Üç örnek, bir gerçek…

Sizlere anlatacağım bu üç olayda yaşananlar devlet güçlerinin devrimcilere ve Kürtlere karşı hangi taktiklerle nasıl saldırdığına, provokasyon ve linçlere destek verdiğine çarpıcı örnekler oluşturuyor.

Birinci olay:
Bizim de Çağrı gazetesi olarak içinde yer aldığımız oniki demokrat ve devrimci çevrenin İstanbul’da oluşturduğu Devrimci 1 Mayıs Platformu 2005'de “Taksim’de 1 Mayıs yasağının kalkması, 1977 1 Mayıs katliamının faillerinin yargılanması ve 1 Mayıs gününün resmi tatil ilan edilmesi” için TBMM’ye gönderilmek üzere bir imza kampanyası yürüttü.
İstanbul’un değişik semtlerinde stant açarak imza kampanyasını yürütmek için Valilik ve Emniyet Müdürlüğünden de izin alarak çalışmalara başladık. Bu bir haftalık imza stantlarında birçok yerde devletin resmi güçleri tarafından saldırılara uğradık.
Bunlardan en ilginci ve ibret verici olanı Ümraniye’de yaşandı.
Yıl 2005, günlerden 27 Nisan, Perşembe. Yer Ümraniye İGDAŞ’ın önü. Burada üç gündür açılmış olan imza standına, standın başında duran üç arkadaşa sözde standın “güvenliğini üstlenmiş” polislerin gözü önünde 25-30 kişilik sivil faşist bir grup tarafından saldırı yaşandı. Stant kırıldı arkadaşlar darp edildi. İmza toplanmaması, bildiri dağıtılmaması, oranın terk edilmesi istendi ve arkadaşlar tehdit edildiler. Polisler, bu saldırıyı engellemek için en ufak bir çaba göstermediler. İki gün sonra (27 Nisan’da) Devrimci 1 Mayıs Platformu olarak aynı yerde bu saldırıyı kınayacak bir Basın Açıklaması yapmak istedik. Çok erkenden gelen 100’ün üzerinde Çevik Kuvvet ve karakol polisi orayı ablukaya aldı.
Açıklamayı yapacak olan biz 10-15 kişilik gruba önce polis şefi gelip burada Basın Açıklaması yapamayacağımızı söyledi. Bu 15 – 20 dakikalık bizi oyalama sırasında caddenin karşı kaldırımında bir anda -kimin polis kimin sivil olduğu belli olmayan- 100’ün üzerinde sivil görünümlü faşist bizi faşist sloganlarla dakikalarca protesto etti.
Basın Açıklaması metnini okumaya başlar başlamaz yine polis şefi bu kez “bakın, durum gergin, sizin can güvenliğinizi sağlayamayız, hemen burayı terk edin” diyerek gitti. Ardından karşıda gittikçe sayıları artan sivilleri bize saldırtmak için açık bir şekilde kışkırtıyorlardı. Önce yumurtalı taşlı saldırı oldu. Ardından da etrafımızda kurdukları çemberi kaldırarak bize saldırttılar. Bu linç saldırısına karşı koyuşumuz üzerine kaçmak zorunda kalan bu faşist güruhun saldırısının hemen ardından bize saldırmak için hazır bekleyen onlarca Çevik Kuvvet polisi üzerimize çullandı. Tekme, yumruk ve coplarla bizi linç eden ve bize saldıran sivil faşistlere öteye git demeyen polis bizi döverek gözaltına aldı. Arabalarda da işkenceler sürdü. Bu saldırıda standımız kırıldı. Tüm arkadaşlar darbe aldık, içimizde ciddi şekilde yaralanan oldu. Götürüldüğümüz Ümraniye Emniyet Müdürlüğü’nde bu kadar açık haksızlığa ve barbarlığa karşı ilgili tüm yerlerde hakkımızı arayacağımızı söyledik. Onlar, bizi “Duyarlı vatandaşlarının” saldırısından korumak için arabalarına aldıklarını, gözaltına almadıklarını, bizim terörist olduğumuzu, isteseler kendilerine karşı geldiğimiz için bizi gözaltına alabileceklerini belirtip hemen kayboldular.
Böylelikle demokratik hukuk devleti maskeli faşist düzenin resmi ve sivil kollayıcıları tarafından ortaklaşa linç edilerek bize “demokratik haklarımız güven içinde” kullandırılmış oldu.

İkinci olay:
Yine yer İstanbul – Ümraniye semtindeki bir mahalle…
Kazım Karabekir Mahallesi Malatya Caddesi’nde demir hurda alım-satımı yapan bir işyeri. Bu işyeri Bingöl’ün bir ilçesine bağlı bir köyünden gelen yoksul bir Kürt emekçisine ait. Bu yoksul köylü köyünde 4 genç akrabasını açlık sınırının altında yaşayan ailelerine bir parça ekmek parası kazansınlar diye yanına çağırmış. Birlikte beşi de hurda demir toplayıp satıyorlarmış.
Türkiye’nin birçok büyük kentinde tersane, inşaat tarım işçiliği yapan işçilerin yaşadıkları zorlukların aynısını yaşayan ve yaşları 17 ile 25 arasında olan bu beş gençten 4’ü ile tesadüfen tanıştık.
Bu iki katlı işyerinde üst katı barınma yeri, alt katında topladıkları hurdaları depolayan ve bir yıldan fazla kendi işinde gücünde olan bu Kürt gençleri gazeteci olduğumuzu öğrenince 2008 yılının Mart ayında uğradıkları ırkçı faşist bir saldırıyı anlattılar.
Gençler, Mart ayının son pazar günü gece saat 01.00’de evlerinde uyurken bir grup MHP’li faşistin “bunlar PKK’li terörist, mahallede PKK bayrağı asıyorlar” şeklindeki propagandalarla kışkırtarak topladığı 80-100 kişilik mahalli kalabalığın saldırısına uğramışlar.
Kapıları kırarak içeri giren faşistler işyeri sahibini iki gün ayağa kalkamayacak derecede demir sopalar ve zincirlerle döverek komalık yapmışlar. Diğer gençlerin üçü de saldırıda yaralanmışlar. Faşistler saldırılarını tamamladıktan ve evin dışına çıktıktan çok sonra gelen polisler saldırganlara evin önünü terk etmeleri için ricada bulunup, gitmişler. Sabaha kadar evin önünde bekleyen faşistler gençleri mahalleyi terk etmedikleri takdirde öldürecekleri tehdidinde bulunmuşlar. Sabaha kadar korkudan uyuyamadıklarını belirten gençler, ertesi gün hurda toplamaya çıkan iki arkadaşlarına yine saldırıldığını söylediler. Saldırının üzerinden bir hafta geçmiş olmasına rağmen halen olayın şokunu üzerlerinden atamadıklarını ifade ettiler. Bütün herşeyi bilen polislerin tavırlarından kendilerine saldırılmasına sevinir hallerine şaştıklarını belirten gençler, sivil faşistlerin polislerin yanında kendilerini tehdit ettiğini polisin buna ses çıkarmadığını söylediler.
Faşistlerin kendilerini evden ve dükkandan çıkarttırmak için ev sahibini de tehdit ettiklerini belirten gençler ev sahibinin de kendilerinin yataklarını dışarı attığını iki gün önce başka semte taşındıklarını belirttiler.

Üçüncü olay:
İstanbul – Avcılar semtinde kurulu Aster Tekstil Fabrikası’nda yaşanıyor.
Kadın giyimi üzerine tanınmış uluslararası markalara elbise üreten bu fabrikada çoğu kadın 420 işçi çalışıyor. Çalışan işçilerin TEKSTİL – SEN’de örgütlendiği bu fabrikada patron Mayıs ayı başından beri başta sendika üyesi işçiler olmak üzere birer ikişer işçileri işten atmaya başlamış. Son olarak sendika üyesi Selahattin Altınay’ı ücret alacağını ve tazminatını vermeden işten atınca sendika 8 Mayıs 2008 günü fabrika önünde işten atmaları protesto eden bir Basın Açıklaması yapmış. Daha açıklama bitmeden “eski solcu” ve şimdi ÖDP’li geçinen patron Sarı Kocali ve fabrikanın Güvenlik Amiri sendikanın Örgütlenme Uzmanı Düriye Sezgin ve Eğitim Uzmanı Huri Vayiç’e saldırarak saçlarından tutarak yerlerde sürüklemişler. Sendika bu saldırıyı yapanlar hakkında suç duyurusu yapmasına rağmen bu saldırganlar hakkında hiçbir işlem yapılmamış.
Acaba alacağı ücret dahi verilmeden tazminatsız işten atılan işçi Selahattin Altınay patron Sarı Koçali’ye bir tokat atsaydı şimdi içerde olmaz mıydı? Bu işçi emekçi düşmanı devletin nasıl bir hukuka ve adalet anlayışına sahip olduğunu göstermiyor mu?
Tekstil – Sen patronların ve devletin bu ve buna benzer saldırılarını protesto etmek için 14 Mayıs 2008 günü ASTER TEKSTİL Fabrikası’nın önünde bir Basın Açıklaması daha yaptı. Bizim YDİ ÇAĞRI Gazetesi olarak desteklediğimiz eylem, açıklamaya katılanların on katı kadar polisin ablukası altında yapıldı. Buna rağmen patron yaptığından korkmuş olacak ki fabrikanın önünü arabalarla kapattığı gibi tüm koruma görevlilerini de sıra sıra dizmişti kapıya!
Bu üç örnek bir gerçeği bir kez daha ispatladı ve gösterdi: O da siz okuyucularımızın çoğunuzun bildiği bir durum. Bilmeyenlere bir kez daha hatırlatmak istiyoruz. Bu durum başka bir ifade ile “Taşların bağlanıp, itlerin salındığı” bir durumdur. Faşist düzenin gerçek yüzüdür. Bu durum sürecek. Taa ki tersi bir durum, yani işçilerin emekçilerin ve tüm ezilenlerin birleşip “itleri bağladığı, taşları çözdüğü” güne dek!

Mayıs 2008