Bir kez daha:
İnsan hakları mı?
Burası Türkiye!

 Türkiye’de insan haklarının sürekli ayaklar altına alındığını biliyoruz. Bu, Türkiye’nin AB’ye üyelik için müzakere tarihini alabilmesi için “yasal düzenlemeler yapma” biçiminde “ev ödevlerini yerine getirmesine” ve AB’nin karar verici mercileri tarafından müzakere tarihi verilmesine rağmen; Türk hakim sınıflarının AB’ci kesiminin, başta da AKP hükümetinin büyük iş başarmışlar gibi yaptıkları şovlara rağmen değişmeyen bir gerçekliktir.

 Yaşam hakkı ihlalleri sürüyor!

2004 yılı da AKP ile iktidarı hâlâ elinde tutan kemalist kesim arasında iktidar dalaşının yürüdüğü bir yıl oldu. Özellikle iktidarının gittikçe zayıfladığını, ayakları altındaki toprağın giderek kaydığını gören kemalist kesim, AKP hükümetini iktidar dalaşında zayıf düşürmek için Kuzey Kürdistan’da savaşı yeniden yükseltmeye çalıştı. İHD Diyarbakır şubesinin 2004 yılı insan hakları ihlalleri raporuna göre “bölgede” 2004 yılında 7208 insan hakkı ihlali yaşanmıştır.

Yaşam hakkı ihlallerinin 2004 yılının son aylarındaki yansıması yargısız infazların yeniden gündeme gelmesinde yaşandı, yaşanıyor. Gümüşhane, Kızıltepe, Şemdinli derken, şimdi de Van’ın Edremit ilçesinde “yargısız” infaz gündeme geldi.

“Yargısız infaz” kavramı esas olarak hukuksal süreç yaşanmadan birilerinin ölüm fermanının verilmesini ifade etmede artık yerleşmiş bir kavram. Yaşanan olayların somutuna bakıldığında sözkonusu katletme olaylarının bilinçli olarak örgütlendiği; yani “yargı”nın önceden verildiği ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda, hukukun burjuva anlamda da işlemediği bir durumda verilen infaz kararı sözkonusu olmaktadır. Bunun sistemli olması ise esas olarak rejimin karakterini gösteren uygulamalardan biri. Burjuva demokrasisinin bile olmadığını gösteren bir olgu.

Yargısız infazın bu seferki kurbanı Yücel Korkmaz isimli Kürt kökenli vatandaş. 26 Aralık saat 00.30 sularında arkadaşlarıyla Edremit’ten Van’a doğru giderken askerlerin açtığı ateş sonucu yaşamını yitiren Yücel Korkmaz, Edremit’te sağlık memuru ve Sağlık Emekçileri Sendikası (SES) üyesi olan biri.

İşlenen açıkça bir cinayet. Ama yine diğer cinayetlerde olduğu gibi, bu sefer de “dur ihtarına uymadı” gerekçesi cinayetin açıklaması ve katillerin hukuki savunusu oluyor!

Bu olay da bir kez daha, Türkiye’de insanın insan olarak bir değerinin olmadığını, sırtını devletin gücüne dayayanların –ki bu öncelikle devletin yasalarına dayanma anlamına geliyor, ama aynı zamanda kollama, kayırma gibi “adam” kayırmaya da dayanıyor–, istediği zaman “işi kılıfına uydurarak” insan yaşamına son verdiğini ortaya koymaktadır.

Yücel Solmaz’ın katledilmesi olayında Edremit Kaymakamı İsmail Kaygısız’a göre “Ateş etmeyi gerektirecek bir durum sözkonusu değildir. Yasanın verdiği yetkiyi icra ettirecek bir durum da mevcut değildir. (…) Olayda kolluğun yol üzerinde bulunmasına dair özel bir yetki yoktur.”

Van Cumhuriyet Başsavcısı Kemal Kaçan’a göre de “Ateş edilmesine gerek duymadan bu şahıslar durdurulmak isteniyorsa durdurulabilirdi.” (İHD, 30 Aralık açıklamasından) Kaymakam ve savcı olayı “yasadışı” bir olay olarak göstermeye çalışsalar da yapılanın gerçekte bir cinayet, katletme olduğu gerçeğini dolaylı da olsa teslim etme durumundalar.

Tanık ifadeleri ve savcının açıklamaları herhangi bir “dur” ihtarının yapılmadığını da ortaya koymaktadır. Yücel Solmaz’ın ölümüne sebep olduğu söylenen askerin tutuklanması ise gerçekte suçlu olanların, ateş emrini verenlerin temize çıkarılmasına hizmet etmektedir. Verilen emri yerine getiren askerin biri tutuklanırken, emir veren uzman çavuşla diğer ateş eden asker ve yine ateş eden uzman çavuşun soruşturma gereği bile görevlerinden alınmaması, tutuklanan askerin olayların üzerine gidildiği yönlü oynanan oyuna “kurban” seçildiğine işaret etmektedir.

Geçen sayımızda değindiğimiz Kızıltepe’deki Uğur Kaymaz ve babası Ahmet Kaymaz’ın katledilmeleri olayları sonrasındaki gelişmeler, katillerin gerçekte yargılanmayacaklarının bir yeni örneğini ortaya koydu.

Kaymaz’ların öldürülmeleri olayı sonrasında bölgeye giden TBMM heyeti ile diğer heyetlerin raporlarına göre olayda herhangi bir çatışma yaşanmamış ve Kaymaz’lar çoğu yakın mesafede olmak üzere Uğur 13, babası ise 8 kurşunla katledilmişlerdi.

Olaya çatışma süsü vermek için cesetlerin yanına Kalaşnikov silah bırakıldığı, bunun yapıldığı süreçte şehirde cereyanın kesildiği vb. olgular da görgü tanıklarının ifadeleriyle raporlara yansımıştı.

Olay sonrasında devlet yetkililerinin soruşturmayı gizli yürütmeye karar verdiği ve öldürülenlerin avukatlarına bile soruşturma dosyalarının verilmediği; buna karşın ama esas araştırmanın Kaymaz’lar ailesinin “terörist” olduğunun ispatlanması için yürütüldüğü de basına yansıyan açıklamalarda ortaya çıktı.

Soruşturmanın gizli olduğunun açıklandığı bir dönemde Emniyet Genel Müdürlüğü Sözcüsü Ramazan Er, kamuoyuna soruşturma ile ilgili bilgi veriyor ve Kaymazların yanında bulunan iki silahın “iki polisin yaralanması” olayında kullanıldığını açıklıyordu…

Uğur ve babasının öldürülmesi olayını protesto eden insanlara karşı baskı ve tutuklama olayları ise uygulamanın yan unsurlarıydı sadece…

Kızıltepe Cumhuriyet Savcılığı tarafından hazırlanan fezleke doğrultusunda Mardin Cumhuriyet Savcılığı da olay hakkındaki iddianamesini hazırladı. İddianame Türk devletinin hukuk(suzluğun)u tanıyanları yanıltmadı… Tam kendisine layık dedirten türden bir iddianame!

Buna göre 12 yaşındaki Uğur polisle çatışmada 8 kurşun sıkmıştı. Babasının yanına konan silahtan ise 5 kurşun sıkılmıştı… her nedense hiçbir kolluk gücü sözkonusu çatışmada sıkılan bu kurşunlarla yaralanmamıştı? Tersine Uğur 13 babası 8 kurşunla öldürülmüşlerdi…

Savcılığın bu iddianamesi olayın ardında bölgeye gidip araştırma yapan TBMM heyetinde yer alan kimi milletvekillerin bile tepkisini çekti. Çünkü açık olan bir şey vardı: Çatışma yoktu, tek taraflı kurşunlama vardı. Çoğu yakın mesafede, yani 50 santim mesafede sıkılan kurşunlardı… düzgün sıralıydı…

Uğur’un polise sekiz kurşun sıktığı tespitinin yanısıra Kaymaz ailesinin bir bütün olarak “PKK’ye yardım ettiği” iddiasıyla suçlanması da var.

İddianamede şunlar da yer almaktadır:

“21 Kasım akşamı evi gözetleyen polis memuru Y. A., M.K., ve S.A.T. şahıslara ‘Dur, polis’ ikazında bulunmuşlardır. Şahıslar, M.K. ve S.A.T.’nın üzerine ateş açmış, bunun üzerine M.K. ve S.A.T. ateşe karşılık vermiştir. Olaydan sonra Uğur Kaymaz’ın 11.10 santimetre uzağında Kalaşnikof marka tüfek, Ahmet Kaymaz’ın 9.60 santimetre uzağında ise Kalaşnikof marka tüfek, 4 şarjör ile 2 adet Rus yapımı el bombası bulunmuştur. Cesetlerin ellerinden alınan swaplarda Adli Tıp Kurumu’nca yapılan incelemede ‘atış artığı’ bulunduğu tespit edilmiştir.” (Hürriyet, 30 Aralık 2004)

Böylece Kaymaz’ları katleden kolluk güçlerinin kendilerini savunmak için ateş ettikleri görüntüsü verilmekte, mahkemeye çıkarıldıklarında da gerçekte verilmesi gereken cezanın verilmemesinin temeli atılmaktadır.

Sözkonusu polisler hakkında ise, “resmen görevli oldukları sırada yasal silah kullanma sınırlarını aşarak faili belli olmayacak şekilde ölüme sebep olma eylemini işledikleri” gerekçesiyle (aynı yerden) 4 sanığın TCK’nın 49. Maddesi uyarınca 6 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılmaları istendi…

Şimdiye kadar yaşanan deneyler, mahkemeye verilseler de, yargılandığı görüntüsüyle olayların üzerine gidildiği izlenimi verilmeye çalışılsa da, gerçekte devletin kolluk güçlerine, devletle şu ya da bu biçimde işbirliği yapan, devlete hizmet edenler, Türk Ceza Kanunu temelinde bile hakettiği cezaya çarptırılmamaktadır. Yer yer kimileri kurban olarak seçilse de bu gerçek değişmemektedir.

Yukarıda bahsettiğimiz İHD’nin Mazlum-Der ve SES Van Şubesi ile 30 Aralık 2004 tarihli ortak raporunda devletin savcısının bile “bazı olaylarda delillerin karartıldığını” düşündüğünü ifade etmesi, gizlenemeyen buz dağının görünen ucu konumunda.

28 Mayıs 2004 tarihinde Adana’da sokak ortasında kurşuna dizilen Perinçek’in davasında, elbiselerinin kaybedilmesi, kurşunların hangi mesafede sıkıldığını gizlemeye hizmet ettiği olayı gibi, son aylarda yaşanan cinayetlerin, yargısız infazların somutunda da deliller ortadan kaldırılmakta, soruşturma katledilenlerin suçlu ilan edilmesinin ispatlanması yönünde yürütülmektedir.

“Dur” ihtarına uymadığı iddiasıyla ve gerekçesiyle insan katletmeye son verme mücadelesi de insan haklarını savunma mücadelesinin bir parçasıdır. Bunun sorumlusu, suçlusu esas olarak kurşun sıkanlar olduğu kadar, kurşun sıktıranlardır, insanlara keyfi istediğinde kurşun sıkmasını mümkün kılan sistemdir.

Çağrımız, insana değer vermeyen bu sisteme son verme mücadelesine katılmak ve bu mücadeleyi yükseltmektir!

12 Ocak 2005