26 Haziran,
işkence görenlerle dayanışma günü
İşkence güçlü benim demenin bir yolu. Dünyanın en eski cezalandırma yöntemlerinden biri. Sonraki yıllarda cezalandırmanın yanı sıra sindirme ve bilgi alma maksadıyla özellikle diktatörlük ve cunta dönemlerinde yoğun olarak kullanılmış. II. Dünya Savaşı’nda yaşanan acıların ardından daha demokratik bir dünya hayalini kuran yine II. Dünya Savaşı’nın mümessili olan devletler, aralarında toplanarak 1948 tarihinde İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini imzalamışlar ve bu Beyanname’nin 5. maddesine de hiç kimseye işkence ya da zalimce, insanlık dışı ya da onur kırıcı davranış veya ceza uygulanamayacağı hükmünü koymuşlar. Ardından 1952’de yürürlüğe giren Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 3. maddesinde hiç kimsenin işkence, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabii tutulamayacağını belirtmiş, 26 Haziran 1987 tarihinde ise “İşkence ve Başka Zalimce, İnsanlık Dışı ya da Onur Kırıcı Davranış ya da Cezaya Karşı Sözleşme” Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu tarafından kabul edilmiş. Yine Birleşmiş Milletler 26 Haziran’ı 1997 yılında “İşkence Görenlerle Dayanışma Günü” olarak ilan etmiş. Bir de 1987 tarihli İşkencenin, Gayri İnsani ya da Aşağılayıcı Ceza ve Muamelenin Önlenmesine Dair Avrupa Sözleşmesi var.
Türkiye bu sözleşmelerin hepsine taraf, taraf olmasına da, Osmanlı’dan beri bir devlet geleneği olarak süren işkenceden egemenlerin kolay kolay vazgeçmesi söz konusu da değil. Atasözlerine bile dayağın cennetten çıkma olduğu, öğretmenin vurduğu yerde gül biteceği gibi saçmalıklar yansımış. Böyle bir toplumda işkencenin aydınlatılması da güç. Çünkü karakola giden kişi bir iki tokat yemeyi göze alarak gidiyor. Bunu toplum olarak içselleştirmişiz. Ancak artık neredeyse her köşe başında bir TV kamerasının veya fotoğraf makinesinin olmasından dolayı bu olayları saklamak o kadar kolay olmuyor. Mızrak çuvala sığmıyor yani.
Bilindiği gibi Türkiye’nin işkence konusunda sicili hayli kabarık. Özellikle 1980 cuntası döneminde binlerce insan işkenceden geçmiş, bir kısmı işkencede ölmüş. Daha sonraki yıllarda da bu tablo bu kadar şiddetli olmasa da devam etmiş. İşkence konusundaki çalışmaları uluslararası kabul gören TİHV İzmir Temsilcisi Prof. Dr. Veli Lök, 2000’lerin başından itibaren azalmaya başlayan işkence ve kötü muamele iddialarının 2006–2007 yıllarından başlayarak bir artış gösterdiğini belirtiyor. Lök, özellikle Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu’nda yapılan değişiklikten sonra terörle mücadele şubelerinde değil fakat karakollarda adli suçlulara yönelik olarak kötü muamele iddialarının arttığını dile getiriyor. Yine 1 Mayıs’ta da gördüğümüz gibi sokakta, eylemlerde kullanılan şiddetin dozunun da arttığı görülüyor. Şiddeti uygulayan kamu görevlilerin ise tespiti neredeyse hiç mümkün değil. Bütün dünyada olduğu gibi işkence ve kötü muamele uygulamalarının önüne geçilememesinin bir diğer sebebi de şüphesiz cezasızlık. Bir diğeri ise işkencenin adli raporlara geçmesindeki sorunlar. İşkence davalarında kullanılacak olan tıbbi raporlamanın nasıl yapılacağını anlatan BM İstanbul Protokolü çoğu durumda dikkate alınmamakta.
Kısacası işkenceye sıfır tolerans, Avrupa Birliği’ne uyum gibi laflarla işkencenin önüne geçilemiyor. Gerçekler bir yerde patlıyor işte. 1 Mayıs sonrası yaşananlara ilişkin “gereken yapıldı” diyenler de işkenceye sıfır tolerans diyenler de aynı kişiler. Sadece Türkiye’de değil, burjuva demokrasisi anlamında gelişmiş zengin Kuzey ülkeleri de bu konuda sabıkalıdır. Sorun düzen sorunu. Bu düzen olduğu sürece işkence de olacaktır.
20.05.2008
Bir YDİ Çağrı Okuru
