IRAK-GÜNEY KÜRDİSTAN

Seçim bahane;
savaş, işgal şahane!

 İşgalci, emperyalist güçlerin işgal sonrası Irak-Güney Kürdistan için ortaya koydukları “geçiş takvimi” hakkında önceki yazılarımızda tavır takınmıştık. Ocak 2005 sonunda yapılması planlanan seçimlerin gerçekleşebilmesi için sakin bir ortamın yaratılmak istendiğine de değinmiştik.

ABD’deki başkanlık seçimleri sonrasında kurulacak yeni “savaş kabinesi”nde yer almayacak olan Dışişleri Bakanı Powell, seçimlere kadarki amacını “isyancı güçlerin” kontrolünde olan şehirleri kontrol altına almak olarak açıklamıştı. Bu amaç ilanı aslında direniş hareketini bastırmak için daha fazla saldırganlaşılacağının da ilanıydı. Bu saldırganlaşma 2 Kasım’daki ABD Başkanlık seçimleri öncesinde mümkün olduğunca düşük düzeyde tutulmaya çalışıldı.

Fakat başkanlık seçimlerinde yine Bush çıkınca, itinalı davranmaya çalışma, yerini açık saldırganlığa bıraktı. Öyle ki, burjuva basını “İkinci Irak Savaşı”ndan bahseder oldu.

Irak-Güney Kürdistan’ın hemen her yerinde çatışmalar yaşanırken, işgalci güçler, direnişçilerin olduğunu sandığı, ya da iddia ettiği belli merkezlere özel olarak yöneldi. Savaş artık öyle bir hale geldi ki, günlük çatışmalar, beş-on kişinin öldürülmesi vb. haberler, artık “kanıksanmış”, “normal” haber haline gelmiş durumda. Zaten sorunla pek ilgilenmeyen kamuoyu, ancak göze çok batan olaylarla karşılaştığında Irak-Güney Kürdistan’da bir işgalin varolduğunu hatırlamakta ve kendine göre “insanlıkdışı” olaylara “bu kadar da olmaz!” diyebilmektedir…

İşgalci, emperyalist güçlerin ve işbirlikçilerinin “demokrasi ve barış”ının gerçekte işgal ve savaş, katliamlar olduğu her gün yaşanan barbarlıkla ortadadır aslında.

Daha önceki tahminlere göre Irak-Güney Kürdistan’da savaş ve işgal sürecinde öldürülen sivillerin sayısı 10 bin ile 30 bin arasında değişiyordu. Kimi bilim insanlarının yaptığı yeni bir araştırmaya göre Mart 2003 ile Eylül 2004 döneminde yaşamını yitirenlerin sayısı 100 bin civarındadır. Bunun %84’ü doğrudan işgalci güçlerin saldırılarına, bombalama vb.ne kurban gitmiştir. Bu kurbanların büyük bölümü de kadın ve çocuklardır. Yapılan araştırma, Felluce’yi bilerek hesap dışı bırakmıştır. Bu oran Irak-Güney Kürdistan’ın %97’sini temsil eden nüfusa göre yapılmıştır. Felluce’de işgal sonrası süreçte, savaş öncesi döneme göre ölenlerin sayısı yüksek olduğundan ve araştırmanın gerçek durumu yaklaşık olarak doğru ortaya koyması kaygısıyla hesap içine alınmamıştır. Bu sonuçların yüzde yüz doğru olmayabileceğini araştırmacıların kendisi de açıklamaktadır. Çünkü veriler, 33 bölgede, 988 aile ve 7868 kişinin verdiği bilgilere dayandırılmaktadır. Savaş öncesi ve sonrası dönemin doğum ve ölüm oranları karşılaştırılarak ortalama sayı bulunmuş ve yaklaşık bir rakam ortaya çıkarılmıştır. Kimi açıklamalara göre gerçek sayı açıklanandan az değildir. Irak-Güney Kürdistan’a getirilen “özgürlük” böyle bir şey… Bu “özgürlük” öyle bir şey ki, işgalci ABD emperyalizminin kimi askerleri bile bu koşullara dayanamayıp firar etmeye kalkışıyor, verilen emre itaat etmiyor. Hem de hapsedilmeyi göze alarak!

ABD’deki başkanlık seçimlerinin öngününde Felluce yakınındaki askeri üs komutanı “Biz büyük bir saldırıya hazırlanıyoruz”, “Eğer zamanı gelirse, bu tayin edici olacaktır ve biz onları bitireceğiz.” yönlü açıklamada bulundu. Bu açıklama da yine seçimlerin yapılabilmesi için ülke çapında kontrolü ellerine geçirmeleri gerektiği ve ülke çapında kontrol için de 22 kenti kontrolleri altına almak zorunda oldukları anlayışı temelinde yapıldı.

Bu hedeflerine varmaları için de öncelikle direnişin merkezi olarak sunulan Felluce’ye saldırıldı. Felluce’ye düzenlenen saldırılar ve yaşanan barbarlık özellikle Kasım ayının son üç haftasının gündemini belirledi.

Onbinden fazla ABD askeri ve yerli işbirlikçileri 300 bin nüfuslu kenti abluka altına aldı. Açıklaması da 3200 kadar “teröristin” Felluce’de gizlendiğiydi. Savaşabilecek yaştaki erkeklerin (15-55 yaş arası) şehri terketmediği ya da şehre girmeye çalışması durumunda “terörist” sayılıp tutuklanacakları ilan edildi. Kadın, çocuk ve yaşlı erkeklerin de şehri terketmeleri istendi. Kimi uluslararası kurumların verilerine göre, örneğin UNHCR’in verilerine göre 300 bin nüfuslu şehirden 250 bin kişi canını kurtarmak için düştü yollara… Ekmeksiz, susuz… ilaçsız… doktorsuz… Felluce’den çıkmaya, bombalanmaktan kaçma, çıplak canını kurtarma ile şarapnel, bomba parçalarıyla, kurşunlanma, katledilme arasında seçim yapmakta “özgürdüler”!

İşgal güçleri de kendilerine verilen “Eğer herhangi biri elleri havada teslim olmak için size doğru gelirse, ne yaparsınız? Ona ateş edin!” emriyle, kendilerinden yana olmayan herkesi öldürmekte “özgürdüler!” Öldürdüler de! Hem de emperyalistlerin kendilerinin ortaya koyduğu savaş kurallarını da çiğneyerek. Savaş suçu işleyip duruyorlar!

Yaklaşık üç hafta boyunca Felluce’de kelimenin gerçek anlamında savaş yaşandı. Savaş uçakları kenti bombardımana tutarken, özel olarak ağır bombalar da atıldı. Hattâ kimyasal silah kullanıldığı, çok sayıda yanmış, erimiş cesedin varlığı da medyaya yansıdı.

İlk başlarda öldürülenlerin sayısı yüzlerle hesaplanırken, işgalci güçler sonuçta 1200 civarında (Bu verilerle işbirlikçi Bağdat hükümetinin kimi yetkililerinin tahminleri de çelişkili. Onlara göre 2000 kadar “terörist” öldürülmüştür) “terörist” öldürdüklerini zafer çığlıkları eşliğinde açıkladılar. Kendi ölülerinin sayısını ise mümkün olduğunca az göstermeye çalıştılar.

İşgalci güçler katledilenlerin büyük bölümünün sivil insan olduğunu gizlemek için katlettiklerini “terörist” olarak göstermektedir. Bunun da ötesinde katlettiği insan sayısını da olandan az göstermektedir.

Öldürülenlerin en fazla 100’ünün direnişçi olduğu, geri kalanın ise silahsız siviller olduğu görgü tanıkları, “bilir” kişiler tarafından açıklandı. Öldürülenlerin toplam sayısı ise –işgalci güçlerin askeri dışında– kimi verilere göre 5 bin ile 6 bin civarındadır. Yaralı ve tutukluların sayısı belirsiz…

Bombalamalar sonucu yakılıp yıkılan evlerin sayısı da belirsiz. Kimi verilere göre her üç evden biri saldırılardan payını almıştır.

Kamuoyunun gözünde barbarlığın gözlerönüne serildiği olay, televizyonlara yansıyan “canlı infaz” olayı oldu. İşkencelerle ilgili resimlere gösterilen tepki ve yürütülen tartışma kadar olmasa da, kamuoyunun “bu kadar da olmaz!” dediği olay, Felluce’ye saldırı döneminde yaşandı.

Sözkonusu olay aslında daha büyük bir barbarlığın sadece küçük bir parçası… görüntüsü… Ama yine de, burjuva medyanın tespitine göre “dünyayı sarsan görüntü”ydü yaşanan görüntüler.

Felluce’de bir camiye “teröristler saklanıyor” gerekçesiyle yapılan saldırı sonucu on kişi öldürülür, beş kişi de yaralanır. Yaralılar kaçabilecek durumda olmadıklarından ve başka bir askeri birimce alınmak üzere orada bırakılır. Çatışmanın yaşandığı gün yaralıları almaya kimse gelmez. Ertesi gün gelen askeri birim ise camiye yeniden baskın yapar, yaralıların dördünü uzaktan ateş ederek öldürür. Camiye giren askerler diğer yaralının hareket ettiğini fark eder… “Bu ölü taklidi yapıyor” der biri… ardından silahını doğrultup ağır yaralı ve silahsız Iraklıyı başından kurşunlayarak katledip “İşte şimdi öldü!” diyerek “çok önemli bir zafere” imza atar… Böylesi katletme olayı kuşkusuz ki sadece bu bir olayla sınırlı değil. Kamuoyunun dikkatini çekmesi, esas olarak sözkonusu katletmenin görüntülerinin, resimlerinin televizyonlara yansımasının sonucuydu.

Emperyalistlerin kukla başbakanı Allavi, böylesi barbarlıkların yaşandığı bir ortamda “Irak’ın demokrasi deneyiminin terörle gölgelenmesine izin” vermeyeceklerini açıklıyordu… Felluce’ye yönelik saldırı harekâtına “Hayalet Öfke” adını vermişlerdi. Bu harekâtla Felluce’nin “terörden temizlendiği”ni vaaz etti, CIA eski ajanı ve şimdiki ABD kuklası Allavi… Barbarlıkta sınır tanımadıkları gibi sahtekârlıkta da sınır tanımıyorlar!

Şimdilik Felluce’yi kontrolleri altına aldıklarını söylüyorlar. Fakat, 30 Ocak 2005 tarihinde yapılması istenen seçimlere kadar Irak-Güney Kürdistan’da sükuneti sağlayabilecekleri soru işaretinin de ötesinde mümkün görünmüyor.

Özellikle son dönemde Felluce dışında diğer kimi şehirlerin yanısıra Ramadi ve Musul’da da saldırılar, çatışmalar artmış durumda.

Bu durumu gözönüne alan Güney Kürdistan’daki ABD’li komutan, “Seçimler şu andaki güvenlik koşulları altında yapılamaz.” tespitini yapmakta; Şii kesimi dışındaki kesimlerin temsilcileri 15 parti seçimlerin güvenlik sağlanamadığından dolayı 6 ay ertelenmesini talep ediyor, ama ABD Başkanı Bush seçimlerin 30 Ocak’ta yapılmasından yana olduğunu açıklıyor, buna bağlı olarak da gerek Allavi, gerekse de seçim komisyonu, başvuruda bulunan partilere seçimlerin ertelenmesinin sözkonusu olmadığını, hattâ Seçim Komisyonu’nun seçimi erteleme yetkisi bulunmadığını açıkladılar… Böylece onlar da seçimlerin 30 Ocak’ta yapılmasından yana tavır takındılar.

Seçimlerin ertelenmesine açıkça karşı çıkan bir kesim de Şii kesimiydi. Onlar, yapılan anketlere göre seçimlerde oyların çoğunluğunu elde edecekler… Tek başına hükümet kurup kuramayacakları soru işareti olsa da oyların büyük bölümünü alacaklarına kesin gözüyle bakıyorlar. Bu yüzden de “Seçim tarihi saptanmış, olay karara bağlanmıştır. Değiştirilmesi kabul edilemez.” yönlü tavır takınmaktadırlar.

Barzani ve Talabani ise, önce Kerkük’teki durumu –Saddam döneminde sürgün edilen Kürtlerin geri gelmesi sorununun çözülmesini– öne sürerek seçimleri bu bölgede boykot edeceklerini açıklasalar da, ABD temsilcileriyle yapılan görüşmeler ertesinde boykot tavrından vazgeçtiklerini açıkladılar.

Seçimlerin 30 Ocak’ta yapılmasını istemeyen esas kesim Arap ulusundan Sünni kesimdir.

Her ne kadar Bush ve işbirlikçileri seçimin 30 Ocak’ta yapılmasından yana ise de, Irak-Güney Kürdistan’daki durum, onların istediği gibi “güvenliğin sağlandığı” bir durum değildir.

Bu durumda iki seçenek gündeme gelmektedir. Ya, seçimler sonraki bir tarihe ertelenecek. Bu durumda esas olarak işgalciler Şii kesimle karşı karşıya gelme durumunda kalacak. Çatışmaların yaşanıp yaşanmayacağı da Şiilerin tavrına bağlı olacak. Ya da seçimler her şeye rağmen yapılacak. Bu durumda da seçime katılım bağlamında, seçimin meşruluğu bağlamında sorun gündeme gelecek. Seçimde yenilgiye uğrayanların seçim sonuçlarını kabul etmemesi durumu ve olasılığı gündeme gelecek.

Anda görünen o ki, ABD emperyalizmi işgal gücü askerinin sayısını yükselterek ve müttefiklerinden de Irak’a daha fazla askeri güç göndermesini isteyerek seçimleri sıkıyönetim koşullarında yapmaya çalışacak. Bunun “demokratik” seçim olup olmadığını sorgulamaya kalkanlar olursa, cevabını “demokratik seçimler yapıldı” vb. biçiminde vereceklerdir… Ne de olsa karar verenler onlar, yasalarını yapanlar onlar… Onların işine gelen her şey “demokratik”tir! Tersini beklemek hayalciliktir!

Irak-Güney Kürdistanlı işçi ve emekçilerin başka hayaller kurması ve bu hayallerini gerçekleştirmesi için mücadele etmesi gerekiyor.

İşgalcilere, işbirlikçilerine karşı, değişik ulus ve milliyetlerden işçi ve emekçilerin birliği  temelinde devrim için ortak mücadeleyi yükseltmek! Emperyalizme ve her türden gericiliğe karşı mücadele etmek!

15 Aralık 2004