Bu gidişle nereye?
Türkiye’de gidişat, son yıllarda AB’ye uyum
yasalarıyla yasal düzeyde gerçekleştirilen kimi
“demokratikleşme” adımlarının yaşama geçirilmeden
geçersiz kılınacağı bir yönde ilerliyor… Faşizmin
Türkiye’de çözülüş süreci, iktidarı elinde tutanlarca
frenleniyor, donduruluyor.
Günlük gazetelerin manşetleri 1990’lı yılların
başlarındaki gibi askeri harekatların, öldürülen
insanların, çatışmaların, bombaların, patlamaların
haberleriyle doluyor. Çatışmalarda ölen askerlerin
cenazelerinde Türk şovenizmi, ırkçılığı kışkırtılıyor,
Kürtlere düşmanlık körükleniyor.
2005 yılı Newroz’unda “bayrak provokasyonu” ile basılan
düğmenin çalıştırdığı makina, Şemdinli olayları
sonrasında giderek çarkını daha hızlı döndermeye
başlamış ve bu yılki Newroz sürecinde ise hızla dönen bu
çark, savaş makinasına dönüşmüş durumda.
Evet, Türkiye’de resmen adı konmamış bir savaş hali
yaşanıyor. Egemenler arasındaki dalaş, anda özelde Kürt
halkına, genelde de demokratik, devrimci muhalefete
karşı topyekün bir saldırıya dönüşmüş, “terörizme karşı
mücadele” adına savaş yeniden gündeme getirilmiştir.
AKP hükümeti, iktidarı elinde tutan kemalist kesimin,
öncelikle de ordunun “balans ayarlarına” kendini uydurma
ve savaşın kızıştırılmasının baş propagandacısı ve
yöneticisi olmaya ortaklık etme durumunda… Aksi halde
onlar için de gidişat iyi görünmüyor. Ordu ile AKP’nin
ilişkilerini gözden geçirenler pratik olarak “post
modern” bir “darbe”nin gerçekleştiğini savunuyor…
“Terörle mücadele” adına Irak ve İran sınırına
yüzbinlerce askerin yığılması, Kara Kuvvetleri
Komutanlığı Karargahı’nın Şırnak’a taşınmak istenmesi,
Türk devletinin resmen savaşa karar verdiğinin en açık
ispatlarından biridir.
Şemdinli olaylarının üzeri daha şimdiden örtülmeye
başlanmış, Van Savcısı Ferhat Sarıkaya’nın hazırladığı
“Şemdinli İddianamesi”nde Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın
adını vermesi, savcının mesleğinden men edilmesine yol
açmıştır. Ordunun adını verdiği kişiler tek tek
görevlerinden alınmaktadır.
Kürtlere yönelik baskılara ve saldırılara ise her geçen
gün yenisi eklenmektedir. Son bir ay içerisinde gündeme
gelen çatışmalarda veya kolluk güçlerinin saldırılarında
ölen insan sayısı yüz civarındadır. DTP’ye yönelik
saldırılar saymakla bitmez. Yöneticileri gözaltına
alınmakta, tutuklanmakta, haklarında soruşturmalar
açılmakta ve haklarını dile getiren, Kürt kimliğine
sahip çıkan herkes potansiyel “terörist” olarak
–devletin kolluk güçlerinin kurşunlarıyla ölen 3, 6, 9
yaşlarındaki çocuklar bile terörist ilan edilmektedir–
görülmekte, Kürtlere düşmanlık körüklenmektedir.
Bu ırkçı yaklaşımın verdiği ürün, Türk ve Kürt halkı
arasındaki düşmanlığı kızıştırmada önemli bir tehlike
olarak kendisini gösteriyor. Sivil faşistler Kürtlerin
veya kurumlarının üzerine saldırtılıyor, kitlesel linç
havası yaratılıyor. Kısaca özetlenirse, 15 yıl sürdüğü
söylenen silahlı çatışmalar döneminde bile Türk-Kürt
halkları arasındaki düşmanlık bu kadar körüklenememişti…
Manisa, Erzincan, Sakarya, Adana ya da diğer yerleşim
alanlarında provokasyonlar gerçekleştirilmekte, sivil
faşistler eliyle açıkça çatışmalar körüklenmektedir.
Niğde’de örneğin sivil faşistler “Ya Türk olacaksınız ya
da hepiniz defolup gideceksiniz” biçimindeki faşist,
ırkçı sloganlarla DTP İl binasına saldırmışlardır.
Böylesi saldırılar her geçen gün çoğalmaktadır.
Manisa’da 15 Nisan’da “Bayrak yürüyüşü” yapan ve
kendilerine “Vatansever Kuvvetler Güç Birliği” (VKGB)
adını veren binlerce sivil faşist, kimi MHP faşistleri
tarafından bile “Türk-Kürt çatışması çıkartmaya çalışan
bir provokasyon örgütü” olarak değerlendirilmektedir. Ve
bu örgütün baş destekleyicilerinden birinin Org. Yaşar
Büyükanıt olduğu da medyaya yansıyan haberler
arasındadır. Antalya’da da “Yeniçağ” gazetesinde
Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı mahallelerin isimleri
tek tek verilmekte, Kürtlere karşı saldırı
hazırlanmaktadır.
Örnekler çoğaltılabilir. Önemli olan bu gidişatın
farkına varmak ve Türk-Kürt halkları arasındaki
düşmanlığın körüklenmesine karşı mücadele cephesi
yaratmaktır. En başta Türk ulusundan işçilerin,
emekçilerin devletin Kürt ulusuna karşı topyekün
saldırısına izin vermemesi gerekir. Gündemde olan
saldırılar sadece Kürtlere karşı değildir. Varolan
demokratik hakların ortadan kaldırılması, düşünceyi
ifade özgürlüğünün sıfırlanması, resmi devlet
ideolojisine uygun görülmeyen herşeyin “terörizm”,
bunları savunanların da “terörist” ilan edilmesi, basın
özgürlüğünün ayaklar altına alınıp postallarla ezilmesi;
halklar arasında şovenizmin, ırkçılığın kışkırtılması
vb. tüm bunlar Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde
yaşayan tüm ulus ve milliyetlerden işçilere, emekçilere
yönelik saldırılardır.
Bu saldırılar adım adım planlanmış, gündeme
getirilmiştir. Devletin iktidarı elinde tutan kesiminin,
başta da ordunun ve genelde kolluk güçlerinin “terörizme
karşı mücadele edemiyoruz, yasalar elimizi kolumuzu
bağlıyor” vb. yakınmaları; gerçekte olguları çarpıtmak,
kamuoyunu yeni yasalara hazırlamak içindir. Bir
milyondan fazla asker, polis ve ek olarak köy korucuları
gibi kolluk güçlerine sahip bir devlet, sayısını üç-beş
bin olarak gösterdiği ve bunların da çoğunun Güney
Kürdistan’da, Kandil dağında yaşadığını kabul ettiği
“teröristlere” karşı eli-kolu bağlı olduğunu söylemeleri
açık bir yalandır. Elleri-kolları yasalarca da bağlı
değildir. Ama onlar daha fazlasını istiyor. Çünkü
iktidar dalaşında, ayakları altında kayan toprağı
durdurmaya çalışıyorlar. Bunun için de AKP hükümetini
kendi çizgilerine çekme, istedikleri yasaları meclisten
çıkarma çabalarını yoğunlaştırdılar.
Önce “Gizli anayasa” olarak bilinen “Milli Güvenlik
Siyaset Belgesi”ni (MGSB) Bakanlar Kurulu’na
onaylattılar. MGK’nın Ekim 2005 toplantısında kabul
edilen bu MGSB’nin Aralık ayında onaylandığı haberi 20
Mart’ta kamuoyuna yansıdı. 3 Nisan 2006’da Bakanlar
Kurulu, “Terörle Mücadele Yüksek Kurulu”nun daha aktif
çalışmasına karar verdi. Yine aynı toplantıda Bakanlar
Kurulu; “Terörle Mücadele Yasası başta olmak üzere
mevzuatta güvenlik güçlerinin şikayetleri doğrultusunda
yapılabilecek düzenlemelerin azamisi, gecikmeden hayata”
geçirilmesini kararlaştırdı. Devamında da bu toplantıda
alınan kararlara uygun adımlar atılmaya başlandı. Atılan
adımlar “güvenlik güçlerinin” istediği yöndedir.
Bunun en açık örneği yeniden gündeme getirilen “yeni”
“Terörle Mücadele Yasası” tasarısıyla yasalaştırılmak
istenenlerdir. Burjuva medya bile bu yasa tasarısının
DGM’den daha ağır olduğunu ifade etmektedir. Kimi
farklılıkları bilinçte tutmak şartıyla, yapılan bu
tespite “gerçekten de öyledir” dememek mümkün değil.
“Terör” veya “terör suçu” tanımı öylesine genişletilmiş
ve lastikleştirilmiştir ki, herkes “terör suçu” işler
hale gelmiştir yasaya göre.
Faşizmin temel özelliklerinden biri hukukun değil
keyfiyetin egemen olmasıdır. Türkiye’de bu zaten 82 yılı
aşkındır var. Ama yeni yasa tasarısı ile son birkaç yıl
içinde gerçekleştirilen kimi “demokratikleşme” adımları
da geri alınıyor. Keyfiyet tamamen egemen kılınıyor.
Daha yakın zamanda Kürt illerinde “dur ihtarına” uymadı
açıklamasıyla birçok insan katledildi. Şimdi tüm
Türkiye’de bu yasayla meşru kılınmaya çalışılıyor.
Polis, asker “dur ihtarına” uymadı diyerek istediğini
katledebilir ve bu da “terörizme karşı mücadele” olarak
övülür… Yani yasalarda kaldırılan idam, bu biçimiyle,
hem de mahkemeye, yargıya gerek kalmadan
gerçekleştirilecektir.
Yine isteyenin istediği gibi yorumlayabileceği “polis ve
kamu görevlisine direnme” ile de, her polisin ve kamu
görevlisinin hoşuna gitmediği insanı cezalandırmak için
kullanabileceği yetkilerden biri verilmektedir. “Terörle
Mücadele Yasası” tasarısının tümünü burda ele almaya
gerek yok. Sorunun özü bu yasayla Türkiye’de varolan
kimi demokratik hakların da ortadan kaldırılacağı,
demokratik, devrimci ve komünist muhalefete kelimenin
gerçek anlamında yaşam hakkının tanınmadığı; yargısız
infazların yasalaştırıldığı, keyfi gözaltıların,
tutuklanmaların, baskıların yoğun olarak yaşanacağı bir
dönemle karşı karşıya olduğumuzun bilinçlere
çıkarılmasıdır. Devletin “Yeni Terör Yasası” işçilere,
emekçilere savaş ilanıdır.
Bu, aynı zamanda tüm demokratların, devrimcilerin,
komünistlerin bu saldırılara karşı ortak mücadele etme
görevini de dayatmaktadır. “Susma sustukça sıra sana
gelecek!” sloganı her zamankinden daha yakıcı… Susmamayı
mücadeleyle birleştirmek hepimizin görevidir.
Egemenler kendi aralarındaki dalaşa rağmen işçilere,
emekçilere, ezilenlere karşı birleşmektedir. Egemenlerin
ve onların çanak yalayıcılarının oyununa gelmeyelim.
Ezilenlerin egemenlere karşı birleşmesi, ortak mücadele
vermesi gerekiyor. Değişik ulus ve milliyetlerden
halkların kardeşliğini sağlamak için, Türk şovenizmine,
ırkçılığına ve her türden milliyetçiliğe karşı mücadele
gerekiyor. Egemenlerin topyekün saldırılarına karşı,
işçilerin, emekçilerin topyekün birliğini ve
mücadelesini sağlamak için işbaşına!
