında kurşunlanmasına karşı çıkan, “bu kadar da olmaz” diyen burjuva kalemşorlarının temel derdi de, amacı da Kürt ulusu ve milli azınlıklar üzerindeki baskılara karşı çıkmak, onların temel demokratik haklarını savunmak değildir.

Hayır, onlar uygulamada hâlâ süren baskıların, katletme “yargılı, yargısız infazların” Türkiye Cumhuriyeti devletinin asli çıkarlarına zarar verdiği, somutta da Türkiye’nin AB’ye üyeliğinin tehlikeye düşürüldüğü kaygısıyla hareket etmekte ve bunu engellemek için böylesi katletme olaylarına karşı çıkmaktadırlar.

Böylece, “sert, baskıcı” uygulamalara karşı çıkıp “demokratik” görünümlü “yumuşatılmış” uygulamalardan yana görünerek meselenin, yani sözkonusu baskı ve katliamların kaynağının bizzat Türkiye’deki sistemin kendisi olduğu gerçeğinin üstü örtülmeye çalışılmaktadır.

Tüm “demokrat” görünen liberal burjuva basının kalemşorlarının tavırları, “derin devlet”in uygulamalarına karşı burjuva demokrasisinin savunusu açısından belli bir olumluluk içerse de, sonuçta bu sistemin güçlendirilmesi için savunulan tavırlardır. Gerçekte demokrat tavırlar da değildir.

Bu bilinçle, olayların arkasındaki gerçeklerin karartılmasına, gizlenmesine, üstünün örtülmesine; devlet güçlerinin “yargılı-yargısız-yerinde” adı ne olursa olsun tüm infazlarına son diyerek Kürtlere yönelik baskılara, katliamlara karşı sesimizi yükseltmek her gerçek, samimi demokratın görevidir.

“Susma, sustukça sıra sana gelecek!”

13 Aralık 2004