Hangi tercih?


Dünyanın en zor, en meşakatli işi devrimci olmaktır. Hayatın bir dönemi, her insanın karşısına tercihler çıkarır ve bu tercihler doğrultusunda hayatına yön verir. Bu noktadan sonra devrimci olma tercihini seçtiyseniz, ilk baskı evde evebeyinlerinizden gelir. Evdeki bu baskının yanında, çevrede bu koronun içine katılır. Bir devrimcinin sistemle olan sınavı da burada başlar. Aileden ve çevreden sürekli telkinler ve uyarılar gelir. Bu düzen degişmez, bizde ugraştık ne oldu? vb. gerekçelerle zihni bulandırıp tercihimizden vazgeçmemizi sağlamaya çalışırlar. Doğrular çok sıcak ve yakıcıdır. Bilinç gelişmeye başlayınca, hayata baktığımız çerçeve değişir. Yalanlar baskılar ve sömürü üstüne kurulu düzen bizi rahatsız etmeye başlar. Artık bir duruş başlar. Evdeki baskı da şekil değiştirmeye başlar. Okuyorsan harçlığını düşürürler. Çalışıyorsan eve giriş çıkış saatlerine müdahale olur, arkadaşlarını sorgulamaya başlarlar. Tehditler havada uçuşur, bu müdahaleler bazen eve almamakla sonuçlanabilir. En koyu tartışmalarda yüzünüze tokat atılabilir. Bilincin gelişmesiyle beraber artık yaşadığımız bu hayatı sistemi sorgulamaya başlarız. Aile ve çevreyle olan feodal ilişkileri yıkmaya başlarız. Bundan sonra yönümüz ve idealimiz sınıfsız, özgür bir ülke ve dünya yaratmaktır. Doğru bilinci almak, hayatı buna göre yorumlamak, kavgada uzun soluklu olmak, devrimci olma tercihinde en önemli husustur. Dönüşmeye başlama süreci aç susuz olmakla aynıdır. Bilgiye karşı açlık ve susuzlık hissederiz ve elimizdeki tüm imkanlarla okumaya başlarız. Okudukça, öğrendikçe ilk adımı attığımızdaki haksızlığa, zülme olan hıncımızı, öfkemizi bilimsel temeller üzerine oturtmaya başlarız. Bir kavganın olmazsa olmazı ideolojik netliktir. Marks’ı, Engels’i, Lenin’i, Stalin’i okuyarak ve bunun yanında sosyalist yazını sıkı bir şekilde takip etmeye başlarız. Bilinci  Marksist Leninist klasiklerden öğrenmeye başlamayıp temel almazsak, bu hayatı ve mücadeleyi doğru şekilde diyalektik yöntemle bilimsel temeller üzerinde yükseltemeyiz. Devrimci olma durumu da belirli bir dönem sonra kesintiye uğrar, maziden anı olarak yerini alır. Uzun soluklu olmak için Marksizm ve Lenininizm devrimciler için yolun başında okunup kavranması gereken en temel unsurdur. Okudukça  eski yaşamı geride bırakarak, yeni ufuklara yol alırken paylaşmayı, yoldaşlığı, özveriyi, fedakarlığı öğreniriz. Burjuvazinin yaratmak istediği birey olmamakla beraber seçtiğimiz  tercihle ikinci baskıyla karşılaşırız. Bu baskı aile ve çevre baskısın yanında daha ağır ve zordur. Dönüşüp gelişme süreci artık kendimizi dönüştürme ve geliştirme yanında toplumu da dönüşütürüp geliştirme sürecine doğru gelişir. Örgütlü yaşamın içinde zihnimiz özgürleşir ve özgürleşmeyle kendimize, yani insanlığa doğru yolculuk başlar. Bu yolculukla beraber din, dil ve ırkçı söylemlerin karşısında halkların kardeşliğini, eşitliği, özgürlüğü benimseriz. Burjuvazinin örgütlü yaşam karşısında baskısı, kendi iktidarının yıkılacağı korkusu ve de acizliğinden gelir. Polisini, askerini, medyasını seferber eder. Karokollara, kışlalara işkence tezgahları kurar. Cezaevlerini alfabetik sıraya göre yapar. Yaptıkları hiçbir zaman yeterli olmaz, yenileri inşa edilir. Bunların yanında sokak ortasında infaz eder. Sırtın dönükken bulur kurşun seni.
Haksızlığın, sömürünün baskının karşısında, ya bu düzeni kabul edip kör sağır dilsiz olacağız Ya da onurlu bir yaşam kurma kavgasında karşısında olacağız. Her iki tercihte hayatımızı kökten değiştiren tercihlerdir. Düzen içinde hayatımızı sürdürdükçe, sömürüye açlığa, yokluğa, savaşlara katliamlara onay veririz. Çünkü bu düzen susmayı ve itaat etmeyi bekler. Susup itaat ettikçe, zaten herşeyi kabullenmiş oluruz. Bu yüzden bizi rahatsız eden herşeyin sorumlusu olma durumu da belirir. Savaşlarda bombalar altında ölenlerin, açlık yüzünden hayatını kaybedenlerin, Tuzla’da iş cinayetlerinde ölenlerin, kot taşlarken kansere yakalanıp hayatını kaybedenlerin, Afrika’da açlık hastalık ve susuzluk yüzünden ölenlerin ve sayfalarca yazacağımız bir çok olumsuzluğun sorumlu olma payı maalesef sustukça bizde olacaktır. İkinci tercihse yeniden doğmadır. İsyandır, başkaldırıdır, umuttur. Yüzyıllardır süregelen baskılar ve sömürü karşısında, büyük insanlığın tatmadığı bilmediği yabancısı olduğu kendisini armağan etmektir. Eşitliğin, özgürlüğün, sınıfsız, sömürüsüz bir dünyanın kavgasına tutuşmaktır. Devrimci olmak zordur, zor olduğu kadar onurludur. Yüreginde tükenmeyen ışığı toprağa düşünceye kadar taşımaktır. Yüreğinde haksızlığı hisseden dünyanın herhangi bir yerinde yaşanan olumsuzluğun acısını acısı olarak bilmektir. Yüreğinde herkese yer vardır. Taşır kavganın yükünü, hani tabiri caizse kelle koltuk altındadır. Artık yeter diyelim ve tercihimizi  mücadeleden ve devrimden yana yapalım. Düzenin yalanlarına, dolanlarına karşı örgütlenelim. Bu düzende yaşananan ve içimizi acıtan herşeyin karşısında durarak seyirci olup vicdanımızı lekelemeyelim. Unutmayalım bizi nasıl sömürdüklerini, nasıl katletiklerini! Bizi herşeyiyle teslim almaya çalışıyorlar. Özel hayatımızı dinleyerek, izleyerek takip ediyorlar. Teknoloji geliştikçe bu emellerine daha çok ulaşıyorlar. Yaşadığımız doğayı yok edip, yaşam alanlarımızı yok ediyorlar. Onurlu bir yaşam ve kavganın aciliyeti kendini eskisinden daha çok hissettirmiştir. Ya barbalık içinde çöküşe gideceğiz Ya da sosyalizmi kurup insanca yaşacağız. Tercihler bize ait. Yazıyı  bitirirken sözü Yımaz Güney’e bırakıyorum.
“Kimin saflarında olacağız?
Bağımsızlık, demokrasi ve özgürlük isteyen; insanın insana kulluğuna son verilmesini isteyen halkların devrimci saflarında mı, yoksa bağımsızlığa ve demokrasiye karşı çıkan, sömürüyü bir tasma gibi halkların boğazına geçirip onları köleleştiren ve düzeni korumak için her türlü baskı ve zulmü “meşru” gören halk düşmanı saflarda mı?
Hangi safları seçersek seçelim, seçtiğimiz saflar bize çeşitli görevler yükler. Bu görevlerin yerine getirilmesi, bizi sınıfsal değerlere göre adlandırır. Ya ezilen halkların ve sınıfların fedakâr, yiğit, bilinçli, unutulmaz savaşçıları olarak, bilinen-bilinmeyen kahramanları olarak tarihe geçeriz… ya da halk düşmanları olarak, nefretle anılarak tarihin kara sayfalarına, tarihin çöplüğüne. Ya anamıza, babamıza, karımıza ve çocuklarımıza, bizden sonraki kuşaklara şerefli insanların mirasını bırakırız… ya da onların, yakınlarımızın, uzun bir süre utanacakları, hatırladıkça yüzlerini kızartacak acı bir miras. Biz, çocuklarımıza şerefli, onurlu bir miras bırakmalıyız.
Arkadaşlarım,
Şerefli bir miras bırakmanın birinci koşulu, ezilenlerin yanında bilinçli bir biçimde saf tutmak ve kendimizi, ezen sınıfların gerici ideoloji ve kültürel etkilenmelerinden, düşünce biçimlerinden, alışkanlıklarından kurtarmak için sabırlı çaba sarfetmektir.
Safımız, her türlü sahteliği, grupçuluğu aşarak, başta işçi sınıfı olmak üzere, ezilen, sömürülen bütün emekçi kitlelerin birliği doğrultusunda, devrimci proletaryanın mücadele safları olmalıdır.
Bu safı içtenlikle ve inanarak seçmişsek, bu saflara karşı olan bütün gerici güçlere ve bu güçlerin ideolojik, siyasi, kültürel ve toplumsal etkilerine karşı, bilimsel sosyalizmin ilkeleri temelinde savaşmalıyız.
Bu görev, kendimizi ve çevremizi değiştirmeyi emreder.
Bu görev, devrimci fedakârlığı, bilgi edinmeyi, yiğitliği ve alçakgönüllü olmayı emreder.
Bu görev, devrim saflarını seçmiş insanların, eleştiri, özeleştiri temelinde birliğini emreder.”
( Yılmaz Güneyin bu yazısı GÜNEY dergisinin 28. sayısında Yılmaz Güney'in doğum günü vesilesiyla adlı yazıdan alınmıştır. )

22 Aralık 2008
Genç bir YDİ Çağrı okuru işçi