Kimliğini arayan
bir Rum…

Bu başlığa bakıp “nüfus cüzdanı”mı kaybettiğimi, aradığım şeyin de Türkiye Cumhuriyeti devleti tarafından bana verilen bu “nüfus cüzdanı” olduğunu düşündüyseniz, bilin ki, yanlış düşünmüşsünüz. Haddime düşmeden mektubuma böyle başlamamı af eyleyin! Bana bunu yazdıran şey, Türkiye Cumhuriyeti devleti sınırları içinde varolan sorunlar arasında, en önemli sorunlardan birinin “kimlik” sorunu olmasıdır.
“Kimlik”, bir kişinin adının, soyadının ortaya konduğu bir belge olduğu gibi, kişinin karakterinin, siyasi tavrının ifadesi de olabilmektedir. Fakat bu aynı zamanda bir milletin, milli azınlığın kimliği de olabiliyor. Yani kısacası, “kimlik” denince bir çok anlamları içeren bir ifade, kavram kullanmış olunur.
Benim aradığım “kimlik”, ne nüfus cüzdanı, ne de kendi karakterim ya da siyasi tavrımdır. Karakterimi siyasi tavrım belirlemektedir. Siyasi tavrım ise, en başta değişik halklar üzerindeki baskıya, işçilerin, emekçilerin sömürülmesine karşı durma tavrıdır. Emek sömürüsü üzerine kurulu sistem olan kapitalizme düşmanım. Bu tavrıma bakarak siz bana devrimci, komünist kimliğini layık görürseniz beni onurlandırmış olacaksınız.
Nüfus cüzdanı bağlamında ise, belge olarak öyle bir “kimliğim” var. Şu ya da bu eylemde, ya da kontrolde Türk polisinin “kimliğini ver” demesi karşısında, çıkarıp göstereceğim, bir Türkiye Cumhuriyeti, nüfus cüzdanım, “kimliğim” var. Böylesi bir “kimliği” de aramıyorum. Hayır hayır, ben kendimin ait olduğu, milli azınlığın kimliğini arıyorum. Hoş, diyeceksiniz ki, eğer sen Rum isen, o zaman senin milli azınlığın Rum milli azınlığıdır. Daha ne arıyorsun? Ya da benim “kör”lüğümden bile dem vurabilirsiniz.
Ben kör değilim ve etnik kökenimin Rum milli azınlığı olduğunu da gayet iyi biliyorum. Buna rağmen ama Türkiye Cumhuriyeti devleti denen resmi sınırlar içinde milli kimliğimi arıyorum.
Yeni Dünya İçin Çağrı derginizin 77. sayısında yayınlanan, benim önceden internetten de okuduğum Yorgo Baca’nın “Aranan bir kimlik” başlıklı yazısının girişinde şunlar söylenmektedir:
“Yıllardır biz İstanbul Rumlarına acı veren sorunlardan biri de bizim kim olduğumuz ve Atina’nın Palio Faliro ve diğer semtlerinde kendimizi nasıl ansızın bulduğumuzdu. İstanbul’dan iki bin beş yüz yıllık bir uygarlığın sonunda nasıl oldu da kendi kökenimizi dahi ifade edemez duruma düştüğümüz ve kontrol dışı değişik nedenlerden ötürü kendimizi ve ne olduğumuzu unutmamızın dayatıldığı bir yere geldiğimizdir.” (sayfa 17)
Evet Yorgo’nun bu tespiti, biz Rumların aradığı kimliğin hangi kimlik olduğuna belli ölçüde cevap vermektedir. Binlerce sene bu topraklarda yaşayan bizlerin, neden bu toprakların “yabancısı” olarak görüldüğümüz sorusu cevap bekliyor. Neden kimliğimize hakaret edilirken “Rum tohumu” oluyoruz da, şu ya da bu başarı “Türk” hanesine yazılarak “Türk” ilan ediliyoruz? Neden?
Kuşkusuz ki bu soruların cevabı uzun uzun yazmayı gerektiriyor. Ben burada sadece soruna dikkat çekmekle yetineceğim.
Bütün geçmiş tarihi bir kenara bırakıp Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun temeli sayılan Lozan Anlaşması’ndan günümüze dek, yani 85 yıllık bir tarihe kısaca baksak bile, milli kimliğimizin inkâr edildiği, diğer millet ve milliyetlere karşı olduğu gibi, bizlere de milli baskı ve zulüm uygulandığı açıkça ortaya çıkar. Bu arada vurgulamak gerekir ki, bu tarihi Lozan Anlaşması ile başlatmam, Birinci Dünya Savaşı sürecinde yüzbinlerce Rum’un katledilmesini bile tartışmadığım anlamına gelmektedir. Kuşkusuz ki sözkonusu katliamlar, genelde yaşanılan bir soykırımın –Ermenilere yönelik soykırımın– bir parçasıydı. Sonraki tarihi süreç, gerçek anlamda ve detaylı tartışılırsa, bu soykırım olgusu tartışılmadan anlaşılamaz. Buna rağmen ama bu mektubumda böyle geçerken değiniyorum.
Lozan Anlaşması ile biz Rumlar da dini azınlık olarak kabul edilmişiz. Buna göre, sözkonusu Anlaşma’nın 37. - 44. maddeleri bizim kimi haklarımızı garanti altına almıştır. Avrupalı emperyalist güçlere bir nevi “taviz” olarak verilen bu haklar, tüm Cumhuriyet tarihi boyunca gerçek anlamda uygulanmamıştır. Türkiye Cumhuriyeti devleti kendi kuruluş belgesi anlamında olan Lozan Anlaşması’ndaki “temel yasaları”nı kendisi çiğnemiştir.
Bizi “koruma” adına verilen bu haklar, milli, etnik kimliğimizin en baştan itibaren reddedilmesi temelinde verilmiş, bizim, devlet tarafından korunacağımıza, devlet bizi sürekli baskı ve zulüm altında yaşatmıştır. Hemen hemen tüm Rumları –şimdi sayımız tüm Türkiye çapında kimi verilere göre 3500-5000 olarak veriliyor– süreç içinde Türkiye’den kovmuştur.
Örneğin, 1924 yılında İstanbul’un nüfusu 1.000.000 iken, İstanbul’da yaşayan Rumların sayısı 280.000’dir. Kaba bir hesapla dörtten birden biraz fazla. Şimdi ise bu oran 1994 nüfus sayımına göre binde birin çok altındadır. İstanbul’da anda yaşayan Rumların sayısı 3000 civarında veriliyor. Bu azaltılma süreci ise nüfus değiş-tokuşundan, Varlık Vergisi’ne, 6-7 Eylül 1955 katliamından, 1964 yılındaki sürgün kararına ve 1970’li yılların yasaklarına kadar uzanan bir süreçtir.
İnsanın bazen “yahu madem ki milli kimliğimizi inkâr ediyorsunuz, bari şu Lozan Anlaşması’nda bize dini azınlık olarak verilen haklarımızı kısıtlamayın” diyesi geliyor. Rum “dini azınlığın” hakları da –bazen az bazen çok ama– sürekli biçimde, ayaklar altına alınmıştır. Örneğin Fener Rum Patrikhanesi’nin Patriği olabilmek için sözkonusu kişinin “Türk vatandaşı” olması kuralı dayatılmıştır. Bu kural 1950-1963 yılları arasında kaldırılmış olsa da, sorunun özünü değiştirmiyor. Bu konudaki baskıların en önemli verilerinden biri de Rumların kendi dini yöneticilerini eğitmesi hakkının Heybeliada Ruhban Okulu’nun 12 Ocak 1971 tarihinde çıkarılan bir yasa ile kapatılmasıdır.
Sonuç itibariyle bu topraklardaki tarihimizin –binlerce yıllık bir tarih– yok sayılması, inkâr edilmesi gibi, bu topraklarda yaşayan biz Rumların da hemen hemen yok edildiği –bu ister katilamlarla, isterse de nüfus değiş-tokuşu ya da sürgünlerle olsun özde değişmiyor– bir durum sözkonusudur. Bunun gibi bugün de hâlâ Fener Rum Patriği’ne, Patrikhanesi’ne karşı, özellikle de ekümenlik tartışması bağlamında sürekli bir düşmanlık kışkırtılmaktadır. Açık ırkçıların, faşistlerin bu düşmanlığı körüklemesi, onların zihniyeti bilindiğinde insana fazla zor gelmiyor. Fakat bir yandan Rum azınlığın da eşit haklara sahip olan bir kesim olduğunun propagandasını yapanlar –bunlar genelde hep anda hükümette olanlardır– ve diğer yandan da Avrupalı güçlere karşı kendilerini “demokrat” gibi satanların açık ırkçı tavırları, Patrikhane’ye karşı düşmanlığı kışkırtması insana zor geliyor. Çünkü bunlar açıkça sahtekârlık yapıyor. Yoksa bunların da aynı zihniyette olduğu açıktır.
Bu kısa tarihimizin gösterdiği şey, ne milli kimliğimizin, ne de dini kimliğimizin özgürce ifade edildiği, sürekli baskı altında olduğumuz gerçeğidir. Bu koşullarda kimliğimi aramam en basit, temel insan hakkına sahip çıkmamdan başka bir şey değildir. Bize karşı –Rum olduğumuzdan– düşmanlığı kışkırtanlar, hatta bizi Pontus nedeniyle “terörist, bölücü” ilan edenler, bakıyorsunuz ki bizi “Türk” de ilan etmiş… Tabii ki bu acaip bir şey değil onlar için.

BANA BU MEKTUBU YAZDIRAN HABER!
Amerika Birleşik Devletleri’nde yayınlanan Time dergisi, her sene yaptığı gibi bu sene de “Dünyanın En Etkili 100 İnsanı’nı açıkladı. Sözkonusu listede, ABD’de yaşayan Türk kökenli kalp cerrahı Mehmet Öz “bilimciler ve düşünürler” kategorisinde yer alırken, Fener Rum Patriği Bartholomeos “liderler ve devrimciler” kategorisinde yer aldı.
Türk medyası bu haberi 2 Mayıs’ta, “TIME 100’de iki Türk” (Hürriyet) ya da “Dünyada en etkili 100’e 2 Türk girdi” (Sabah) gibi başlıklarla verdi.
Doğrusunu isterseniz 2 Mayıs’ta sözkonusu gazeteleri 1 Mayıs eylemlerinin haberlerini okumak için almıştım. Daha sonra Başbakan Tayyip efendinin 1 Mayıs’ta işçilere, emekçilere saldırganlığı “devlet görevini yaptı” açıklamasıyla haklı göstermeye çalıştığında itirafta bulunuyordu. Gerçekte de bu devletin görevi, işçilere, emekçilere saldırmak, onlara yaşamı dar etmektir. Rum Patriği’nin “Türk” olarak gösterilmesi zihniyeti de bu tavırla doğrudan bağlantılıdır. Onlar görevini yapıyor!
Esas mesele ezilenlerin, halkların kardeşliğini sağlamak için, egemenlerin halklar arasında düşmanlığı körükleme oyununa gelmemeleri ve halklara düşman olan tüm kesimlere karşı ortak mücadele ve birliği sağlamaya çalışmalarıdır.
Bunun gerçekleşebilmesi için kimliğimi arıyoRUM…

27 Mayıs 2008
Çağrı okuru bir RUM