Tuhaflık nerede?

Görme engelli şarkıcı Metin Şentürk Bodrum’da jet-ski kullanmış. Olay hakkında savcılık soruşturma başlatmış. Metin Şentürk olaya savcılığın el koyması üzerine, işi pişkinliğe vurmuş; klasik söylemle konuşmuş: “Suç bende değil, kullanması gereken arkaya binmiş. Ben yanlışlıkla binmişimdir. Yoksa böyle tehlikeli bir şeye kalkışmazdım. O kadar çok tuhaf şeyler yapıyorum ki…”

Evet, gerçekten tuhaf şeyler yapıyor Metin Şentürk… Örneğin nereye oturduğunu bile “bilmiyor!” Jet-skiye bindiğinin “farkında değil”!

Belki de Şentürk’ün suçu yoktur bu işte: “Deveye biniyoruz!” diye kandırmışlardır “garibi”… Belki, “jet-skiyi kullanan arkada oturur” demişlerdir…

Türkiye burası… Belki de “merkezden” özürlülerin yöneticilik yaptığı bu ülkede görme özürlü birisinin jet-ski kullanmasında bir “tuhaflık” aramak tuhaflık!

Kimbilir?!  


Sinek küçüktür!

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD ziyareti çok konuşuldu… Gezinin sonuçları üzerinde durularak, Oval Ofis’te yapılan görüşmelerden fazla bir sonuç çıkmadığı ileri sürüldü.

Ha, bir de konuşulan sinek hikâyesi var: Efendim anlatılanlara göre Oval Ofis’teki görüşme sırasında içeriye bir at sineği girmiş… Herkes sineğin peşine düşmüş filan…

Bizce görüşmelerden iyi sonuçların çıkmaması bu sinek yüzündendir. Neden mi? Söyleyelim nedenini: İçeriye giren at sineğinden her iki taraf da yağ çıkarmak istemiş, bu konuda uzlaşmaya varamamışlardır. Sineği tek başına yakalayıp yağ çıkaramayacağını anlayan Recep Tayyip Erdoğan büyük ihtimalle Bush’a “stratejik ortaklık” teklif etmiş; ancak Bush, kendi hava sahasında gezinen sözkonusu sinekten çıkacak yağı kimseyle kırışmak istememiştir.

Eeee, böyle bir çelişkiden sonra görüşmelerden iyi sonuç çıkması beklenebilir mi?

Atalarımız bir kez daha haklı:

“Sinek küçüktür ama görüşme bulandırır”… (Böyle miydi yav bu atasözü?…)

 


AYIN FOTOĞRAFI

 

Çevre ve Orman Bakanlığı İstanbul Orman Bölge Müdürlüğü ya da onların reklam işlerini yapan kimsenin “işi bildiği” pankartın üzerine yazılan slogandan belli: “Elinle yaktığın ateşi götünle söndüremezsin”… Pankarttaki slogan ibretlik olacak kadar çekici… (Arkadaşlar da çekmişler zaten… Laf aramızda iyi çekmişler, “ellerine” sağlık!) Yangın sezonuna girdik… Bakalım sloganın bir faydası olacak, yangınlar azalacak mı? Yoksa millet yine elimle yakarım, götümle söndürürüm mü diyecek?! Yaz gösterecek… Göreceğiz…

AYIN KUPÜRÜ


Ölçü ne?!

Dedik ya, Türkiye tuhaflıklar ülkesi… Bir başka tuhaflık da Diyanet’ten… Diyanet İşleri Başkanlığı camilerde okutulmak üzere hazırladığı hutbede, insanlara “İffetli olun, cinsel arzularınızı meşru ölçüler çerçevesinde karşılayın!” diyormuş… Nereden çıktı şimdi bu demeyin…

Haber böyle kardeşim, biz ne yapalım?

İbretlik yapalım dedik… (Ama “meşru ölçüler” içinde olmasına özen gösterdik; görüleceği gibi!)

Böyle nazik bir meseleye başvurduğuna ve öğütlerde bulunduğuna göre Diyanet’in yapması gereken şey “meşru ölçüler”in ne olduğunu da anlatması… Malum birisi için meşru olan bir diğeri için meşru olmayabilir! İzafi bir durum var yani… Dolayısiyle izafiyetten keyfiyyet doğabilir; ortalık cinsel arzularını “ölçüsüz tatmin edenlerle” dolabilir; varolan cinsel arzularını “ölçüsüz tatmin edenler” daha da azıtabilir… Eğer Diyanet bir açıklama ile “cinsel arzunun ölçüsü” hakkında bilgi verip standardı açıklarsa millet de ona göre takılır… Malum, ölçülü olmak iyidir…

Bekliyoruz!


 


Meclis Başkanı Bülent Arınç lafı yine kondurmuş "siyasi hasımlarına"... Doğru söylemiş ama eksik bırakmış: Kendilerinin "Çorbadaki tuzlarını unutmuş!" Hatırlatalım istedik...
 

 

SÖZ MECLİSTEN DIŞARI…

“Kuran öğrenimi belli bir yaştan sonra zorlaşır. Burada bir yaş sınırı getirildiği zaman öğrenme kolay olsun diye değil, tam tersine bunun önünü nasıl keseriz, bu anlayışla getirildi. Şu anda Diyanet ve Milli Eğitim konu üzerinde çalışıyor. Diyanet’te 15, Milli Eğitim’de 12 yaş sınırı var. Diyor ki bu yaşlardan önce öğretemezsin. Bırakalım rahat rahat öğrensin. Yaş sınırı, yaz kampları veya bunlar üzerinde en geniş manada çalışmayı yapıyorlar. Tom Miks, Teksas okumaya kimse mani koymuyor, Kuran’a neden mani koyulsun? (…) Ülkeme benim tezgâhımdan geçmiş olanların ne zararı var ki? Bunu öğrenenlerin ülkeye ne zararı var? Varsa üzerinde duralım. Ben ülkeme zarar verecek bir şeyi neden yapayım, deli miyim?”

Recep Tayyip Erdoğan
Başbakan ve AKP Genel Başkanı
(18 Haziran 2005, Hürriyet)

 

Zavallı patronlar…

Haberin başlığı ibretlik durumu ortaya koyuyor zaten:                          
“Yine çalışan çalıştırandan fazla ödedi”!

Ne demek bu şimdi? Yani bu ülkede işverenlerin durumu “hiç iyi değil”… Niye? Çünkü vergi sistemine göre, çok kazananın çok vergi vermesi, az kazananın az vergi vermesi gerekir değil mi? Eeee, haber ne diyor? Çalışanlar, yani işçiler, emekçiler daha fazla vergi ödüyor; “çalıştıranlar”, yani patronlar, yani işverenler daha az vergi ödüyor!!! Yani işçiler, emekçiler daha fazla kazanıyor, patronlar, işverenler daha az kazanıyor!!!

Gelir İdaresi Başkanlığı bir açıklama yayınlayarak gelir vergisi beyanında bulunanlarla bunların vermek zorunda oldukları vergi tutarını kalem kalem açıklamış… Habere göre imalatçılar, ticaretçiler asgari ücretten daha düşük aylık gelir beyanında bulunmuşlar. Dolayısıyla da bunlar az vergi vereceklermiş…

Haberi okuyunca üzüldük, acıdık…

“Ne olacak bu milletin hali?!” yerine, “Ne olacak bu işverenin hali!” demeye karar verdik… “İyi ki onların yerinde değiliz!” dedik…

Vah zavallılar vah!

Düşünsenize adam kuyumcu ama kazandığı ne? Beyanına göre 414 YTL! Yani bir asgari ücretliden daha az kazanıyor! Ya da adamın ayakkabı fabrikası veya imalathanesi var… Ne kazanıyor beyanına göre? 264 YTL… Asgari ücretin yanında para mı?! Peki konfeksiyon ya da deri patronları ne kazanıyormuş? Beyana göre asgari ücretten yaklaşık 100 YTL daha düşük bir para… Bu devirde ne ki? Patronun işyerine gidiş-dönüş ulaşım parası bile değil…

Yazık, yazık… Bu memleketin zengini bu hale mi düşecekti? Cık, cık… Yanında çalıştırdığı işçiden daha az kazanan bir patronun ruh hali bozulmaz mı? Vah kadersizlerim, vah…

İşçisinden daha az kazanan bir patronun işçisinin yüzüne nasıl bakacağı sizi hiç ırgaladı mı? Bizi ırgaladı ve acıdık patrona!!! “Zaten bakmıyor!” mu? E, biz de zaten onu söylüyoruz: Adam utanıyor! Onun için bakmıyor işçinin suratına!!! Zavallı patronlar… Vah ki ne vah!!!

Ancak her konuda olduğu gibi bu konuda da bir kıyağımız olsun istedik:

Eyy çalışıp çabalayıp yanında çalıştırdığı işçiden daha az kazanan gariban patronum, yoksulum…

Eyy günümüzde asgari ücretle çalışan işçi ailesi sürüm sürüm sürünürken ondan daha az bir ücretle patronluk yapıp çoluğunu çocuğunu perişan eden cefakâr işverenim…

Eyy “bahtı kara”m!

Bırak şu sürünmeyi; çoluğunu çocuğunu açlığın pençesine terketme!

Bırak patronluğu; git işçi olarak çalış…

Hem asgari ücret düzeyinde, şimdiki kazandığından daha iyi kazanırsın; hem de “patronluk stresini” yaşamazsın!

Gel kurtul şu yoksul ve çilekeş hayattan! Kendini düşünmüyorsan, çoluk çocuğunu düşün… Acı onlara; açlıktan ölmesin “garipler!”

Yalnız bir sorun var:

Biraz fazla vergi vereceksin… Ama olsun, bak yıllardır verginin ağır yükünü biz işçiler çekiyoruz. Biraz zorlanıyoruz ama olsun! Alıştık… Sen de alışırsın…

Ne dedin? “Kalsın istemez!” misin?

“Almayım!” mı diyorsun?

“Hadi ikile!!!”yelim mi?

Bak seeennn; eh artık, sen bilirsin…

“300 YTL’ye” talim et!!!

Sürün! Geber hatta!!

Daha ne diyeyim?

Sana müstehak!…

Utanmaz densiz!