1915-2005… 90. YIL…

Tarihle yüzleşme zamanıdır!
UNUTMA (MI?), İNKÂR (MI?)

Her Nisan ayı yaklaştığında basın yayın organlarında Ermeni soykırımının kimi “batılı” ülke parlamentolarında gündeme gelmesi/getirilmesi haberleri, bunlara ilişkin polemikler, konuyla ilgili iddialar, Türk devlet yetkililerinin açıklamaları ve nihayet Ermenilerin Türklere soykırım uyguladığı haberleri yoğunluklu olarak yer alır. Bu yıl da kural bozulmadı; tam tersine daha da yoğun bir şekilde konu ile ilişkili yorumlar ortaya konulmaya çalışıldı, çalışılıyor. Çünkü bu yıl bir dizi tarihçinin açıkça soykırım olarak adlandırdığı, Türk tarihinde ise “tehcir” adı altında anlatılan olayların 90. yıldönümü… Diasporadaki Ermeniler soykırımın dünyaya duyurulması ve bu soykırım suçunun kabul edilmesi yönündeki çalışmalarını yoğun bir şekilde, bir kampanya biçiminde sürdürüyorlar.

Diğer taraftan Türk hakim sınıflarının medyadaki kalemşorları Ermenilerin ve bir dizi Ermeni olmayan tarihçinin de soykırım iddialarının asılsızlığı üzerine verip veriştiriyorlar. Aralarındaki kimi nüans farklılıklarına rağmen hemen hepsinin çıkış noktası soykırımın yaşanmadığı tezi üzerine kurulu…

 

KİM KİMİ KATLETTİ?

Ermeni sorunu tartışıldığında Türk devletinin bir kesimi açısından son yıllarda üzerinde durulan noktalardan birisi Ermeni sorununun “tarihe malolmuş bir mesele”, “tarihçilerin incelemesi gereken bir mesele” vs. olduğudur.

Devlet, sorunu tarihçilerin sorumluluğuna havale etmektedir… Türk hakim sınıfları Ermeni soykırımının gerçek olmadığını ispat etmek için çok değişik argümanlar ileri sürmektedirler. Bir zamanlar Anadolu topraklarında yaşayan Ermeni nüfusunun nereye kaybolduğu ve nasıl yitip gittiği olgusuna yanıt verme zorluğuyla savaşta karşılıklı ölme/öldürme ve tehcir (yani zorla göç ettirme) gibi argümanlar gündeme getirilmektedir.

Geçtiğimiz yıllarda Hürriyet gazetesi yazarı Murat Bardakçı Talat Paşa’nın “Ermeni çetelesi”ni yayınladı. Bu çeteleye göre Osmanlı hakimiyeti altında “Anadolu’daki toplam Ermeni nüfusu 1,5 milyon”du. Daha önceki veriler, 1914’te Ermenilerin nüfusunu 1.295.000 olarak gösteriyordu. Talat Paşa’nın çetelesinde dikkat çekilen bir nokta da tüm nüfusun kaydedilmediği gerçeğidir. Bu çeteledeki sayılar, daha önceki resmi verilere göre yüksek de olsa, Fransız parlamenter Rene Rouquet’in, “1915 ile 1917 arasında 1 milyon 300 bin Ermeni öldürülmüştür” tespitinin yanlış olduğunu ispatlamak için basın yayın organları tarafından aktarılmıştı.

1920’lere gelindiğinde Ermenilerin nüfusunun 250 bin civarında olduğu yine devlet kaynakları tarafından verilmektedir. Lozan’da da bahsedilen rakam bu civardadır.

Çok basit bir yaklaşımla, Talat Paşa’nın çetelesinde bahsettiği birbuçuk milyon Ermeninin 1 milyon 250 bini yoktur… Nerededir bu insanlar?!

Birleşmiş Milletler’in 1948’de yaptığı bir soykırım tanımı var: “Bir olayın ‘soykırım’ sayılması için ‘önceden tasarlanarak ve kasıtla, bir etnik grubu, ya da dini grubu ortadan kaldırma niyeti taşıması’ gereklidir.” 1915’te ve sonrasında Ermeni ulusuna yönelik yapılanlar bu tanıma uymaktadırlar. Tanımla olgular –bir etnik-dini gruba karşı tehcir kararının alınması, bu karar gereğince yüzbinlerce Ermeninin Suriye ve Mezopotamya çöllerine sürülmesi, bu sürgünde Ermeni ulusuna mensup onbinlerle insanın yaşamını yitirmesi olgusu vb. vb.– yanyana konulduğunda başka bir resim ortaya çıkmıyor. Konuyla ilgili uzmanların, bilim insanlarının araştırma ve ortaya koydukları belgelerle kanıtlanmıştır ki, 24 Nisan 1915 tarihinde başlayan soykırım, yoğun olarak 1915-1918 yıllarında yaşanmış olsa da, 1922-1923’e kadar değişik düzeylerde sürmüştür. 1919 sonundan 1922 ortalarına kadarki dönemde katledilen Ermeniler, doğrudan Anadolu hükümeti tarafından katledilmişlerdir. Ankara hükümeti 1915’te başlatılan soykırımı devralarak sürdürmüştür. Lozan Anlaşması ve 1923 Ekim ayında cumhuriyetin ilan edilmesi sonrasında, hakim sınıflar Ermeni katliamı hakkında sessizliği seçmiş ve böylece soykırımı unutturacaklarını sanmışlardır. Bu sessizlik dönemi 1974’e kadar sürmüş, Ermeni milliyetçi örgütü ASALA’nın eylemleriyle sessizlik bozulmuş, sorun uluslararası arenaya taşınmış ve kimi diplomatik çabalar sonucu Ermeniler üzerinde soykırım uygulandığı çeşitli batılı ülkeler tarafından kabul edilmiştir. Son yıllarda özellikle sorun batılı emperyalist güçler tarafından Türkiye’nin önüne çıkarılan en temel sorunlardan birisidir. Durumun böyle olması Türkiye devletini de daha yoğun bir şekilde sorunla ilgilenmeye çekmiştir. Türk devleti Ermeni iddialarını geri çevirmek ve “Ermeni mezalimi” olarak adlandırdığı Ermenilerin Türklere yönelik katliamları olduğu görüşünü bilinçli olarak propaganda etmektedirler vs. vb. Ancak Türkiye Cumhuriyeti devletinin izlediği inkâr ve olguları tersyüz etme siyaseti soykırım gerçeğini ortadan kaldırmaya yetmemektedir.

Gelinen noktada artık 1915’te başlayan ve Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar süren Ermeni soykırımının varlığı, yokluğu tartışılmak yerine sorunun bir başka boyutu; Türk devletinin kendi tarihiyle hesaplaşıp hesaplaşamayacağı, bu refleksi gösterip gösteremeyeceği; böylesi bir yüzleşmenin siyasi sonuçlarına uygun hareket edip edemeyeceği vs. vb. tartışılmalıdır.

 

KAHRAMANLIK MI YOKSA…

Türk hakim sınıflarının çeşitli kanatları sorunu çeşitli yönleriyle değerlendiriyor ve kimi farklı sonuçlara da varıyorlar. Örneğin kimileri Ermeni soykırımının olmadığı temel düşüncesini savunuyor, tam tersine eğer bir katliamdan bahsedilecekse Ermenilerin Türkler üzerinde uyguladığı bir katliamdan sözedilebileceğini söylüyorlar. Kimileri böyle bir sorunun olmadığını, karşılıklı “kıyımın” yaşandığını emperyalist güçlerin bunu kışkırttığını ileri sürüyorlar. Bazı liberal çevreler bu tür olayların yaşanmış olabileceğini ancak bunun Osmanlı tarihinin bir parçası olduğunu, yeni Türk devletinin bununla bir ilgisinin olmadığını ileri sürüyor, Türkiye Cumhuriyeti devletinin Osmanlı dönemindeki bir soykırımdan sorumlu tutulamayacağını söylüyorlar.

Bu bağıntıda batılı bir gazetecinin yazdıkları Avrupalıların olaya ilişkin bakış açısını göstermesi açısından ilginçtir. Alman Süddeutsche Zeitung muhabiri Wolfgang Koydl’ın İsviçre’nin Tages Anzeiger gazetesinin 25 Nisan 2000 tarihli nüshasında bir makalesi yayınlandı. Hürriyet gazetesinin 30 Nisan 2000 tarihli nüshasında çevirisi yayınlanan “Katiller kahraman yapıldı” başlıklı yazısında Koydl, Ermeni soykırımı ile “Atatürk tarafından kurulan cumhuriyet” arasındaki bağı ortaya koymakta; Cumhuriyet döneminde Ermeni soykırımında doğrudan payı olan bazı kişilerin –Şükrü Kaya, Abdulhalik Renda, Tevfik Rüştü ve Topal Osman gibilerinin– M. Kemal yönetiminde yer aldıklarını, “bu katillerin sonradan kahraman gösterildiğini” vb. vb. söylemekteydi.

Bunların yanısıra, Ermeni soykırımı döneminde, 1915-1916 yıllarında Erzurum’da Alman Konsolosu olarak görev yapan, sürgünlere ve toplu katliamlara şahit olan Erwin von Scheubner-Richter’in, Hitler’in başdanışmanı olarak Hitler’e soykırımın tüm ayrıntılarını anlattığını; Hitler’in “Bugün Ermeniler hakkında daha kim konuşuyor ki” dediğini anlatmaktadır. Koydl, soykırımın Türkiye Cumhuriyeti tarafından neden Osmanlı İmparatorluğu’na yüklenip tarihi bir gerçeği tanımaktan kaçındığı sorusunu da sorup şöyle cevap vermektedir:

“Çünkü soykırım ile devletin kurulması arasında doğrudan şahsi, teşkilatçı ve ideolojik bağlantılar vardır; çünkü yeni Türkiye denilen ülkenin kökleri yıllardan beri tüm dünyaya masal anlatıldığının aksine, daha da uzak geçmişe uzanıyor; ve cinayetleri anımsatmak Cumhuriyet’in kimliğini sarsar.

Türk devleti ve temsilcileri, Ermenilere yaptıkları suçları kabul edemezler. Bu suçlar için ise özürü hiç dileyemezler. Çünkü bu durumda, devletin kurulmasının üzerinde yer alan pis bir sır ortaya çıkmış olacak. Ve bu sırrın aydınlanması, Atatürk efsanesini ve Cumhuriyeti’ni yıkar ve herkes, Cumhuriyet’in yeni bir başlangıç oluşturmadığını, bilakis eski ve çoğu zaman kötü örneklere bağlı olduğunu anlardı.” (Hürriyet, 30 Nisan 2000, Çeviri gazete tarafından yapılmıştır.)

Bu tavrın devamında Koydl, Cumhuriyetin İttihat ve Terakki ile, 1908 tarihiyle bağını ortaya koymakta ve Ermeni soykırımı kararının Enver, Talat ve Cemal tarafından verilip uygulandığını tespit etmektedir.

Koydl adlı gazetecinin ileri sürdüğü bu argümanlar tam da Türkiye Cumhuriyeti devletinin hangi nedenlerden dolayı tarihiyle yüzleşmek istemediğinin, istemeyeceğinin kimi temellerine de dikkat çekmektedir…

 

TARİHİ TARİHLE YIKAMAK?

Yukarıda da belirttiğimiz gibi Türkiye Cumhuriyeti devletinin tavrı soykırım gerçekliğinin reddi temelinde yükselmektedir. Hakim sınıfların siyasi plandaki sözcüleri açısından; “tarihte katiyen bir Ermeni soykırımı yoktur. Soykırımdan bahsedilecekse eğer, o zaman Ermenilerin Türklere soykırım yaptığı söylenmelidir… Ermeniler Birinci Dünya Savaşı yıllarında İngiltere, Rusya vb. gibi emperyalist devletlerle anlaşarak, Türkiye’yi içten bölmek istemişlerdir. Birinci Dünya Savaşı içinde Türkleri arkadan vurmak istemişlerdir. Ve büyük bir katliam düzenlemişlerdir. Bütün bunların sonucu olarak Türkler de zorunlu olarak kendilerini savunmuşlardır. Bu durumda bazı Ermeniler ölmüş olabilir. Fakat bu resmi bir politika değildir. Kendiliğinden gerçekleşmiştir… Kaldı ki; katledildiği söylenen 1.5 milyon civarındaki Ermeni’nin öldürülmesi zaten mümkün değildir, çünkü 1915’de Türkiye’de yaşayan Ermenilerin sayısı bu rakamın çok altındadır; savaş döneminde karşılıklı öldürmeler, acılı durumlar yaşanmıştır vb. vb. Eğer bu konu gelinen noktada uluslararası planda gündeme taşınmışsa sorun tarihçiler tarafından incelenip ortaya konulmalıdır; sorun tarihçilerin çözeceği bir sorundur, tarihe mal olmuş bir sorundur, günümüzde siyasi sonuçları ile birlikte değerlendirilmesinin imkânı yoktur vs. vb.”

Bu ve benzeri anlayışlar tüm diğer Türkiye Cumhuriyetleri hükümetlerinin olduğu gibi andaki hükümetin de savunduğu anlayıştır. Bu anlayışın görüntüleri olarak özellikle 90. yıldönümü dolayısıyla artan yoğun tartışmalara da bağlı olarak Türk devletinin etkinliklerinde de belirli bir artış kaydedilmektedir. Bu bağlamda örneğin anamuhalefetteki CHP’nin İngilizlerin konuya ilişkin hazırladığı bir kitaba karşı ve genel olarak diasporadaki Ermenilerin yürütecekleri etkinliklere karşı bir ortak duruş talebi hükümet kanadı tarafından kabul görmüştür. Yine anamuhalefet ve hükümet kanatlarının ortak buluştukları zeminlerden ve taleplerinden birisi de “arşivlerin açılması”, “tarihçilerin karşılıklı olarak arşivleri incelemesi sonucu gerçekleri ortaya çıkarması” talebidir. Bu bağlamda bu talebin bir sonuç getirmeyeceği açıktır. Çünkü fazla arşivci davranan devletin arşivlerinin temizlendiği, bir çok belgenin yakıldığı medyaya yansıyan olaylardan birisidir. Böylesi bir arşivin tek yanlı olacağını söylemek ve bu tür bir “arşiv” çalışmasıyla “gerçekleri ortaya çıkarmanın” mümkün olmayacağını söylemek yanlış olmayacaktır.

Sorunu tam da bu noktada arşivlere ve tarihçilere bırakanlar somut olarak tarihle yüzleşmekten kaçmaya çalışanlardır.

Ermeni sorununu tarihçilere bırakma düşüncesi ilk bakışta sorunun “ehil ellere” teslim edildiği düşüncesini çağrıştırabilir; bu yapılırsa sanki sorunun çözümüne kıyısından köşesinden yanaşıyormuş izlenimi yaratabilir, ilk bakışta “tarihle hesaplaşmanın bir adımı” vs. olarak değerlendirilebilir. Ancak bu aldatıcı bir düşünce olacaktır. Bu sorunu “tarihçilere bırakmak” gerçekte sorunu çözmekten kaçmanın yollarından birisidir, tarihe sırt çevirmenin bir yoludur.

Tarih taraflı bir bilim dalıdır. Her kesimin, her devletin, her zümrenin kendi çıkarlarına uygun bir tarih anlayışı, bu anlayışa uydurulmuş bir tarihi vardır ve tarihin taraflılığı yeri geldiğinde olguları bile tersyüz etmeyi gündeme getirebilir. Türkiye Cumhuriyeti de böyle davranmaktadır. Gelinen noktada Ermenilerin Türklere soykırım uyguladığı, bunun için Birleşmiş Milletler’e başvuru yapılması gerektiği bu ülkenin Türk Tarih Kurumu Başkanı tarafından —hem de “şok çıkış” adına!— önerilmektedir.

 

ANTİEMPERYALİST TAVIR VE TARİHLE YÜZLEŞMEKTEN KAÇIŞ…

Ermeni soykırımını kabul etmeyen Türk hakim sınıflarının bir bölümü buna gerekçe olarak emperyalistlerin sorunu kendi çıkarları temelinde kullanmasını ileri sürüyor, “antiemperyalist tavır” takınıyorlar…

Emperyalistlerin Ermeni sorununu ihtiyaç duydukları çerçevede gerek iç siyasette gerek Türkiye’ye karşı bir baskı unsuru olarak kullandıkları doğrudur. Yeri gelmiştir emperyalist güçler sorunu iç politika malzemesi yapıp Ermeni seçmenin oyuna talip olmuştur (Fransa’da, ABD’de vb.); yeri gelmiştir kendi meclislerine taşıdıkları soykırımı tanıma tehdidiyle sorunu Türkiye’ye karşı baskı unsuru olarak kullanma çabalarına girmişlerdir. Son dönemde de özellikle sorunu gündeme getirerek Türkiye’nin AB’ye giriş sürecine taş koymak için kullanma çabaları vardır vs. Bütün bunların emperyalistlerin sahtekârlığı ve ikiyüzlülüğünün kimi örnekleri olduğu açıktır.

Ancak bu noktada emperyalistlerin mevcut durumu kullanıp kullanmamaları değil, somut olarak soykırımın olup olmadığının kabulü veya reddi önem taşımaktadır. Bu bağlamda bir yanda doğru olarak emperyalistlerin sorunu kullanma çabalarına karşı çıkan ve ama diğer yandan tam da bu gerekçe ile sorunun varlığını reddedenler tam da sorunun özünden kaçmaya, kabul veya red ikilemi temelindeki basitlikten uzaklaşmaya çalışmaktadırlar. Bu antiemperyalistlik maskesi altında şoven anlayışın sürdürülmesidir; tarihle yüzyüze gelmekten korkmak ve böyle bir hesaplaşmaktan kaçmaktır.

Bizim açımızdan ne bunların yaklaşımları, ne emperyalistlerin sorunu kullanmaya çalışmalarının bir değeri vardır. Esas sorun halkların kendi aralarındaki dostluğudur. Ve tarihi bir haksızlık halklar arasındaki dostluğun engelidir, halklar arasındaki çitlerin kaldırılmasının engelidir. Bunun ortadan kaldırılması gereklidir.

Sorun bir tarihi haksızlık sorunudur. Bu haksızlığın yüklediği tek görev vardır: Tarihle yüzleşmek. Bu yüzleşmenin siyasi sonuçları ve gerekleri yerine getirilmek zorundadır. Eğer bu yapılırsa kazanan halklar olacaktır. Halklar arasında tarihte yaşanan travmaların etkilerinin ortadan kaldırılması, sarsılan güvenin yeniden kurulması, karşılıklı olarak dostluğun ve kardeşliğin gelişmesinin yolu buradan geçmektedir.

 

TARİHİ HAKSIZLIĞIN ORTADAN KALDIRILMASININ YOLU…

Tarihiyle yüzleşmek… Türkiye Cumhuriyeti devletinin bu yeteneği gösteremeyeceği açığa çıkmıştır. Bırakalım tarihle yüzleşmeyi ve bunun sonuçlarını taşımayı, Türk devleti bugüne kadar izlediği inkârcı politikayı derinleştirme, tarihi tersyüz ederek kullanma politikasını sürdürmektedir. Ermeni sorunu hakim sınıfların kırmızı çizgilerinin en belli başlılarından birisidir. Türk hakim sınıfları açısından sorunun tarihle yüzleşme ve çözülmesi bir tarafa; sorunun varlığı ve tartışılması bile günümüzde büyük bir problem olarak ortada durmaktadır. Sorunun dillendirilmesi bile günümüz Türkiyesinde şovenizmin kışkırtılmasına zemin olabilmekte, sorunu dillendirenler linç kampanyasının hedefi olabilmektedirler.

Ortada tarihi bir haksızlık vardır ve bu çözülmek zorundadır. Bu tarihi haksızlık ‘tarihin ana akışı dışında kalmış, onun akışını engellemeyen, rahatsız etmeyen, proleter sınıf mücadelesinin derinleşmesini ve gelişmesini engellemeyen’ bir tarihi haksızlık değil, tersine “toplumsal gelişmeyi ve sınıf mücadelesini hâlâ doğrudan doğruya engelleyen” bir tarihi haksızlıktır. Bugün ülkemizde işçi sınıfı ve emekçi yığınlar içinde şoven görüşleri yaymada hakim sınıfların elindeki en etkili silahlardan biri Ermeni düşmanlığıdır. Bu olgu işçi ve emekçi yığınlar içinden sökülüp atılmadıkça, Türkiye’de çeşitli ulus ve milliyetlerden proletaryanın enternasyonalist temelde birliği sağlanamaz.

Ne yazık ki bu anda çok zor… Hayalci olmamak gerekiyor. Hakim sınıfların kışkırtma ve tarihi çarpıtma çabalarının da bir sonucu olarak Ermeni sorunu Türk ve Kürt ulusundan emekçiler için bir tabudur; Ermeni kelimesi hâlâ yer yer bir küfür olarak kullanılabilmektedir vs. vb.

İster hakim sınıflar açısından Ermeni soykırımının varlığı, yokluğu tartışma konusu ediledursun… İster emperyalist devletler sorunu kendi çıkarlarına atlama taşı yapmaya çalışsınlar… İster şoven güçler gerek sorunu reddetme tavrını sürdürsünler, gerekse bununla ilgili tartışma yürütenlere aba altından sopa göstersinler… İster kimi antiemperyalist tüyler takınanlar sorunu başka alanlara çekmeye çalışsınlar… Bütün bu yapılanlar tarihle yüzleşmekten kaçmaya hizmet etmektedir; yapılanlar hakim sınıfların siyasi çıkarları için yapılmaktadır. Bu yapılanlar dışında hakim sınıflardan, emperyalistlerden birşey beklemek de abestir.

Bu bağlamda önemli olan, hakim sınıfların, emperyalist güçlerin ikiyüzlü tavırları vs. değil; Türk ve Kürt emekçilerin —ki Kürtlerin de soykırımda sorumlulukları vardır— kendi tarihleriyle yüzleşmesidir. Tarihle yüzleşme ve bunun siyasi sonuçlarını taşıma/üzerlenme yeteneğini gösterecek tek ve biricik yegâne güç çeşitli ulus ve milliyetlerden işçilerin emekçilerin örgütlü gücüdür.

Görev işçi ve emekçi kitleler arasında kök salmış Türk şovenizmini söküp atma mücadelesi vermektir. 90 yıl bu sorunun gündeme gelmesi açısından yeterli bir süredir; tarihle yüzleşmenin, tarihi haksızlıkları ortadan kaldırmanın, halklar arasında kardeşliğin sağlanmasının önkoşullarını yaratmanın zamanı çoktan gelmiştir.

Görev Türk ve Kürt emekçilerin kendi tarihleriyle yüzleşmesini sağlamaktır.

Çağrı budur; görev budur…

Mart 2005