Her Türk Asker Doğmaz
— PERİHAN MAĞDEN —
“Yani Mehmet Tarhan’ı Askeri Cezaevi’nde geçireceği
“meşakkatli” (nasıl da efendice kelimeler seçiyorum)
yıllar bekliyor. Böyle bir tercihi olduğu için.
Anti-militarist olduğu için. Silahlı Kuvvetler’e hizmet
vermeyi reddettiği için. Bu red hakkı kendisine
tanınmadığı için.”
Ben diyorum ki, hayır kardeşim Her Türk Asker Doğmaz!
Her Türk asker doğmak, askerlik yapmak, asker ölmek,
askerde ölebilmek mecburiyetinde değildir. Nasıl her
Türk nükleer fizikçi, baraj mühendisi, balet, narenciye
üreticisi, son ütücü olarak doğmuyorsa, doğmayacaksa,
doğmaması tercih nedeniyse her Türk, askerde doğamaz.
Doğmayacaktır. Doğmaması gerekir.
Birleşmiş Milletler 70’lerden beri vicdani reddin bir
insan hakkı olduğu fikrini savunuyor.” diyerek mi
girelim? Nasıl girelim bu “hassas” konuya? Bu konu çok
hassas çünkü Askeriye’yle ilgili her konu çok hassas.
Çok çok hassas, bu ülkede. Orduyla ilgili herhangi bir
şeyde: öneri/eleştiri/neden böyle/neden öyle-hayır
haksızsınız, porselen dükkanındakı filsiniz.
Tuhafiyecideki zürafasınız; aman çabuk pılınızı
pırtınızı toplayıp o konunun topraklarından uzaklaşın-ızzz.
Ben diyorum ki, hayır kardeşim Her Türk Asker Doğmaz!
Her Türk asker doğmak, askerlik yapmak, asker ölmek,
askerde ölebilmek mecburiyetinde değildir. Nasıl her
Türk nükleer fizikçi, baraj mühendisi, balet, narenciye
üreticisi, son ütücü olarak doğmuyorsa, doğmayacaksa,
doğmaması tercih nedeniyse her Türk, askerde doğamaz.
Doğmayacaktır. Doğmaması gerekir.
Önce yıllardır, on yıllardır, yüz yıllardır maruz
bırakıldığımız militarist koşullanmalardan kurtulmamız
gerektiğini, bazılarımızın böyle bir tercihi
olabileceğini kabul etme “alicenaplığını” göstermemiz
gerektiğini, ARTIK gerektiğini söyleyerek lafa
başlayalım.
Avrupa Konseyi’ne üye 46 ülke içinde vicdani reddin bir
hak olarak tanımlanmadığı yalnızca iki ülkenin:
Azerbeycan ve Türkiye’nin bulunduğunu belirtelim.
Ermenistan’ın dahi vicdani reddi bir hak olarak
tanıdığını, kurucuları arasında bulunduğumuz Avrupa
Konseyi tarafından vicdani reddin tarafımızdan reddiyle
ilgili, mutat sıklıklarla uyarıldığımızı-
Şimdi biliyorsunuz (ya da bilmiyorsunuz)
Mehmet Tarhan diye biri var. Mehmet Tarhan total redci.
Mehmet Tarhan, kardeşim ben barışı seviyorum. Ben
anti-militaristim. Ben elime silah almam, Silahlı
Kuvvetler’e de (hiçbir kisve altında) hizmet vermem,
veremem. Diyor. (Onun sözleriyle değil, ben kendi dilime
çeviriyorum.)
Mayıs 2001’de askerlik yapmayı reddettiği için
tutuklanıyor. Ve o gün bugündür Mehmet Tarhan’ın başı
belada. Zira Türkiye Cumhuriyeti, Mehmet Tarhan’a bu
insan hakkını, eline silah almama, Silahlı Kuvvetler’e
hizmet etmeme hakkını tanımıyor. Mehmet Tarhan eşcinsel
olanlar bir nevi “sakat” “kusurlu” vs. vs. kabul
edilerek askerlikten muaf tutulabiliyorlar. Bir sağlık
kuruluşunun muayenesine maruz bırakılarak.
Mehmet Tarhan bu muayeneye maruz bırakılmayı reddediyor.
Zira o eşcinsel olduğu için değil (yani “kusurlu” ve bir
nevi “sakat” kabul edilmeyi kabul ettiği için değil)
TOTAL REDCİ olduğu için askerlik yapmayı reddediyor.
Askeri Yargıtay 3’üncü Ceza Dairesi ise vicdani reddin
kabul edilemezliğine hükmediyor. “Silahlı çatışmaların
devam ettiği bir coğrafyanın ortasında bulunan
Türkiye’nin ülke savunması için gerekli tedbirleri
alması zorunludur. Bunun için her erkeğin zorunlu
askerlik yapacağı benimsenmiştir” ifadesiyle.
Ve de Sivas Askeri Mahkemesi’nin Mehmet Tarhan hakkında
verdiği iki davada toplam dört yıl hapis kararını
bozuyor. Tarhan’ın (zorla) muayeneye tabi tutularak
“eşcinsellik” gerekçesiyle terhisinin verilmesini talep
ediyor. Yani Tarhan’ın davası yine Askeri Yargıtay’da.
Saçları zorla kesilmiş bulunan Mehmet Tarhan Sivas’ta,
Askeri Cezaevi’nde. Bu davanın seyrine bakarak daha
yıllarca orada kalacağına da hükmedebiliriz. Cezaevi
koşullarının alabildiğine “zor” olacağını da.
Zira Mehmet Tarhan’dan önce 87’inci maddeden (EMRE
İTAATSİZLİK maddesi) yargılanıp askeri hapishanelerde
yatmış bulunan vicdani redciler Osman Murat Ülke, Mehmet
Bal ve Halil Savda’nın ne mene maddi ve manevi
işkencelere uğradıkları; diyelim Mehmet Bal’ın üstünden
askeri üniformasını çıkartmaması için ellerinden ve
ayaklarından kelepçelendiği, el fizyonomisi
“düşünülerek” yapılmış bulunan kelepçeler ayaklarını
kestiği için Adana Askeri Cezaevi Komutanı Albay Durdu
Solak tarafından özel olarak imal ettirilen
prangalandığı “filan” biliniyor.
Yani Mehmet Tarhan’ı Askeri Cezaevi’nde geçireceği
“meşakkatli” (nasıl da efendice kelimeler seçiyorum)
yıllar bekliyor. Böyle bir tercihi olduğu için.
Anti-militarist olduğu için. Silahlı Kuvvetler’e hizmet
vermeyi reddettiği için. Bu red hakkı kendisine
tanınmadığı için.
Şimdi eğri oturup doğru konuşalım: Yurdumuz
topraklarında 300 bin ila 400 bin arasında değişen
(kayda değer) sayılarda asker kaçağı dolaşıyor. Ne
yapılıp edilse bu sayı aşağı çekilemiyor, her üç ila beş
yılda bir “bedelli askerlik” çıkarılarak zevahir
kurtarılıyor: Yani “bedelini” ödeyebilecek maddi
imkanlara sahip çocuklarımız Askeriye’nin emrinde
geçirilecek 15 aylık bir süre ve süreçten “yırtıyorlar.”
Modernize edilmiş bir ordudan, profesyonelleştirilmiş
bir ordudan (bizzat ordusu tarafından) bu denli sık söz
edilen bir ülkede, ordumuzun bütçemizden aldığı pay bu
denli “hatırı sayılır” iken, teknoloji bu denli
ilerlemiş (özellikle savaş teknolojisi) bir sürü aletin
başına “uzmanlar” yani “teknik donanımlı subaylar”
dışında kişilerin yerleştirilmesi giderek imkansız hale
gelmiş iken-
1. Askerlik süresi şu kısaltılmış haliyle bile,
ziyadesiyle uzun değil midir?
2. Ordumuzun bu kadar çok sayıdaki kişiyi askere almaya
çalışması hakiki bir zaruret midir?
3. Bu denli çok para harcayabilen ve hatta elemanlarının
kaynaklarıyla OYAK gibi bir ekonomi devini
yaratıklandırabilen Yüce Ordumuz, “Türkiye’nin içinde
bulunduğu ÖZEL koşullar” teranesinin artık az biraz eski
etkisinde ve inandırıcılığında olmadığını, bilmem kabule
yanaşabilecek midir?
Diyelim Aczmendiler, Yehova Şahitleri, kimi
fundamentalist Protestanlar ellerine dinleri gereği
silah değdirmeyi reddediyorlar.
E artık biz Avrupa Birliği’ne uyumlu müreffeh bir ülke
olduğumuza/olacağımıza göre Budistlerimiz’in,
Hindularımız’ın sayısında da naturel bir artış olacak.
E, madem fikri hür, vicdani hür bir ülkenin
çocuklarıyız; vicdani redcilerimiz de anlaşılan olacak.
Olacaktır. Olsun.
Askeriyemiz için “Bedelli Askerlik” söz konusu olduğunda
içleri kan ağlayarak da olsa gözardı edilebilen
“eşitlik” ilkesi bu denli mühim ise; hem hakikaten Türk
Ordusu’nun profesyonelleşmesi, modernleşmesi konusunda
ciddi adımlar atılsın, askerlik süresi yeniden
kısaltılsın, hem de VİCDANİ RED bir insan hakkı olarak
tanınsın. Zira ben bir kız çocuğu annesi olarak böyle
bir dertten “sıyırmış” olabilirim; ama bir oğlum olsaydı
ve vicdani nedenlerle eline silah almayı reddetseydi hem
sonuna kadar onun (ve gerekirse mücadelesinin) yanında
olurdum, hem de diyelim öğretmenlik yaparak/koro
çalıştırarak/ambulans sürerek/ağaç dikerek/kreşte çocuk
bakarak/aşı yaparak/icabında yerleri silerek DE
devletine “hizmet” edebilmesinin mümkün olduğu, ama bu
görevlerin “eşit” ve hakiki ihtiyaçlar için dağıtılması
ilkesiyle, pek de ala mümkün olduğu düşüncesi içinde
olurdum.
E, şimdi oğlum yok diye tam da “kurtulmuş” sayılmam.
Zira ülkemde vicdani reddin bir hak olmaması beni
(vicdanımı) rahatsız ediyor. Daha önce 87. maddeden
yargılanan üç vicdani redciye karşın Mehmet Tarhan’ın
88. maddeden yani TOPLU ERAT ÖNÜNDE EMRE İTAATSİZLİKden
yargılanmasının rahatsız ettiği gibi. Sivas Askeri
Cezaevi’nde “hangi koşullar” altında yatıyor olamadığım
gibi. O niye peki hapiste? Peki niye biz rahat rahat
yatağımızdayız? gibi. Peki biz rahat mıyız? Biri, insan
haklarından bir hak için mücadele verirken, biz rahat
olabilir miyiz? Rahat uyuyabilir miyiz? gibi. Askeri
konulara gelince medyalamamızın içinde bulunduğu ağır
militarist koşullanma, uyguladıkları “oto-sansür” normal
midir, “norm” bu ise bu memleketin “normlarını” daha
insanileştirmenin, vicdanileştirmenin zamanı gelmemiş
midir, gelmeyecek midir, hiç gelmeyecek midir?? GİBİ.
Liste uzuyor. E kesmek, bir yerde bitirmek lazım. Bitti.
