Sermayenin kendi gündemi var…
Emekçilerin gündemi ne?

 

Türkiye’de burjuva siyasetin andaki iki temel gücü arasındaki iktidar dalaşı sürüyor… “Derin devlet” olarak da adlandırılan iktidarın gerçek sahibi ordu eksenli Kemalist bürokrat burjuvazi ve onun destekçisi siyasi güçlerle, “derin devlet”in elinden “iktidarı” almak, “gerçek iktidar” olmak isteyen ılımlı siyasi İslamın hükümet partisi AKP arasındaki dalaş sertleşmeye başlıyor. Geçtiğimiz ay bunun kimi örneklerine tanık olduk.

 

“GERMEYELİM; İKTİDAR OLMAYA BAKALIM!”

Örneğin; AKP’nin kadrolaşması çabası ve bunu “derin devlet”in engelleme çabalarını ele alalım… Bu bağlamda AKP hükümeti –bütün diğer hükümetlerin yaptığı gibi– kendi yandaşlarını devlet kadrolarına yerleştirmeye çalışıyor… Bunun yanında AKP hükümeti kendinden önceki dönemin kadroları arasında gerekli gördüklerini kızağa çekiyor, haklarında açtıkları soruşturmalarla onları yıldırmaya ve istifaya zorluyor… AKP hükümeti kendi yandaşlarını bürokratik kademelere getirmek için vekâleten atama kararnameleri çıkarıyor. Ancak burada da kendilerini frenleyen ve bu işin o kadar kolay olmadığını hatırlatan “laik” Kemalist kesimin sözcüleri ile, bunlar içinde de Cumhurbaşkanı ile karşı karşıya geliyor. Cumhurbaşkanı vekâleten atama kararnamelerini “ideolojik” olarak değerlendiriyor ve geri gönderiyor. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ise Cumhurbaşkanının vetolarına karşı tavrını sertleştiriyor, Cumhurbaşkanını siyaset yapmakla suçluyor.

Cumhurbaşkanının vetosu sadece vekil atamalarıyla sınırlı kalmıyor, AKP’nin çıkardığı kimi yasalar da Cumhurbaşkanı’nın vetosuyla karşılaşıyor… Örneğin, AKP hükümetinin “laik” Kemalist kesimin yönetim erkindeki etkisini kırmaya yönelik çabalarının bir parçası olarak hazırladığı ve Meclis’ten geçirdiği YÖK, Kamu Yönetim Reformu kanun tasarıları ile ekonomiyi ayakta tutmaya yönelik kaynak arayışlarının bir parçası olarak gündeme getirdiği, kamuoyunda 2B olarak adlandırılan orman vasfını yitirmiş arazilerin satışına ilişkin yasal düzenlemeler Cumhurbaşkanından geri döndü. AKP hükümeti “laik” Kemalist kesim yanında açık taraf olan Cumhurbaşkanı’nın bu vetocu tavrına da hayli öfkeleniyor. Başbakan Erdoğan ve hükümetin kimi sözcüleri yaptıkları açıklamalarla “halka hesap verecek olanların kendileri olduğunu”, “halka hizmet için” “kendilerinin çeşitli reformlar yapmak istediklerini”, “ancak siyasi davranan Cumhurbaşkanı’nın bunu engellediğini”… vs. vb. söyleyerek şikâyetleniyorlar.

Başbakan Erdoğan’ın; “Hem hesabı biz vereceğiz; hem de birileri ‘O olmaz, hayır bu olacak’ diyecek. Olmaz böyle şey. Farklı bir yönetim biçimi varsa söylesinler bilelim. Asla gerilim istemiyoruz. Sabırla işi götürüyoruz. Anayasa’ya uygun olmayan adımlar atmıyoruz. Bizi siyasallaşmakla suçlayanlar dikkat etsinler kendileri siyasallaşmasınlar.” şeklindeki sözleri “doğru okunduğunda” Erdoğan’ın; a) iktidar için dalaşan iki farklı kesimin olduğunu; b) AKP hükümetinin “halkın temsilcisi” olduğu, ama bu hükümetin yaptıklarına “Hayır bu olmaz, şu olacak” diyen birilerinin bulunduğunu; ancak bunların mevcut “parlamenter” “sistemin dışında” olduklarını; c) kendilerinin bunlarla çatışma içinde olduğunu; bu çatışmada sabırlı davrandıklarını, çatışmayı uzun sürece yaydıklarını… anlattığı görülecektir.

Halka “şikâyetlenen” Başbakan ve AKP hükümetinin sözcüleri siyasi rakiplerini “referanduma gitmekle” tehdit ediyorlar.

Diğer kesim özellikle son dönemde “Anayasa Mahkemesi”ni öne sürüyor. Ancak bir dalaş da Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin ile Meclisin AKP’li Başkanı Bülent Arınç arasında koptu. Tartışmanın çıkış noktası Bumin’in “türban konusunda AİHM’in kamusal alanda türban giyilmesine izin vermediğini, artık yasa çıkarılarak bu kararın yok sayılamayacağını söylemesiyle başladı. Bunun üzerine Bülent Arınç’ın; “Ben Meclisim, yaparım; gerekirse Anayasa Mahkemesi’ni de kapatırım!” sözleri ile tartışma alevlendi. Bu çıkış “Meclis’in yüceliğini” savunma adına yapıldığında haklı gibi görünse de; gerçekte hükümetin elindeki gücü –Meclisi– iktidar dalaşında bir güç olarak siyasi rakibine yöneltme, onu elindeki güçle geriletme çabasından başka birşey değildi. Ama bu çaba nafile bir çabadır; Türkiye’de Meclis evet halk tarafından seçiliyor ancak atananların seçilenlere üstün olduğu bir rejim hüküm sürüyor! Kavga atananlarla, seçilenlerin iktidar kavgası!

Hükümetle YÖK’ün kavgası dalaşın bir başka yönünü oluşturuyor. YÖK’ün “ideolojik davrandıkları gerekçesiyle”; daha açık konuşmak gerekirse “AKP yanlısı, İslamcı” vs. oldukları gerekçesiyle 83 araştırma görevlisini üniversitelerden uzaklaştırma adımına hükümet; işten atılanlar için Meclis soruşturma açılması ile yanıt veriyor. Bunun yanında hükümet 15 yeni üniversite açmak istiyor; YÖK yönetimi buna pek hayırlı bakmıyor. Açıktır ki hükümet, bu üniversitelere kendi görüşleri çerçevesinde hareket eden akademisyenleri yerleştirmek, bunları da YÖK’ü etkisizleştirmede kullanmak istiyor. Bunun farkında olan YÖK ve “laik” Kemalist kesimin sözcüleri yaygara koparıyorlar vs. vb. Kısaca yüksek öğrenim alanında da üstünlüğü kazanma yönünde tarafların çabalarını derinleştirerek süreceği görülüyor.

Örneğin; başörtüsü konusunda süren gerginlik… Bu bağlamda ilginç bir durum yaşandı. Türban konusunda “duyarlı” olan ve seçmenine bu sorunu çözeceği vaadiyle de işbaşına gelen AKP hükümeti; Leyla Şahin isimli bir “türban mağduru”nun AİHM’de açtığı davaya müdahil olarak Türk devletini temsilen katıldı ve AİHM’de resmi Türk tezini savunarak mahkemenin “Türkiye başörtüsüne yasak koyabilir” kararını onayladı. Bu “kaderin cilvesi” karşısında AKP, tabanına böyle bir şeyi nasıl yaptığını açıklamaya girişti; “kan kusan ama kızılcık şerbeti içtim diyen bir pozisyonda olduğunu” söylemeye başladı.

Leyla Şahin olayında AKP hükümetinin takındığı pratikte “kendini inkâr tavrı” özellikle siyasal İslamın diğer bir partisi Saadet Partisi ve onun çizgisi temelinde yayın yapan Milli Gazete tarafından yoğun bir şekilde eleştirildi. Milli Gazete’nin sayfalarını açtığı kimi AKP milletvekilleri de kendi hükümetlerinin takındığı tavrı eleştirdiler.

Bütün bunların gösterdiği şeylerden birisi, her ne kadar AKP hükümeti üzerinde yükseldiği tabanın duyarlılıklarını dikkate alan bir siyaset izlese ve sonuçta “denedim, izin vermiyorlar” söylemine sarılsa da; örneğin türban konusunda takındığı tavırla tabanla arası açılmaya başlıyor.

AKP hükümeti “kaderin cilvesi” olarak AİHM’de türban konusunda takındığı bu tavıra rağmen tabanla arasını düzeltmeye, dayandığı tabanın taleplerini, daha “sıkı” savunmaya çalışıyor. Bir yandan “türban” yasağının kaldırılması talebini daha fazla sahiplenmeye çalışıyor, diğer yandan izinsiz eğitim kurumu ve Kuran kursları açanlara hapis yerine para cezası verilmesi ve bu kurumların kapatılmaması konusunda yasal adımlar atıyor. Bu, AKP hükümeti ile “derin devlet” arasındaki dalaşın son dönemde yaşanan bir başka örneğiydi. AKP’nin yasal düzenlemesi karşısında “laik”-Kemalist kesimin sözcüleri hemen karşı çıkışlara başladılar; yasa Cumhurbaşkanından veto yedi. Veto karşısında AKP hükümetinin sözcüleri, yasanın Köşk’e “aynen gönderileceğini” ifade ettiler, vs. vb.

Türban gerginliği en son üniversitelerdeki mezuniyet törenlerinde yaşandı. Başörtülü, “türbanlı” aileler çocuklarının mezuniyet törenlerine alınmadılar. Özellikle Erzurum Atatürk Üniversitesi’ndeki uygulama “laik” kesimlerden bile destek bulmadı. CHP olayı “kabul edilemez” olarak değerlendirdi. Meclis Başkanı Bülent Arınç olaya “faşist düşünce” sözleriyle tavır takındı.

Bu olay; üniversitelerdeki türban tartışmasının önümüzdeki dönemde de çeşitli vesilelerle, örneğin ÖSS sınavında, üniversitelere kayıt döneminde vb. derinleşerek süreceğini gösteriyor.

Bu örnekleri çoğaltmak mümkün…

Ancak bu kadarı bile siyasal İslam ile “laik” Kemalistler arasında yürüyen dalaşın Türkiye’de burjuva siyasetin temel eksenini oluşturduğunu göstermeye yetiyor. İktidar için dalaş yürüten güçler rakiplerini siyaset sahnesinden silmek ve iktidarın tek hakimi olmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Bu dalaşta “laik” Kemalist kesimin AKP iktidarını zayıflatmak ve hükümetten alaşağı etmek için fazla zamanı yok. Çünkü iki yıl sonra Cumhurbaşkanlığı seçimleri var ve “laik” Kemalist kesim AKP hükümetinin “kendi” cumhurbaşkanını seçmesini istememektedir. “Laik” Kemalist kesimin sözcülerinden birisi olan Cumhuriyet Gazetesi yazarı İlhan Selçuk Haziran başında yazdığı bir yazısını “sivil darbeci” olarak adlandırdığı AKP hükümetine ayırarak yazısının sonunu şöyle bitirdi: “Bu sivil darbe Meclis’i ele geçirmiştir; Çankaya’da Sayın Sezer’in yerine kendi adamını oturttuğu gün tam başarıya ulaşacaktır… Ulaşacak mıdır?…”

“Laik” Kemalist kesimin bu tür “endişeleri” karşısında AKP hükümeti dalaşta esas olarak gerilimden uzak durmaya çalışmaktadır. Ancak gerek siyasi rakiplerin kendilerini zorlaması, gerekse iktidara gelirken kendi tabanına verdiği türban, din eğitimi vs. gibi konuları çözememiş olması olgusu… vs. vb. karşısında tabandan uzaklaşma durumu ortaya çıktığında “gerilime ihtiyaç duyar” hale gelmekte, çatışmayı derinleştirmektedir. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan; “‘Türkiye’de iki devlet vardır’ diyenler oldu. Fakat biz bu alanda da mesafe aldığımıza inanıyoruz. Eğer hıçkırıkları içimize atıyorsak, sebebi var. Gerilim istemiyoruz.” diyor. Peki neden? AKP hükümetinin hıçkırıklarını içine atmasının sebebi ne? Bu sorunun yanıtı, yukarıda değindiğimiz İlhan Selçuk’un son cümlesindedir: İktidar yürüyüşünde AKP hükümeti kendi cumhurbaşkanını seçerek önemli bir mevziyi ele geçirmek istemektedir. Daha bugünden cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin spekülasyonlar medyaya taşınmaya başlamıştır. Cumhurbaşkanlığı tartışması bile başlıbaşına, önümüzdeki süreçte gerek AKP hükümeti, gerekse iktidarını korumak isteyen “laik” Kemalist kesim arasındaki dalaşın çok daha keskinleşerek süreceğinin en önemli işaretidir.

 

Peki ama emekçiler bu dalaşın neresinde? Sorulması gereken ancak sorulmayan en temel sorulardan birisi budur…

Türkiye siyaset arenasında filler arasında yürüyen dalaşta emekçilere biçilen rol; en iyi ihtimalde dalaş yürüten kliklerin kuyruğuna takılma rolüdür.

İşçilerin, emekçilerin kendi sorunları, talepleri bu dalaşta görülmek bir yana; işçilerin, emekçilerin talepleri gündeme geldiğinde her iki kesim de emekçilerin taleplerini ezme noktasında ağız birliği etmişçesine tavır göstermektedirler.

Hakim sınıfların kendi aralarındaki dalaş gündemi belirlemekte; işçilerin, emekçilerin sorunları bırakalım gündemi belirlemeyi, gündeme bile gelmemektedir. Oysa toplumda üretimi yapan, yaratan çoğunluktur işçiler, emekçiler… Üretimdeki bu belirleyici konumlarına rağmen işçilerin, emekçilerin siyaset sahnesinde hakim sınıfların kuyruğuna takılmalarının; onların kendilerini sınıf olarak gündeme taşıyamamalarının temelinde yatan şey onların örgütsüzlüğü, işçi ve emekçi sınıfların dağınıklığı; sınıf bilincinden yoksun oluşlarıdır. Uyuyan dev bir güç olarak işçiler, emekçilerin bu bilinçsiz, örgütsüz konumu hakim sınıfların ideoloji taşıma araçlarıyla da sürdürülmek istenmektedir.

Buna dur denilmesi gerekir! Ve bunu emekçilerin kendisi demesi gerekir! Emekçiler sınıf olarak, örgütlü bir biçimde siyaset sahnesine çıkmak, kendi çıkarlarının savunucusu olmak zorundadırlar. Modern kölelikten kurtuluşun ilk adımlarından birisi budur!

 

AB YOLUNDA TÜRKİYE…

AKP hükümeti, Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) üyeliğinin gerçekleşmesi misyonunu yüklenmiş bir hükümet olarak da işbaşına geldi. Bu yolda görüşmelere başlama tarihi alabilmek için uyum yasalarının çıkarılması ve Kopenhag kriterlerine uyum konusunda küçümsenmeyecek bir çalışma yürüttüler; sonuçta AB ile görüşmelere başlama tarihini aldılar. Türk devleti açısından tarih alma beklentisi Almanya, Fransa gibi AB’nin lokomotifi ülkelerde muhalefette bulunan sağcı partilerin karşı çıkışlarına rağmen yerine geldi.

Son dönemde kimi Avrupa ülkelerinde yaşanan gelişmeler; bu bağlamda da zorlu bir sürece girildiğini gösteriyor:

Mayıs ayı içinde Almanya’nın Kuzey Ren Bölgesi’nde yapılan eyalet seçimlerde iktidardaki Almanya Sosyaldemokrat Partisi (SPD) ağır bir şekilde yenildi. Artık SPD açısından hükümette kalmanın koşulları, kitle desteği vs. ortadan kalkmıştı. Başbakan Schröder, koalisyon ortağı parti ile birlikte “erken seçim” kararı aldı. Yapılan anketlere göre 18 Eylül 2005 tarihinde yapılması düşünülen erken genel seçimlerde anda muhalefetteki Hristiyan Demokrat Partilerin iktidara gelme olasılığı büyük. Ve bu partiler Türkiye’nin AB’ye “şartlı alınmasını” savunan partiler…

Bu gelişmeyi AB Anayasası için yapılan Fransa referandumu takip etti. Fransa’da yapılan referandumda Fransız seçmeninin % 54’ü AB Anayasasına “Hayır!” oyu kullandı. Fransa’daki referandumun “şoku atlatılmadan” Hollanda’da da oylanan Avrupa Anayasası % 64 civarında bir oy oranı ile Hollanda seçmeni tarafından reddedildi.

Referandumlarda AB Anayasasına “Hayır!” sonucunun çıkması birliğin geleceği açısından tartışmalara neden oldu, oluyor. Gerçekte AB’yi bir birleşik devletler topluluğu olarak gören; bu birliği daha da geliştirmek ve evet bir anayasa temelinde de birleştirmek isteyen güçler açısından referandum sonucu olumsuz bir durum yarattı.

“Hayır”la sonuçlanan her iki referandumun ortaya koyduğu gerçeklerden birisi de; son yıllarda emperyalizmin/kapitalizmin saldırıları sonucu daha önce kazanılmış ekonomik ve sosyal hakları tırpanlanan ve hoşnutsuzluğu her geçen gün daha da derinleşen geniş emekçi kesimlerinin tepkilerini milliyetçilik temelinde ortaya koymasıdır.

Referandum öncesi yapılan propagandalarda Türkiye “malzeme” olarak kullanıldı; Türkiye’nin AB’ye girmesine karşı olanlar bu yönlü bir propagandaya ağırlık verdiler. “Türkiye öcüsü” de propagandada kullanılarak “Hayır” oylarının yükselmesi sağlandı. Referandumda verilen “hayır”lar biraz da Türkiye ve Türkiye gibi ülkelerin birliğe girmesine gösterilen tepkinin ürünüdür.

Türk büyük burjuvazisi ve onun çıkarlarını savunan andaki AKP hükümetinin Avrupa’ya entegrasyonu misyonu açısından değerlendirildiğinde, önümüzdeki dönemde başlayacak Türkiye-AB görüşmelerinde Türkiye’nin işinin daha fazla zorlaşacağı görülmektedir.

Peki ama değişik ulus ve milliyetlerden Türkiyeli emekçiler, gündemdeki bu sorunda, yani referandumun sonuçları ışığında Türkiye-AB ilişkilerinde dalaşın neresinde? Gündeme gelmeyen, getirilmeyen sorunlardan birisi budur.

AB’nin bir perspektifi vardır: Esasta AB, Alman ve Fransız emperyalizminin diğer emperyalist güçlerle dünya dalaşında kullanabileceği bir devletler topluluğu isteğinin, güç birliğinin ifadesidir; emperyalist çıkarlara hizmet eden bir araçtır. Türk hakim sınıfları, Türk burjuvazisi açısından AB’nin anlamı daha fazla kâr, bunun için emperyalizmle daha fazla bütünleşmek demektir.

Çeşitli ulus ve milliyetlerden Türkiyeli emekçiler AB’ye girmeyi esas olarak isteyen, bunda çıkarı olan Türk büyük burjuvazisinin peşine takılmak istenmiştir, istenmektedir. Büyük burjuvazi ve onun çıkarlarını savunan AKP hükümeti emekçilerin desteğini almak için onları, AB üyeliği gerçekleştiğinde demokrasinin, insan haklarının, özgürlüğün vs. geleceği; “müreffeh” bir Türkiye’nin yaratılacağı, işsizliğin-aşsızlığın ortadan kaldırılacağı yalanlarıyla kandırmaya çalışmakta; işçilerin-emekçilerin “umutlarını” – ufuklarını AB ile sınırlandırmak istemektedirler. AB lapası her derdin devası olarak emekçilerin önüne konulmaktadır.

AB karşıtları ya da AKP hükümetine muhalif olanlar da emekçi kitleleri kendi peşlerine takmaya çalışmaktadırlar. Bunu da çoğunlukla “anti AB’cilik”, “antiemperyalizm” vs. sahtekârlığı altında yapmaktadırlar.

Kısaca; gerek AB’ci kesimler açısından; gerekse AB karşıtı olan kesimler açısından değişik ulus ve milliyetlerden Türkiyeli emekçilere biçilen rol; Türk hakim sınıflarının şu veya bu kesiminin kuyruğuna takılma rolüdür; milliyetçilik ağusuyla zehirlenmiş, bilinçleri karartılmış kitleler olarak kendi hakim sınıflarının bayrağı altında, onların çıkarları için davranan uysal kölelik rolüdür.

Değişik ulus ve milliyetlerden Türkiyeli emekçiler bu rolü kabullenmek zorunda değiller! Emekçiler kendi sınıf çıkarları temelinde, kendi sınıf bakış açıları ile olaylar karşısında örgütlü güç olarak kendilerini, kendi sınıf çözümlerini dayatabilirler, dayatmalılar! Gündemin peşinde silik bir biçimde sömürücü sınıfların kuyruğuna takılmış yığınlar olarak değil; gündemi kendi çıkarları-talepleri ile belirleyen bir güç olarak emekçi yığınlar aktif rol oynayabilirler; oynamalıdırlar. Demokrasi, insan hakları, özgürlükler vs. bağlamlarında ufkun AB ile sınırlandırılması sahtekârlığına karşı işçi sınıfının kendi sınıf ideolojisinin ortaya koyduğu gerçek çözümlerin peşinde bir güç olarak emekçiler gündemi belirleyebilirler! Milliyetçiliğe, ırkçılığa, şovenizme karşı işçi sınıfının uluslararası birliği ve dayanışması düşüncesinin, bunun görevlerinin sahibi ve savunucusu olarak işçiler emekçiler gündemi belirleyebilirler… vb. vb.

Bütün bunlar olmayacak şeyler değil; hayal değil… Yeter ki, uyuyan güç uyansın; yeter ki; kendisinin sınıf olduğunun farkına varsın; örgütlensin…

 

WASHİNGTON YOLUNDA TÜRKİYE…

AKP hükümetinin başı olarak Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD ziyareti geçtiğimiz dönemde gündemi işgal eden olaylardan birisiydi. Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD Başkanı Georg W. Bush ile görüşmesi, “iki ülke ilişkileri” açısından çeşitli yönleriyle değerlendirildi; görüşmeler sonrasında yapılan değerlendirmeler irdelenerek sonuçlar çıkarılmaya çalışıldı. Medya, ilişkiyi ve görüşmeleri mümkün olduğunca güya iki eşit devlet varmış ve görüşmeler bu iki eşit devletin görüşmeleriymiş gibi yansıtmaya çalıştı. Oysa bu ziyarete duyulan ihtiyaçlar başkaydı.

Bu ziyarete duyulan ihtiyacın esas nedenlerinden birisi; ABD’nin desteklediği, özellikle Ortadoğu’da gelişen radikal İslamın engellenmesi bağıntısında ılımlı siyasal İslamın model partisi olarak görüp gösterdiği AKP iktidarının geleceği ve bu hükümete desteğin sürüp sürmemesi, AKP hükümeti yönetimindeki Türkiye’nin geçmiş dönemde ABD’nin Ortadoğu politikalarına yaklaşımı; önümüzdeki süreçte bu alanda hükümetten beklentiler… vs. vb. idi.

Basına yansıyan bilgilere ve yapılan yorumlara göre görüşmelerde öne çıkan yanlardan birisi ABD’nin AKP hükümetine bazı gerçekleri hatırlatmasıdır. Esasında bir yandan model bir parti ve hükümet olarak AKP ve AKP hükümeti (“Türkiye, Ortadoğu demokrasisi için bir örnektir.” diyor Bush görüşme ertesi yaptığı açıklamada) elde tutulmak, desteklenmek istenirken, diğer yandan bu partinin ve bu parti önderliğindeki hükümetin kimi yaklaşımları –örneğin ABD’nin kara listesinde bulunan Suriye ve İran’a yönelik AKP’nin “sempatik” tavrı, Erdoğan’ın Suriye gezisi… vb.– görüşme gündemine getirildi; “olmaz”lar sıralandı.

AKP hükümeti, ABD’nin güven sorunu olduğunu biliyordu; rahatsızlığı biliyordu. Bunun “tamir edilmesi”, AKP’nin güven tazelemesi gerekiyordu. Görüşmelerden ortaya çıkan sonuç, esas olarak AKP hükümetinin –güçlü olmasa bile– bir “güven kredisi” aldığı yönünde. Ama bunun ne kadar süreceği AKP hükümetinin ABD’nin istediği koşulları, –örneğin BOP’a desteği, Suriye ve İran’la ilişkilerde ABD’ye desteği vs.– ne kadar yerine getireceğine bağlı.

Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD gezisinin özeti, belki çok istenen düzeyde olmasa da, esasta alanı da, vereni de memnun etmeye dönük bir ilişki, bir ziyaret…

Peki ama değişik ulus ve milliyetlerden Türkiyeli emekçilerin, gündemi meşgul eden Türk-ABD ilişkilerinde, Bush-Tayyip görüşmesinde yeri ne? Gündeme gelmeyen, getirilmeyen sorunlardan birisi de budur.

Çeşitli ulus ve milliyetlerden işçilerin ve emekçilerin bu ilişkilerde, görüşmelerde –sorunları, talepleri vs. bağlamında– esasta yeri yoktu, yoktur. Onlar en iyi halde üzerlerinde nasıl daha iyi tahakküm kurulacağı; ABD’nin ve içlerinde Türkiye’nin de yeraldığı “stratejik ortakları”nın bölgesel çıkarları karşısında nasıl tepki verecekleri; bölgedeki ABD karşıtlığının durumu; nasıl daha fazla emperyalist siyasete alet edilecekleri vs. vb. gibi nedenlerle gündeme gelmişlerdir, getirilmişlerdir.

Diğer taraftan “laik” Kemalist güçler Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD gezisi ile de bağıntı içinde işçileri, emekçileri –kendi çıkarları temelinde– “anıyorlar”:

AKP hükümeti ile dalaş içerisinde bulunan “laik” Kemalist güçler, bu cephedeki siyasi partiler/oluşumlar… işçileri emekçileri kendi saflarına çekebilmek amacıyla AKP hükümetini “Amerikancı” olmakla, “vatanı satmakla” suçluyor, kitlelerin bilincini emperyalizme sözde karşı çıkma adına milliyetçilikle zehirlemeye çalışıyorlar. Bu bağlamda da işçilere, emekçilere biçilen rol yine kendi kliklerinin peşine takılma rolüdür. Bunun antiemperyalizm adına yapılması sahtekârlıktır. Bunların antiemperyalistliği sahtedir.

Türkiyeli işçiler, emekçilerin emperyalizme karşı çıkma görevleri elbette vardır. Bu ama her biri emperyalizmin şu ya da bu biçimde işbirlikçisi olan şu ya da bu burjuva kliğin peşine takılmakla olmaz!

Çeşitli ulus ve milliyetlerden işçiler, emekçilere düşen görev kendi sınıf bilinçleri temelinde hem kendi sömürücü sınıflarına, hem de bu sömürücü sınıfların işbirlikçiliğini yaptığı, dünyanın diğer ulus ve milliyetleri üzerinde egemenliğini/sömürüsünü sürdüren emperyalizme/emperyalist güçlere karşı bağımsız sınıf mücadelesini örgütlü bir temelde yürütmesidir.

 

Sınıf bilinçli işçilerin, emekçilerin görevi gündemde “yok” sayılan, uyuyan devi; işçi sınıfını uyandırmak; örgütlenmeye seferber etmek, mücadeleyi yükseltmektir!

 

17 Haziran 2005