Türkiye Kyoto Protokolü’nü imzalıyor:
Hoş, ama boş bir karar!

Bakanlar Kurulu 2 Haziran’da yaptığı toplantıda, Çevre ve Orman Bakanlığı’nın önerisi üzerine Kyoto Protokolünü imzalama kararı aldı.
Kyoto Protokolü, 1990 yılı seviyesine göre, atmosfere salınan sera gazlarını yüzde 5,2 oranında, 2008–2012 yılları arasında azaltmayı öngörüyordu. 1997 yılında imzalanan protokol 2005 yılında yürürlüğe girdi. ABD, Avustralya, Türkiye vb. ülkeler bu protokolü imzalamamışlardı.
Gelinen aşamada Kyoto Protokolü’nü Avustralya’nın da imzalaması ile Türkiye uluslararası alanda yalnız kalma, yeni protokol oluşturma sürecinin dışında kalma tehlikesi ile karşı karşıya kaldı.
Protokol bugüne kadar 176 ülke tarafından imzalanmıştır. Türkiye’nin gelinen noktada protokolü imzalama kararı, gerçek anlamda bir şey ifade etmemekte, Türkiye bir yükümlülüğün altına girmemektedir. İlk 5 yıllık uygulaması bitmek üzere olan protokole taraf olmak, yeni dönemle ilgili hazırlıklara katılabilmek ve çekincelerini koyabilmek içindir.
Bu gerçeği, Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek’de, Bakanlar Kurulu ardından yaptığı basın toplantısında; "Şu saatten sonra atılacak imza sembolik değerden öteye geçer mi, bu imzanın anlamı nedir?" sorusuna verdiği "5 yıllık uygulama sonuçlarıyla ilgili bir hazırlık yapılıyor. Siz bunu imzalamadığınız sürece bu çalışmaya aktif bir şekilde katılamazsınız. Özel şartlarınız varsa bunları dahil edemezsiniz. Bundan sonraki çalışmalara aktif olarak katılabilmesi, çekincelerini ortaya koyabilmesi için protokolü benimsemesi gerekiyor." Yanıtı ile bir anlamda teslim etmektedir.
2012 yılından sonra, Kyoto protokolü yerine geçecek, yeni bir protokol oluşturma çalışmaları, pazarlıkları, toplantıları devam ediyor. Kyoto Protokolünü imzalama kararı –Bakanlar Kurulu kararının Meclis tarafından onaylanması gerekiyor- yeni protokol oluşturma sürecine dahil olmak için alınmıştır. Aksi taktirde Türkiye sürecin dışında kalacaktır.
Kyoto çözüm olmadı, yenisi de olmayacak!
Emperyalistlerin bir bölümü, sanki çevreyi kirletenler kendileri değilmiş gibi çevreci pozlara bürünerek sera gazları emisyonlarını azaltma peşinde.
Sera gazlarını belirli yüzdelerle azaltma, sınırsız salınıma göre olumlu olsa da, son tahlilde çözüm değildir. Yerküredeki yenilenebilir enerji kaynaklarının enerji ihtiyacını karşılama potansiyelinin olduğu yerde, insanlık fosil yakıtlara muhtaç değildir.
Bu nedenle yapılması gerekli olan, küresel ısınmanın temel nedeni olan sera gazlarını belirli yüzdelerle azaltma mücadelesi değil, bir bütün olarak sera gazlarını sıfırlama mücadelesi olmalıdır. Fosil yakıtların kullanımına enerji üretiminde son verilmelidir.
Çevrenin en büyük kirleticileri olan emperyalistler, düzen sınırları içinde sistemi sorgulamadan çevre mücadelesi yürüten yeşilci çevrecilerden bu mücadele beklenemez. Bu mücadeleyi yürütecek olan, çevre mücadelesini sınıf mücadelesinin önemli bir parçası olarak gören sınıf bilinçli işçi hareketidir.
Kapitalist sömürü, doğanın yağmalanmasının boyutu insanlığın geleceğini tehdit eder boyutlara varmıştır.
İnsanlık küresel ısınmanın nedeni olan fosil yakıtların kullanımına muhtaç değildir. Yenilenebilir, alternatif doğal enerji kaynakları (güneş, rüzgar, jeotermal, bio, su, hidrojen vb.) enerji ihtiyacını karşılamak için kat be kat yeterlidir. Yenilenebilir enerji kaynaklarının enerji üretiminde yeterince kullanılmaması, bu kaynakların enerji üretiminde kullanımının teknik olarak mümkün olmadığı için değil, kapitalistler için karlı olmadığı içindir.
Doğal kaynakları, kendinden önce hiçbir üretim biçiminde olmayan bir vahşilikle tüketen kapitalist sömürünün, kar uğruna doğada yol açtığı tahribat ve bu tahribatın gelecek açısından oluşturduğu tehdit, 60’lı yılların sonundan itibaren gözle görülür bir problem haline gelmiştir.
Ya emperyalist kar hırsı ile doğanın mahvedilmesi, doğal kaynakların hoyratça kullanılması, ya da emperyalist sömürü sisteminin proleter dünya devrimi ile yıkılması, doğa yasalarının bilincinde olarak, onlarla uyum içinde bir ekonominin kurulması.
Ya barbarlık, ya sosyalizm! Çevre alanında da seçenekler bunlardır.
Bir 3 Haziran günü yitirdiğimiz Nazım’ın dediği gibi;
“Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz, Ya dünyamıza inecek ölüm.”
Seçenek bizim!
3 Haziran 2008
