15-16 Haziran öğretmeye devam ediyor...
15–16 Haziran’a giden günler…
1960'lı yıllar Türkiye işçi sınıfı için dönüm noktasıdır. Osmanlı İmparatorluğu ve ardından Cumhuriyet dönemi boyunca kendilerinden esirgenen haklarına nihayet ulaşabildikleri, haklarına militanca sahip çıkmaya başladıkları yıllardır. 1960–1963 yılları arasında gerçekleşen Açların Yürüyüşü, Kavelcilerin dillere destan direnişi gibi nice direniş ve eylemler sonucunda daha fazla dayanamayan devlet 24 Temmuz 1963'te 274 sayılı Sendikalar Kanunu ve 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu'nu kabul etmek zorunda kalmıştır. Böylece işçi sınıfı örgütlülüğü önündeki en büyük engellerden biri kalkar. Bu tarihten sonra grevler ve direnişler artarak devam eder. Bu dönemde Türk-İş tek konfederasyondur. Ancak 1952 yılında kurulan Türk-İş bu yıllarda işçi sınıfı hareketine dar gelmeye başlar. Toplumun genelinde yaşanan sosyal dalgalanma kendine işçiler içinde de taraftar bulur. Türk-İş grev ve direnişleri desteklemiyor, grev ve direnişleri işçilerden habersiz kırıyor, sendikaların/işçilerin siyasetten uzak kalması yani partiler üstü olması gerektiğini savunuyordu. İşte bu ortamda “Türk-İş bir işçi örgütü olmaktan çıkmıştır. Türk-İş Amerikan Hükümeti'nin para yardımları ile ayakta durmaktadır. Türk-İş işçi haklarını ayaklar altına almıştır. Türk-İş partiler üstü politika diyerek işçi davalarını savsaklamıştır” diyen Türkiye Maden-İş, Lastik-İş, Basın-İş, Türkiye Gıda-İş ve Türk Maden-İş sendikaları 1967 yılında Türk-İş'ten ayrılarak Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu'nu (DİSK) kurarlar. İşçi sınıfının kendiliğinden gelmeliğini temsil eden DİSK kurulduğu anda aşağı yukarı kırk bin işçiyi temsil eder. 1970 yılına gelindiğinde üye sayısı yüz bine ulaşmıştır bile.
DİSK'in yürüttüğü sendikacılık ezber bozar. O güne değin alışılan sendikacılıktan çok uzaktır. Fabrikalar işgal ediliyor, işçilerin öz yönetim deneyimleri yaşanıyor, İstanbul'a gelen Amerikan 6. filo askerlerini kovalayanların arasında yer alıyorlardı. Artık DİSK'in ve bu militan sendikacılık anlayışının ipinin çekilmesinin zamanı gelmiştir. Burjuvazi, hükümet ve Türk-İş’in işbirliği öyle alenidir ki, örneğin Erzurum'da toplanan Türk-İş genel kurulunda konuşan Çalışma Bakanı Turgut Toker, “yeni değişiklik tasarısı ile DİSK'in çanına ot tıkanacaktır” diyebiliyordu.
İki sıcak Haziran günü…
1970 yılı Haziran ayında Sendikalar Kanunu ve Toplu Sözleşme, Grev ve Lokavt Kanunu'nun bazı boşluklar ve eksiklikler taşıdığı, bunların Türkiye'de bir sendika bolluğu yarattığı, bunun çalışma ve iş hayatını etkileyerek emekçi sınıfa zarar verdiği ve güçlü bir sendika kurulmasının önünde engel oluşturduğu gibi sebeplerle aralarında Türk-İş kökenlilerin de olduğu bir grup milletvekili Meclis'e bu yasalarda değişiklik yapılmasına yönelik bir teklif sundular. Bir işçi sendikasının Türkiye çapında faaliyet gösterebilmesi için o işkolundaki toplam üye sayısının üçte birini üye kaydetmiş olması, işçi konfederasyonlarının kurulabilmesi için daha önce sözü edilen sendika ve federasyonların en az üçte birini ve sendikalı işçi sayısının en az üçte birini üye olarak kaydetmiş olması, sendika kurmak için en az üç yıl işyerinde çalışmış olması gibi hükümler içeren teklifte sadece “bu memlekette Türk-İş'ten başkası sendikacılık yapamaz” cümlesi eksikti. 11 Haziran'da TBMM'de görüşülen değişiklik teklifi aynı gün kabul edilir. DİSK anayasaya uygun hangi eylemi yapacağını tartışır ve bir türlü karar veremezken 15 Haziran sabahı İstanbul ve İzmit'te işyerlerine gelen işçiler kendiliğinden işbaşı yapmazlar. İstanbul'da çok sayıda işçisi olan Vinylex, Sungurlar, ECA, Otosan, Silvan, Aljer, AEG-Eti, Tikbaş, Doğu Galvanez, Arıtaş, Arçelik, Singer, Türk Demirdöküm, Profilo, Rabak, Magirus, Kavel, İşsan işçileri, İzmit'te Good Year, Pirelli, Türk Kablo işçileri sokağa dökülmüşlerdir artık. Türk-İş'in tehditlerine rağmen yürüyüşlere Türk-İş üyesi işçiler de katılır. İlk gün sokağa inen işçilerin sayısı yetmiş bindir. İşçiler gözaltına alınmak istenen arkadaşlarını teslim etmiyor, alınanların ise bırakılması için karakollara yürüyorlardı. 16 Haziran günü eylemlere katılanların sayısı 150 bini bulur. İşçilerin karşısına polisin yanı sıra zırhlı birlikler de çıkarılır, barikatlar kurulur. Ama bir sel olmuş akan işçilerin önünde hiçbir şey duramaz. İki gün süren eylemlere Ankara'dan, İzmir'den, İngiltere'den destekler gelir. 16 Haziran öğleden sonra işlerin sarpa sardığını gören İçişleri Bakanı, İstanbul Valisi ve DİSK yöneticileri bir toplantı yaparlar. Toplantıdan sonra açıklama yapan DİSK Genel Sekreteri Kemal Sülker girişilen “tahripkar eylemlerle!” ilgilerinin olmadığını söylerken Genel Başkan Kemal Türkler radyodan yaptığı duyuruda, “…aramıza çeşitli maksatlar güden kişiler girebilirler.....Hatta kötüsü, göz bebeğimiz şerefli Türk ordusunun bir mensubuna kötü maksatla taş atabilirler… Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Genel Başkanı olarak uyarıyorum” der. İşçilerin eylemsiz kalan sendikalarına karşın inisiyatifi ele almış ve kendi eylem biçimlerini belirlemiş olması burjuvazi kadar DİSK’i de rahatsız etmiştir. DİSK yöneticileri eylemlerin bir an önce durması için ellerinden geleni yapmışlardır. Olayların sonunda burjuvazi her başı sıkıştığında yaptığı gibi İstanbul ve Kocaeli’nde sıkıyönetim ilan eder. Eylemler sonunda Yaşar Yıldırım, Mustafa Bayram ve Mehmet Gıdak adlı işçilerle bir polis ve bir esnaf hayatını kaybeder. Takip eden günlerde eylemlere katıldıkları gerekçesiyle 4000 işçi işlerinden çıkarılır ve 21 DİSK yöneticisi gözaltına alınır. Bu arada TBMM’den geçen yasa değişikliği Cumhuriyet Senatosu’nda da ufak tefek değişikliklerle kabul edilir. Ardından Cumhurbaşkanı da onayladıktan sonra ilk anda yasaya destek veren CHP’nin bu kararından dönerek değişiklik teklifini Anayasa Mahkemesi'ne taşıması üzerine büyük ölçüde iptal edilir. İşçiler kazanmıştır.
15–16 Haziran’dan öğrendiklerimiz…
15–16 Haziran işçi direnişi İbrahim Kaypakkaya'nın da dediği gibi “gerçek kahramanın kitleler olduğunu”, işçi sınıfının devrimde önder güç olduğunu göstermiş ve işçi sınıfı içinde çalışmanın kaçınılmaz olduğunu öğreterek “bir avuç seçkin aydın grubuna dayanarak devrim yapmayı hayal eden bireyci küçük burjuva akımlarına ağır darbe indirmiştir”. 15–16 Haziran hayatı yaratanların istediklerinde aynı hayatı kolayca durdurabileceklerini göstermiştir. 15–16 Haziran, işçi sınıfı adına konuşanların sınıftan ne kadar uzak olduğunu göstermiş, yine Kaypakkaya’nın ifadeleriyle “işçiler bütün burjuva ve küçük burjuva revizyonist kliklerini tepeleyip geçmişlerdir.” İşçiler, o dönemde sol adına konuşanların büyük bir kısmına hakim olan cuntacı zihniyeti, 15-16 Haziran’da önlerine kurulan barikatlarla birlikte yıkmıştır. 15–16 Haziran, işçi sınıfı kazanıldığında hiçbir sarı sendikacının onu tutamayacağını göstermiş, sınıfın kendiliğinden hareketlerinde hazırlıklı olmayı ve kitlelerin kuyruğuna takılmadan onlara doğru önderlik yapmanın önemini öğretmiştir. 15-16 Haziran’ın temel dersleri bugün için de geçerlidir.
O günlerden bu günlere…
Gelişen devrim mücadelesinin önünü kesmek için gerçekleştirilmiş olan 12 Eylül faşist darbesi sermayeye kuralsız ve esnek çalışmanın ortamını yaratabilmek için sendikal örgütlenmenin önünü anti-demokratik yasalarla keser. Bunun yanı sıra sendikaların da güncel mücadele ve örgütlenme yöntemleri geliştirememesi ve işçi sınıfına ulaşmada yetersiz kalması, gelişen teknolojiyle birlikte emeğin değişen ve parçalanan yapısı, bir de egemen sınıfın emekçilerin beynine doldurduğu milliyetçilik ve din ağusu eklenince sendikalar her geçen gün kan kaybetmeye başlarlar. Aslında bu durum 80'lerde başlayan küreselleşme olgusu ile birlikte dünyada genel bir eğilim olarak görülmekte. Son yıllarda gerek sendikalar gerekse çeşitli yapılar bu açmazdan çıkma yönünde arayışlar içindeler. (bu çalışmalardan biri de Mayıs ayı sonunda Türkiye’de yapılacak olan 4. Uluslar arası Sendikal Konferans’tır)
Son yılda; emeğe 15-16 Haziran eylemlerine sebep olandan daha kapsamlı saldırılar Meclis’ten geçti. Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu, ardından İstihdam Paketi, sırada bekleyen Sendikalar Yasası değişiklikleri emeğe yönelen şiddetli saldırıların sadece bir bölümü. Şüphesiz daha lokal saldırılar da devlet politikası olarak uygulanmakta. Tabii bu durum işçiler arasında kendine muhalif bir hareket de yarattı ve tabandan sendika yönetimlerine uygulanan tazyik ister istemez yanıt buldu ve bir dizi grev ve eylemler gerçekleşti. Telekom Grevi, THY işçilerinin tavizsiz sürdürdüğü pazarlık süreci ve kazanımları, Novamed’in efsane kadın işçileri, SSGSS'ye karşı gerçekleşen 14 Mart ve 1 Nisan eylemleri, 1 Mayıs'ta sınıfın Taksim ısrarı gibi. Ancak Korkut Boratav'ın yaptığı bir çalışmada görüyoruz ki bu eylemlilikleri gerçekleştiren işçiler iktisat ve sosyal politika alanlarında sorulan sorulara karşı yaygın sol tutum takınırken ideolojik ve siyasal değer yüklü sorularda genel olarak gelenekçi bir çizgi izlemektedirler. Kısacası işçi sınıfı, siyaseti bir mücadele yöntemi olarak görmemektedir, hedefi iktidar olmak değildir. Bu da yıllarca Türk-İş'in ve devletin savunduğu yukarıda bahsettiğimiz sendikacılık anlayışına tıpatıp uyuyor.
İşçi sınıfı bugün ne yazık ki 15-16 Haziranı yaratan moral değerlerden, örgütlülükten ve kendine olan güvenden çok uzaktır. Sermaye karşısında küçük muharebeler kazansa da savaşta genel olarak burjuvazi öndedir.
Bundan tek kurtuluş ise; sosyalizm ile işçi sınıfı hareketinin birleştirilmesi, fabrika eksenli bir çalışmanın temel alınması, sınıf sendikacılığının yaratılması, işçi sınıfının siyasi iktidarı ele geçirme perspektifiyle bir mücadele vb. yürütmesidir. İşçi sınıfının kendiliğinden bir sınıf olmaktan çıkarak, kendisi için bir sınıf haline gelmesi, Bolşevik öncünün sınıf içinde yürüteceği çalışma ile olacaktır.
19.05.2008
Bir YDİ Çağrı okuru
Kaynakça:
1. İşçi Sınıfı Hareketi Üzerine Yazılar, H. Yeşil, Dönüşüm Yayınları
2. Türkiye'de Sendikal Kriz ve Sendikal Arayışlar, Epos Yayınları
3. Türkiye Sendikacılık Ansiklopedisi
4. Türkiye'de İşçi Hareketleri 1908-1984, M. Şehmus Güzel, Kaynak Yayınları
5. Türkiye'yi Sarsan 2 Uzun Gün, Kemal Sülker, V Yayınları
