ÇEŞİTLİ ULUS VE MİLLİYETLERDEN İŞÇİLERE EMEKÇİLERE KARŞI HAZIRLANAN
TOPYEKÛN SAVAŞA VE PROVOKASYONLARA KARŞI MÜCADELEYE!

Faşizme ölüm, tek yol devrim!

Hakim sınıflar içindeki iktidar dalaşı gündemi belirlemeye devam ediyor. Evet, gün geçtikçe derinleşen bir iktidar dalaşı yürüyor Türkiye’de. Ve bu iktidar dalaşında çeşitli ulus ve milliyetlerden işçilere, emekçilere yönelen bir topyekûn saldırı tezgâhlanıyor, hakim sınıflar iktidar dalaşında halklara saldırıyı kendi çıkarları için manivela olarak kullanmak istiyorlar.

İktidar dalaşının bir ucunda olan ve iktidarı gerçek anlamda elinde tutan ordu merkezli Kemalist kesimler, iktidarlarına göz diken, bu dalaşta önemli ölçüde ilerleme kaydeden ve orduyu siyasetin denetimine almayı hedefleyen AKP hükümetini etkisizleştirmenin, böylece iktidarlarını sürdürmenin yollarından birisi olarak gerginlik siyasetinden medet umuyorlar. Bunun için Kürt ulusal hareketine yönelme, savaşı derinleştirme, bunun üzerinden toplumu bölme, gerekirse sıkıyönetim, olursa olağanüstü hal üzerinden inisiyatifi ellerine geçirmeye çalışıyorlar.
Son aylarda yaşanan olaylar bunun en iyi kanıtı. Savaş derinleştiriliyor, büyük bir askeri güç bölgeye yığılıyor, askeri operasyonlar yoğunlaşarak sürüyor. “Terörizme karşı mücadele” adına Kürt işçilerine, emekçilerine karşı saldırılar yoğunlaşıyor, çeşitli provokatif eylemlerle halka gözdağı veriliyor, halk sindirilmeye provokatif ortama çekilmeye çalışılıyor; halkın haklı tepkisi yeni eylemlere temel olarak kullanılmaya çalışılıyor.

ŞEMDİNLİ’NİN İNTİKAMI…
Son dönemde gelişen olaylar saldırgan Türk şovenizminin gelişmesine yol açıyor. 2005 yılında yaşanan bayrak krizi ardından bir dizi yerleşim biriminde yaşanan linç girişimleri bunun önemli göstergeleri oldular. Ardından Şemdinli provokasyonu geldi. Bu provokasyonda devlet “suçüstü” yakalandı. Ancak yöre halkının bu provokasyon karşısında gösterdiği haklı tepki ve korku sınırını aştığını gösterdiği eylemlere yönelmesi karşısında devlet halkın üzerine ateş açarak ve kitlelerin üzerinde savaş uçakları uçurarak halkı sindirmeye, korkutmaya çalıştı.
Bu arada hükümetin “soruşturmada, işin ucu kime dokunursa dokunsun, sonuna kadar gidileceği” sözlerini vermesi ve bunun devamında Şemdinli Cumhuriyet Savcısının hazırladığı iddianamede, suçüstünde yakalanan devletin bombacıları “çete kurmak” ve “cinayet”le suçlanması; dahası gelecek dönem Genelkurmay Başkanlığı koltuğuna oturacak olan Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt’ın soruşturma kapsamında adının zikredilmesi ve hakkında “soruşturma izni” istenmesi; dava iddianamesinde adının geçmesi… vs. vb. Şemdinli provokasyonunu iktidar dalaşında kullanılan unsurlardan birisi haline getirdi.
Ordunun Şemdinli soruşturmasında sergilenen tabloya tavrı oldukça sert oldu. Soruşturma izni talebine sert bir biçimde karşı çıkılarak, “ordunun yıpratılmasına izin verilmeyeceği” yönlü sert açıklamalar yapıldı. Bunun önüne geçmenin anayasal kurum ve kuruluşların görevleri olduğu, bu görev yerine getirilmezse ordunun gereğini yapacağı belirtildi; gerek hükümet, gerekse yargı başta olmak üzere kimi kurum ve kuruluşlar göreve çağrıldı. Bu tehdit karşısında hükümet; anda ortamın gerilmesini kendi çıkarlarına uygun görmediğinden ve anda orduyla açık bir çatışmaya girmek istemediğinden geri adım atmak zorunda kaldı. Ordunun “Hizaya gir!” komutu ile hükümet köşeye sıkıştırıldı. Başbakan R. Tayyip Erdoğan’ın Şemdinli soruşturmasında sonuna kadar gidileceği sözleri unutuldu; bu sözlerin yerini orduya övgüler aldı. Bu arada ordunun göreve çağırdığı anayasal kurumlar da görevlerini yerine getirmeye koyuldular. Adalet Bakanlığı, önce Şemdinli soruşturmasında ifade veren ve çeteleşmeye vurgu yapan istihbarat görevlisinin, ardından Yüksek Hakimler ve Savcılar Kurulu aracılığıyla Şemdinli iddianamesini hazırlayan Cumhuriyet savcısının görevlerine son verdi.

DEVLET TERÖRUNDE ARTIŞ…
Kaos ortamının yaratılması ve bu kaos ortamından siyasi çıkarlar için yararlanma esas hedef olunca her türlü eylem ve etkinlik de bu amaçla kullanılmaya çalışılıyor. Örneğin bu yıl Newroz kutlamaları öncesinde yine gerilim tırmandırılmaya çalışıldı. Yasaklamalarla Kürt emekçileri provokasyonlara açık hale getirilmek istendi. Sahibinin sesi medyadaki köşe yazarları “bahar sendromu”ndan bahsederek büyük olayların çıkacağından vs. dem vurdular. Ancak Newroz tüm bu provokatif çabalara karşın barış içinde kutlandı. Milyonlarca Kürt emekçisi taleplerini barışçıl etkinliklerde haykırdılar. Hakim sınıflar açısından bu istenmeyen bir durumdu. Bunu tersine çevirmek için bu kez de Newroz etkinlikleri karalanmaya, bu etkinliklerde “bölücü terör örgütü”nün propagandası yapıldığı, bunun en önemli nedeninin hükümetin bölücülüğe gözyumması olduğu görüşü orducu medyada işlenmeye başlandı. Hükümetin çıkarmış olduğu yasalar gerekçe gösterilerek güvenlik güçlerinin bölücü eylemlere müdahalesinin yasal olarak ortadan kaldırıldığı, güvenlik güçlerinin “elinin kolunun bağlandığı” vs. vb. türünden düşünceler işlenmeye başlandı. Hükümet bu yolla da köşeye sıkıştırılmaya çalışıldı. Bunun etkisiyle de ordunun ve muhalefetin taleplerinden birisi olan Terörle Mücadele son şekli verilerek Meclis Genel Kurulu’na sevkedildi. Bu edimiyle de hükümet, bir kez daha ordu karşısında geri adım attığını gösteriyordu.
Provokasyonlar ve saldırılar Newroz sonrasında artarak sürdü. PKK güçlerine yönelik saldırıların yoğunlaşması sonucu 14 kişinin katledilmesi karşısında Kürt ulusundan emekçiler katledilenlerin cenazelerine sahip çıkarak kitlesel gösterilerde tepkilerini ifade ettiler. Başta Kürt illeri olmak üzere İstanbul, İzmir, Ankara gibi metropollerde kitlesel gösteriler düzenlendi. Kimi Kürt illerinde esnaf kepenk kapatarak protestosunu bu yolla gösterdi. Bu gösteri ve tepkiler karşısında devlet şiddete başvurdu. Güvenlik güçlerinin açtığı ateş sonucu içinde çocukların da bulunduğu18 kişi yaşamını yitirdi, yüzlerce kişi yaralandı, binlerce kişi gözaltına alındı.
Bu şiddet dalgasıyla birlikte tepkisini gösteren halkı yatıştırmaya çalışan Demokratik Toplum Parti’sinden kimi belediye başkanları hedef tahtasına kondu. Bu saldırıya devletin hizaya getirdiği AKP hükümetinin başı da katıldı. DTP’yi “PKK’yı “terörist” olarak tanımaya” çağıran Başbakan, DTP’yi devletin yanında açık yer alma konusunda sıkıştırmaya başladı. DTP’li belediye başkanları hakkında soruşturmaların açılması, müfettişlerin görevlendirilmesi ile bu partinin yasal olarak kapatılmasının taşları dizilmeye çalışılıyor.

“AKP HİZAYA GEÇ!”
Savaşın derinleştirilmesi ile birlikte ordu merkezli Kemalist güçler hükümetin beceriksizliğini ileri sürmeye, demokratikleşme adına çıkarılan kimi yasaların “güvenlik güçlerinin elini kolunu bağladığı”, teröre karşı mücadeleyi zayıflattığı düşüncesini ağırlıklı olarak işlemeye başladılar. Bu arada hükümetin başı R. Tayyip Erdoğan’ın son aylarda sıkça dillendirdiği kimlik tartışmalarının,“Türkiyelilik” kavramının bölücülüğe taviz anlamına geldiğinin üzerinde duruldu. Tüm bu propagandayla hükümetin yıpratılması ve en azından hükümetin hizaya getirilmesi hedefleniyordu.
Son dönemde yaşananlar bir kez daha açıkça göstermiştir ki; ordunun savaşı derinleştirme, gerginlik ortamı yaratma ve bunun üzerinden inisiyatifi ele geçirme planı karşısında AKP hükümeti orduyla birlikte hareket etmek durumunda kalmıştır. Kendi içlerinde iktidar dalaşı yürütenler genelde işçilere, emekçilere ve özelde de en temel haklarını talep eden Kürt emekçilerine karşı saldırı ortak noktasında buluşmuşlardır.
Kürt illeri başta olmak üzere son dönemde bir çok ilde yaşanan olaylar karşısında Başbakan R. Tayyip Erdoğan yaptığı açıklamalarla Kürt emekçilere saldırı konusunda pratikte ordudan farklı, ondan ayrı bir siyasetinin olmadığını göstermektedir. AKP hükümeti, kendinden önceki hükümetlerden –tüm önceki söylemlerine rağmen!– Kürt sorununa yaklaşım konusunda farklı olmadığını, Kürt halkına, Kürt emekçilerine saldırı konusunda şimdiye kadar izlenen resmi çizginin dışına çıkamadığını pratikte göstermiştir. Ordu savaşı yürüten güç olarak operasyonları genişletirken hükümet, ordunun ihtiyaç duyduğu, hükümetten talep ettiği yasaları çıkarmaktadır. Son olarak hazırlanan ve çok ağır yaptırımlar getiren Terörle Mücadele Yasası bunun en iyi göstergesidir. Bu tür adımlar, daha düne kadar AB’ye üyelik için gerekli olan demokratikleşme yasalarını çıkaran, bolca AB demokrasisinden, özgürlüklerden dem vuran, hükümetin ne kadar tutarlı(!) olduğunu da göstermiştir.

YANIBAŞIMIZDA HAZIRLANAN YENİ SAVAŞ…
Çeşitli ulus ve milliyetlerden Türkiyeli işçiler, emekçiler Mayıs ayını hakim sınıfların topyekûn saldırı hazırlıkları ve çabaları koşullarında karşılıyorlar. Bugüne kadarki gelişmeler önümüzdeki dönemin halklara yönelik saldırı ve provokasyonların artacağını, 2006 yazının “sıcak geçeceğini” gösteriyor. Yaz sadece Türkiye’li işçiler, emekçiler açısından değil; bölge emekçileri açısından da sıcak geçeceğe benziyor. Irak’ta ABD ve müttefiklerinin işgali ve işgale karşı Iraklı emekçilerin mücadelesi sürüyor. Bu arada yanı başımızda hazırlanan yeni bir savaş, İran’a yönelik bir ABD-İsrail saldırısı da gündemde. Bölgede süren Irak işgali yanında İran’a yönelik yeni ABD-İsrail saldırı hazırlığı da Türkiye’deki hakim sınıfların hesapları dahilinde. Özellikle Kemalist kliğin savaşı yükseltmesi, yarattığı kaos ortamında kendinin vazgeçilmezliğini kanıtlamak istemesinin Ortadoğu’daki yeni gelişmelerle bağı vardır.
Özellikle 11 Eylül sonrasında uluslararası alanda “terörizme karşı mücadele” söylemi geçer akçe oldu. Emperyalist güçler, kendi terörlerini, halklara yönelik saldırılarını bu söylemin ardına gizlenerek de sürdürmeye çalışıyorlar. Dünya dalaşında birbirini yiyen emperyalist güçlerin hemen hepsinin ortak noktalarından birisi olan “terörizme karşı mücadele” söyleminden Türk hakim sınıfları da yararlanmaya çalışıyorlar. Uluslararası arenada “terör örgütü” olarak görülen PKK’ye karşı –esasta Kürt işçilerine ve emekçilerine karşı– savaşı yükseltmesi kendi çıkarları için bölgede istikrar arayan emperyalist güçler açısından iktidarını korumaya çalışan orduyu yeniden dayanılacak esas güç görmeye götürebilir. Ordunun savaşı yükseltmesi, diğer şeylerin yanında emperyalist güçlere “terörizme karşı ben varım”, “istikrarın garantisi benim” mesajıdır.
Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler emperyalistler açısından Türk ordusunun önemini artırmaktadır. İşgal altında olan Irak’ta sular bir türlü durulmamış, ABD emperyalistlerinin birçok hesabı tutmamıştır. Belirsizlik hakimdir. Suriye ve İran ABD’nin ilan ettiği “şer güçler” arasındadır. İran’da radikal İslamcılar iktidardadır ve bu iktidarın yıkılması ABD’nin –ve İsrail’in– istediği bir şeydir. Bu yüzden İran, son dönemde ABD’nin –ve İsrail’in saldırı hedefindedir. Filistin’de yapılan seçimlerde radikal dinciler iktidara gelmiştir vs. vs. Böylesi bir coğrafyada emperyalistlerin dayanacağı “istikrarlı, dayanılacak, güvenilir bir güç” olarak Türkiye’nin önemini arttırmaktadır. Bu bağlamda AKP hükümetinin gerek geldiği köken, gerek 1 Mart Tezkeresine yönelik olumsuz tavrı, Filistin’de işbaşına gelen HAMAS’la görüşmesi, ABD ve İsrail’in saldırı hazırlığı içindeyken İran’la işbirliği içine girmesi vb. AKP hükümetini emperyalistler açısından soru işareti haline getirmektedir. Buna karşın; İran’a yönelik olası saldırı sonrasının belirsizliği, yine Irak’ın parçalanma olasılığı, böyle bir durumda Türkiye’nin olası bir Güney Kürdistan harekatı vb. vb. Türk ordusunu emperyalistler açısından dayanılacak güç haline getirmektedir. Bunun bilincinde olan ordu, bizzat yükselttiği savaş üzerinden mevcut konumunu sağlamlaştırmaya çalışmaktadır.

SALDIRGAN ŞOVENİST DALGA YÜKSELTİLİYOR…
Savaşın yükselmesiyle birlikte gelen “şehit cenazeleri” Kürt düşmanlığını körüklemek amacıyla kullanılıyor, toplum bir kez daha Kürt-Türk çatışmasına sürüklenmek isteniyor. Böylece yaratılan kaos ortamından ordu inisiyatifi tamamen ele almaya, “vatanın bölünmez bütünlüğünü korumak için” ordunun “can vermekten”, “kan dökmekten” çekinmediği, düşüncesi işlenerek “orduya güven” pekiştirilmeye çalışılıyor. Kürt kimliğini açıkça savunanlara karşı yapılan “bölücü” “vatan haini” damgalaması temelinde kontrollü bir Türk-Kürt çatışması yaratılmaya çalışılıyor. Bunun sonuçları geçmişte de görüldüğü üzere milliyetçi-şoven dalganın güçlenmesi, halkların birbirine düşman edilmesidir. Bu plan aynı zamanda AKP hükümetini zayıflatırken yerine ordunun yanında saf tutan milliyetçi-ırkçı güçlerin iktidar alternatifi olarak güçlendirilmesinin yolunu açmaya hizmet etmektedir. Yükseltilen ırkçı-şoven dalga en başta AKP ile girişilen iktidar dalaşında rakibi zayıf düşürmek amacı ile kullanılmak istenmektedir. Kendilerini “laikliğin” savunucusu olarak görüp gösteren, “bağımsızlıkçı” geçinen, “çağdaşlığın” temsilciliği payesini kendisine alan… vb. ama gerçekte bu söylenenlerle alakası olmayan Kemalistler, siyasi hasımlarının ilerlemesi karşısında gittikçe darlaşan halk desteğini genişletmek için şovenizme sarılıyor; iktidarlarını sürdürmenin araçlarından birisi olarak Türk şovenizminin körüklenmesi silahına başvuruyorlar.
Kemalistlerin karşısında iktidar için dalaşan AKP’nin şovenizmin yükseltilmesinde bir çıkarı yok. Ama onun da başka bir silahı var: Din! AKP, istediği kadar içinden geldiği Refah Partisi –Milli Görüş çizgisinden uzaklaştığını söylese de, gerçekte din üzerinden siyaset yapma ve bunu iktidar yürüyüşünde bir araç olarak kullanma siyasetinden vazgeçmiş değil. Bunlar da kitleleri kendi peşlerine takma, iktidar yürüyüşünde halk desteğini din üzerinden genişletmenin yolunu yapıyor. Yani iktidar için dalaşan güçler toplumu “laik”-dinci, Kürt-Türk, Alevi-Sünni vb. vb. şeklinde bölüp parçalamaya, çeşitli ulus ve milliyetlerden işçileri, emekçileri kendi peşlerine takmaya çalışmaktadırlar.
İşçi sınıfı ve emekçiler bu iki klikten birinin peşine takılmak, bunların birini diğerine karşı tercih edip desteklemek, bunların iktidar mücadelesinde bunlara dayanak ve kaldıraç olmak zorunda değildir. Siyaset yapmak, siyasete katılmak için egemen sınıf kliklerinin ve onların partilerinin peşine takılmak zorunda değiliz. Egemen sınıf klikleri arasında, onların şu veya bu siyasi akımı, partisi vb. arasında tercih, işçi sınıfı ve emekçiler açısından özünde farklı olmayan “kötü”ler arasında bir tercihtir.

ÇAĞRIMIZ TOPYEKÛN SALDIRIYA KARŞI DİRENİŞ ÇAĞRISIDIR!
Saldırıların yoğunlaştığı, şovenizmin bilinçli olarak yükseltildiği, kontrollü bir Kürt-Türk çatışmasının yaratılmak istendiği, bölgede yeni saldırıların hazırlığının yapıldığı; tüm bu gelişmenin bir ayağının hakim sınıfların iktidar dalaşının bir parçası olarak kullanıldığı koşullarda çeşitli ulus ve milliyetlerden işçilere, emekçilere düşen görevler var.
Bu görevlerin en başında hakim sınıfların kendi iktidar dalaşında manivela olarak kullanmak istedikleri halkları birbirine kırdırma, boğazlatma oyunlarına, bu temelde yükseltilen ırkçılığa ve şovenizme karşı çıkmak; Kürt işçilerine, emekçilerine yönelen saldırılara topyekûn dur demektir. Hazırlanan kaos ortamından, işçileri, emekçileri milliyetlerine göre bölüp birbirine kışkırtma siyasetinden işçilerin, emekçilerin çıkarı yoktur. “Şovenizme hayır! Kürt-Türk düşmanlığına hayır! Yaşasın halkların kardeşliği!”
Yükseltmemiz gereken düşünce bu olmalıdır!
Kürt ulusunun en temel haklarının gasp edilmesine, Kürt ulusuna, onun örgütlü güçlerine karşı yönelen saldırılara karşı çıkmak, mücadele yürütmek çeşitli ulus ve milliyetlerden işçilerin, en başta da Türk ulusundan işçilerin, emekçilerin görevleri arasındadır. “Bir ulusu ezen bir başka ulus özgür olamaz! Kürt ulusunun kurtuluşu için de devrim, sosyalizm!”
Yükseltmemiz gereken düşünce bu olmalıdır!
Çeşitli ulus ve milliyetlerden Türkiyeli işçilerin, emekçilerin bir diğer görevi iktidar için dalaşan hakim sınıfların şu ya da bu kanadının peşine takılmaktan, onların kendi çıkarları için kurdukları kumpasların araçları olmaktan uzaklaşmalarıdır. Gerçekte işçilerin, emekçilerin sınıf düşmanları olan hakim sınıfların şu ya da bu temsilcisi arasında bir tercih yapmak zorunda değiliz. Bizim tercihimiz işçilerin, emekçilerin gerçek kurtuluşunu getirecek olan devrim olmalıdır. Tercihimiz sosyalizmden yana olmalıdır. Tercihimiz, yeni bir dünyayı yaratma düşüncesi olmalıdır. “Ne dinci gericilik, ne Kemalist faşist rejim! Faşizme ölüm, tek yol devrim!”
Yükseltmemiz gereken düşünce bu olmalıdır!
Bölgede yaşanan gerginliklere, işgale, savaşa yenileri eklenmek istenmektedir. Emperyalistlerin ve onların yerli işbirlikçilerinin, bölgede söz sahibi olmak isteyen dinci-gerici rejimlerin bölgenin işçilerine, emekçilerine vereceği hiç bir şey yoktur. Onların bölge emekçilerine vereceği şey savaştır, kandır, baruttur, ölümdür, acıdır, gözyaşıdır. Bölgede yürüyen savaşa, hazırlanan yeni saldırılara karşı çıkmak günün görevleri arasındadır. “Kahrolsun emperyalist gerici savaşlar! Yaşasın çeşitli ulus ve milliyetlerden işçilerin, emekçilerin emperyalizme ve gericiliğe karşı mücadelesi!”
Yükseltmemiz gereken düşünce bu olmalıdır!
Çeşitli ulus ve milliyetlerden işçilere, emekçilere çağrımız bu görevleri yerine getirme çağrısıdır! İşçilere, emekçilere, demokrasi güçlerine, devrimcilere, yurtseverlere çağrımız topyekûn saldırılara karşı topyekûn mücadeleyi yükseltme çağrısıdır!
Çağrımız devrim ve sosyalizm çağrısıdır!

24 Nisan 2006