Zehirli atıkların suçlusu kim?

Son günlerde Türkiye’nin gündemine oturan tartışmalardan biri de Tuzla çevresinde ortaya çıkarılan ve çıkardıkça da yenileri bulunan zehirli atıkları içeren variller ve çevrenin kirletilmesi, doğanın katliamı olayıdır.
Varillerin ortaya çıkarılması tartışmasına derelere akıtılan atıklar, suların kirletilmesi gibi sonuçlar ya da Türkiye çapında bir yılda ortaya çıkan 1.850 milyon ton atığın sonucunun ne olduğu sorularının da gündeme getirildiği tartışmaları da eklendi. Bir tartışma, bir başkasını doğururken, Türkiye’de çevre katliamının taşınılamaz boyutları da ortaya çıkıyor.
Verilen bilgilere göre Türkiye’de atıkların yakıldığı ya da “bertaraf” edildiği sadece bir tesis var. O da Kocaeli’deki İZAYDAŞ. Çevreciler aslında bu yatırımın da yanlış olduğunu savunmaktadırlar. Çünkü esas olan şey zehirli atıkların üretiminin mümkün olduğunca aza indirilmesidir. Bir de arıtım tesislerinin atmosfere zehirli gaz yaymayacak biçimde inşa edilmesidir. İZAYDAŞ’ta ise atıklar bertaraf edilirken de atmosfere zehirli gaz yayılmaktadır.
Sorunun bu yanına rağmen ama Türkiye’de yine de tek tesis İZAYDAŞ. Bu 1.850 milyon tonluk Türkiye’deki atığı bertaraf etmeye yetmiyor. Türkiye’de bertaraf edildiği resmen bilinen atık oranı 200 bin ton civarındadır. Buna göre 1.650 milyon tonluk atığın Türkiye’de kurulu tesislerde bertaraf edilmesi mümkün değildir.
Bu olgu bile Türkiye’de çevreyi koruma diye bir yaklaşımın olmadığını, zehirli atıkların, artık kim nereyi uygun ve boş bulursa oraya atmasının temelinin varlığını ortaya koymaya yeterlidir.
Kuşkusuz ki sadece bundan kaynaklanmıyor zehirli atıkların doğaya salınması veya topraklara gömülmesi… Atıkların bertaraf edilmesi, o atıkları üretenler için aynı zamanda mali külfeti de beraberinde getiriyor. Atıkları üretenler için mali külfetten kurtulmak var iken, sözkonusu atıklar, atıklardan kazanç elde etmeye çalışanların mafyalaşmasına bile yol açan bir gelir kaynağı durumunda…
Türkiye’deki sanayi kuruluşlarından özellikle küçük ve orta büyüklükteki işletmelerin (KOBİ) büyük bölümü ruhsatsız. Ruhsatlı olanların da büyük bölümü çevreyi koruma standartlarına uygun çalışmamaktadır.
Özetle vurgulanırsa Türkiye’de çevre katliamı, doğanın talanı devletin eliyle yürümektedir. Kapitalizm Türkiye’de de çok açık biçimde doğanın, çevrenin ve evet insanın düşmanı bir sistem olduğunu hep yeniden ispatlıyor. Daha fazla kar dürtüsü kapitalistlerin her tür barbarlığı meşru görmesini beraberinde getiriyor.
Hükümet veya yetkililerin tavırları da bunun bir parçası. Çevre ve Orman Bakanı’nın zehirli atıklara karşı almaya çalıştığı önlemin başında da, yasa ile cezaları yükseltmek oluyor. Böylece kendisini çevreyi korumaya çalışan biri olarak da göstermeye çalışıyor Bakan Pepe! Bu arada tabi ki kendisinin doğrudan sorumlu olduğu bu alanla ilgili sorumluluğunun, suçluluğunun üzerini de örtmeye çalışmaktadır.
Bakan Pepe, varilleri gösterirken, suçluları gizliyor! Pepe 6 Aralık 2004 tarihli Hürriyet gazetesinde “Çernobil’den beteriz” tespitini yapıyordu. AB İlerleme Raporu hakkında Hürriyet gazetesine konuşan Pepe; “Kanalizasyon atıklarının yarattığı çevre felaketinin boyutu Çernobil’i gölgede bırakacak durumda” tespitini yapıyordu. AB İlerleme Raporu’nda Türkiye’ye yönelik “Siz daha endüstrinin arıtmasının, evsel atıkların arıtmalarını yeterince yapamıyorsunuz. Çöplerinizi standartlara uygun depolamıyor ya da bertaraf etmiyorsunuz.” biçimindeki eleştiriyi, “doğru söylüyorlar” diye onaylayan Pepe, belediyeleri çöp depolama bağlamında eleştirirken, sanayicilerin gündeme getirilen standartlar bağlamında kendilerine şikayetçi olduklarını anlatıyordu. Hatta kimilerinin “Çok üstümüze gelirseniz işçileri çıkartırız” tehditlerini savurduklarını da açıklıyordu.
Peki Pepe 2004 Aralık ayından bu yana ne yaptı Bakan olarak? Onun tavrını belirleyen şey yine sözkonusu konuşmasındaki işçileri çıkarmakla tehdit edenlere yönelik şu tespiti oldu: “Bu arkadaşlarımızı anlayışla karşılıyorum.” Evet Pepe bu arkadaşlarını anlayışla karşıladı… AB’nin öngördüğü çevreye uygunluğun sağlanması için 10 yıl süre ve 20 milyar euro gerektiğini açıklamakla yetiniyordu. Çevreyi korumak için gerçekte önemli hiç bir önlem alınmıyordu.
Örneğin sormak gerekiyor: 3280 belediyeden sadece 225 tanesinin atık su arıtma tesisi olduğu bilgisini veren Pepe, 2004 Aralık ayından beri kaç belediyenin bu tesise sahip olmasını sağlamıştır? 3000 belediyenin atıklarının arıtılmadan denize, göllere ve akarsulara bırakılmasına karşı hangi önlemleri aldırmıştır? 50 milyon insanın atıklarına hiç bir temizleme işlemi yapılmaması karşısında nasıl bir önlem almıştır? Katı atıkların sadece %35’inin düzenli toplatıldığı bilgisini veriyordu. Bu oranın yükseltilmesi için hangi önlemler alındı? vb. vb. soruları çoğaltabilirsiniz.
14 ay sonra variller ortaya çıktığında Pepe’nin “Bu variller Türkiye’nin ciddi sanayicilerinden birine ait. 50-100 bin dolar için koskoca metropolün zehirlenmesini göze alacak kadar paragöz, açgözlü bir adam.” (Milliyet, 13 Nisan 2006) tavrını takınması, gerçekte kendi sorumluluğunun, suçluluğunun üstünü örtme çabasıdır.
Pepe kendisinin ve hükümetinin sorumluluğunu gizlemeye çalışırken gerçekte zehirli varillerin kimler tarafından toprağa gömüldüğünü de gizliyor. Kimsenin ismini açıklamıyor. Sorunu meclise getirdiği yasa ile, cezalarla çözmeye çalışıyor. Bu arada Yeni Türk Ceza Kanunu’nun çevre ve imar kirliliği ile ilgili maddesi ise (181. madde) Ekim 2006’da yürürlüğe giriyor. Bundan dolayı da zehirli varillerin suçluları tespit edilse bile, onlara hapis cezası verilemeyecek. Bu durumda varillerin ait olduğu şirketlere en iyi halde 7850 YTL para cezası verilecek. Ve bu da sözkonusu şirketler için “devede kulak” bile olmayacaktır. Çevre ve Orman Bakanı olarak Pepe sorunun üzerine yürüyen biri olma görüntüsüyle sözkonusu şirketlere de “çevreyi kirletmeye devam edin!” anlamına gelen bir jest yapmış olacaktır.
Mecliste bekletilen Çevre Kanunu’nun gündeme getirilmesiyle tepkiler azaltılmaya çalışılıyor. Kanun meclisten geçse bile sorunu çözmeyeceği açıktır. Bu arada tabi ki alınacak önlemler arasında kirletilen sular, toprak ve genelde çevreye verilen zararların giderilmesi için alınacak önlemler akıllarına bile gelmemektedir.
Olanın bir çevre katliamı olduğunu tavır takınan hemen herkes kabul etmektedir. Yine esas olarak suçlunun sadece sözkonusu şirketler olduğu yaklaşımı da egemen olan yaklaşımdır. Suç veya sorumluluk şu ya da bu şirkete, şu ya da bu kişiye maledilerek, gerçekte sistemin kendisinin çevrenin katledilmesine yol açtığı, azami kar dürtüsünün bir sonucu olduğu ve bunun da kapitalizmin yol arkadaşı olduğu gerçeğinin üzeri hep örtülmeye çalışılıyor.
Binden fazla varilin ortaya çıkarıldığı ve daha ne kadarının gömülü olduğunun bilinmediği bir ortamda bile şirketler kendi karlarının peşinde olduklarını ispatlıyorlar. Herkes kendi şirketinin çevreyi koruma kurallarına uygun üretim yaptığını açıklıyor, prestijini korumaya çalışıyor. Biliyorlar ki adı “kötü”ye çıktı mı karları da düşecektir.
Çevre ve Orman Bakanlığı şimdilik Tuzla Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Soruşturmanın, olursa eğer açılacak mahkemenin sonucunun ne olacağını gerçekten merak ediyoruz. Hangi sermaye grubunun, ya da şirketin hangi sermaye grubu ya da şirketiyle dalaş içinde olduğunu öğrenmek fena olmaz…
Çevreyi ve doğayı koruma bağlamında ciddi bir adımın atılacağını beklemek ise boşunadır. Dilovası’na benzer bir durum da Tuzla’da yaşanıyor, yaşanacak… Kanserden ya da değişik hastalıklara bulaşmak, ölmek bu sistem varoldukça yoksulların “kaderi”…
Sorun sadece varillerin gömülmesi sorunu değil, tümüyle çevreyi katletme, doğayı talan etme sorunudur. Marmara Bölgesi’nde bazı fabrikaların kuyulardaki suları boşaltıp yerine kanserojen sıvı atık enjekte ettikleri yönlü bilgiler de, bu sorunun çok yönlü olduğunu gösteriyor. Zehirli atıkların, varillerin ortaya çıkarılması ve devletin yetkililerinin tavırlarıyla; yaşamanın pahalı, insan değerinin sıfır olduğu bir sistemde ve ülkede yaşadığımız bir kez daha belgelenmiştir.
Sorun bu gerçeği işçilere, emekçilere kavratmaktır. Çevrenin kirletilmesine, doğanın talanına karşı mücadeleyi, sömürü sistemine karşı mücadele olarak yürütmektir.

19 Nisan 2006