Kürt sorunu, çözüm arayışları ve görevlerimiz!

Bu ülkede Türk olmayan azınlıklar üzerindeki baskılar, katliamlar bugüne kadar devletin siyasetinin temelini oluşturdu. Geçen yüzyılın başından bu yana, başta Ermeni soykırımı olmak üzere, Yahudiler, Rumlar, Yezidiler… vd. halklar üzerinde büyük bir baskı ve imha politikası yürütüldü. Bu uluslara mensup insanlardan canını kurtaranlar, yurtdışına kaçmak zorunda bırakıldılar. Türkiye’de kalanların ise malları mülkleri talan edildi; kalmakta direnenler için “varlık vergisi” getirildi, tüm malvarlıklarına el konuldu, vergiyi ödeyemeyenler zorla çalıştırıldı. Bu ve benzeri uygulamalarla birçok insan sürgüne zorlandı.
Kürtler üzerinde de devletin politikası sürekli olarak baskı, katliam ve asimilasyon oldu, oluyor. Asimile edilemeyenler Türk milliyetçiliğinin en yoğun olduğu alanlara sürüldüler. Devletin bunda belirli ölçüde başarılı olduğu da söylenebilir. Kürtlere “Kürdüm” demeleri, dillerini konuşmaları, daha da önemlisi kendi ana dillerinde eğitim almaları yasaklandı. Kürtlerin en yoğun yaşadıkları bölgede aşiretçilik, ağalık bizzat devlet eliyle korunarak, Kürt işçi ve köylüleri üzerinde devletin baskıları dışında daha da ağırlaştırılmış bir baskı oluşturuldu. Kürt ulusunun en demokratik hakkını istemesi, insanların yıllarca zindanlarda çürütülmesi için yeterli neden oldu.
1984’te PKK’nin başlattığı silahlı mücadele sonucu Kürt ulusunun ulusal bilincinde bugüne kadar görülmemiş ve geri dönüşü olmayan bir ulusal bilinç gelişti. Bu ulusal uyanışa devletin cevabı her zaman olduğu gibi baskı, katliam, evlerin, köylerin yakılması, Kürtlerin zoraki göç ettirilmesi oldu.
1993’den bu yana PKK’nin belli aralıklarla ateşkesine devletin cevabı son derece netti; “Tek bir terörist kalmayana kadar savaş”. Bu savaş hala sürdürülüyor.
PKK’nin en son 1 Ekim 2006’da, tek taraflı ve koşulsuz ilan ettiği ateşkese devletten yine aynı yanıt geldi. Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ “Tek bir terörist kalmayana kadar savaş”ta ısrarlı olduklarını beyan etti. Son ateşkes ilanından bu yana devlet bölgede operasyonlarına ara vermeden devam ediyor. Devlet için her Kürt potansiyel olarak teröristtir. Bunun en son somut örneği Diyarbakır-Pirinçlik’te “karakolun kablosunu çaldıkları” gerekçesiyle askerlerin, köy meydanında çocuklar üzerine ateş açması ve 16 yaşındaki Şemsettin Yavuzkaplan’ın ölümüne neden olmasıdır. Ateşkese devletin cevabı böyle oluyor. Devlet bugünlerde ABD ile yürüttüğü pazarlıklar sonucu Güney Kürdistan’da operasyon yaparak katliamlarının kapsamını genişletme peşinde.
Ateşkes sonrası PKK; operasyonların durdurulmasını, aksi halde böyle devam ederse ateşkesin tehlikeye gireceğini söyleyerek, devleti uyarırken, barışseverlerin ve aydınların daha fazla çaba göstermesini istedi. DTP, seçilmiş ve fakat %10 barajını aşamadığı için meclise giremeyen milletvekilleri, belediye başkanları ve meclis üyeleri ile, Diyarbakır, Urfa, Antep, Mersin, Adana’dan yola çıkarak binlerce kitle ile Ankara’ya yürüdü. DTP’nin talebi “Meclisin Barışa Açılması”, bunun için de Meclis Başkanı Bülent Arınç ile görüşmekti. Arınç görüşme talebine herhangi bir cevap vermeyerek kayıtsız kaldı. Ancak aynı gün Kara Kuvvetleri Komutanını ziyaret ederek 1 saat görüştü. Bülent Arınç, DTP’ye hiçbir cevap vermeyerek görüşmemesi, buna rağmen “tek bir terörist kalmayana kadar savaş” diyen İlker Başbuğ’la 1 saat görüşmesi ile Kürtlere karşı net bir mesaj verdi: “Barış değil imha”. Yukarıda da belirttiğimiz gibi devletin imha politikasında değişen bir şey yoktur.
Bütün bu gelişmelerle birlikte DTP’lilerin “Aydınlar nerede?” çağrısı üzerine; aralarında Yaşar Kemal, Adalet Ağaoğlu, Elif Şafak, Murathan Mungan, Vedat Türkali, Tarık Ziya Ekinci, Müjde Ar gibi yazar ve sanatçıların yer aldığı 324 imzacı ortak bir bildiri yayınladılar. Bildiri ile imzacılar “Kürt sorununa sivil çözüm üretilmesi gerektiği”ni vurgulayarak “silahların tamamıyla susması için çağrı” yaptılar. Bazı aydın ve sivil toplum örgütleri de 13–14 Ocak 2007’de hükümetin de katılmasını istedikleri bir “Barış Konferansı” için çağrı yaptılar. Daha önceki yıllarda da benzer çağrıları yapan aydınlar bu bildiride şu açıklamayı yaptılar:
“Tek bir terörist kalmayıncaya kadar” diye başlayan militarist asayiş politikası, kanı durdurmuyor, kinci söylemi besliyor ve bölge üzerinde hesapları olan güçlere bağımlılığı artırıyor. Oysa sorun bizim sorunumuz, hepimizin çabalarıyla ancak bu topraklarda çözülebilir. Öncelikle, devlet kurumlarından, çatışmaları ve ölümü değil, yaşamı siyasetin merkezine alan bir açılım talep ediyoruz. Çözümün sorumluluğunu, siyasi irade üstlenmelidir.
İnsan hayatını temel alan bir güven ortamı yaratılması için atılması gereken adım, dağlardaki gençlerin toplumsal-kamusal hayata katılabilmelerini sağlayacak yasal düzenlemelerin yapılmasıdır. Şiddet ortamının tümüyle sona ermesi ve bölgede askerlik yapan gençlerin hayatlarını kaybetmelerinin önünün alınması için de bu açılım acilen gereklidir.
Nüfusun geniş bir kesiminin iradesinin parlamentoya yansımasını engelleyen yüzde on seçim barajının indirilmesi, temsilde adaleti sağlayacak önemli bir adım olacaktır.
Tüm kültürlerin olduğu gibi, Kürt kimliği, dili ve kültürünün, kamu yaşamının bütün alanlarına dahil olmasının önündeki yasal engeller kaldırılmalı, ifade ve örgütlenme özgürlüğü eksiksiz sağlanmalıdır.” diyen aydınlar bildirinin sonunu şöyle bağlıyorlar: “Ortak bir geleceğe umutla sarılabilmek için, yazgılarımızın birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğunu görmek zorundayız. Birimizin kaybı, hepimizi eksiltiyor. Savaşın değil, barışın dilini konuşalım. Sivil çözümde buluşalım.”
Biz aydınların bu taleplerini anlıyoruz. Bundan öncede bu tür açıklamalar yapıldı, yapılıyor. Burada ortaya konulan taleplerin demokratik talepler olduğu bir gerçek. Bu taleplerin gerçekleşmesi için her demokrat, devrimci mutlaka mücadele etmelidir. Ve fakat yeni olmayan bu taleplere karşı devletin bugüne kadar politikası hep inkar, imha ve şiddet oldu. Bundan sonra da bu politikalarda özde bir şeyin değişeceğini düşünmüyoruz.
“Savaşın değil, barışın dili’nin konuşulduğu bir toplum ezenle ezilenin olduğu; ezen ulusla ezilen ulusun olduğu kapitalist toplumda ne dün mümkün olmuştu, ne de bugün mümkün. Tabiî ki biz burada geçici barış ortamlarının olamayacağını söylemek istemiyoruz. Ancak burjuvazinin 1990’lı yılların başında “artık soğuk savaş dönemi kapandı” dediğinden bu yana sürekli yeni savaşlar yürütüldü, yürütülüyor. Bu savaşlarda ölen insanların sayısı milyonlarla sayılıyor. Bu savaşlarda güçlü olan hep güçsüzü ezmiş ve yok etmiştir. Burjuvazinin bu savaşları yürütmede en büyük silahı ise milliyetçiliktir. Milliyetçilik ile emekçi yığınları zehirleyen burjuvazi, halkları birbirine boğazlatmada oldukça başarılı olmuştur. Olmaya da devam ediyor.
Bugün de Türk işçi ve emekçileri arasında Kürtlere, Ermenilere, Yahudilere… karşı düşmanlık küçümsenemeyecek boyutta sürüyor. Bunun örneklerini saymakla bitiremeyiz. Mesela asker cenazelerindeki kışkırtmalar ve linç olaylarında görüldüğü gibi devlet azgın şoven, milliyetçi duygularla beslenmiş insanları her an sokağa dökebiliyor, linç girişimi için örgütleyebiliyor. Bu girişimleri ise, “Halkımızın tepkisi” olarak savunabiliyor. Bugün aydınların ortaya koydukları “savaşın değil barışın dili” özellikle Türk işçi ve emekçilerine mal edilebilirse, belli ölçüde başarı sağlanabilir. Bu başarının, burjuvazinin varlığı şartlarında ne kadar gerçekleşeceği işçi ve emekçi yığınlar içerisinde milliyetçi, şoven düşüncelerin yok edilmesine bağlıdır.
Gerçek barışın dili ancak burjuvazinin egemenliğinin bir devrimle yok edilmesi ile mümkündür. Bu durum özellikle Türk işçi ve emekçi yığınlarına böyle anlatılmadığı sürece ve ölçüde, kitlelerin bilincinin karartılmasının ötesine geçilemeyecektir.
Tarih, burjuvazinin varlığı şartlarında halklar arasında kalıcı bir barışa tanık olmamıştır. Biz komünistler; Kürt ulusunun gerçek anlamda özgürlüğünden ve diğer azınlık uluslara tam hak eşitliğinden yanayız. “Ulusların kendi kaderini tayın hakkı yani özgürce ayrılma hakkı” (Lenin) siyaseti bu özgürlüğü sağlayacak tek siyasettir. Devrimci demokrat olmanın, proleter enternasyonalisti olmanın yolu buradan geçer.
Evet, bugün Kürt ulusunun gerçek anlamda kurtuluşunu isteyenler, devrim ve sosyalizm için mücadele etmeliler.
Bunun mümkün olabilmesi için, işçi ve emekçiler arasında burjuva milliyetçiliğinin yerine proleter enternasyonalizmini kerte kerte hâkim kılmak zorunludur.
Bu iş zor bir iştir ve bizler bu işi başarmak zorundayız.

Aralık 2006