“Faşizm var” Günaydın!

Uluslararası ekonomik kriz sürüyor ve sürdükçe işçileri, emekçileri vurmaya devam ediyor. Buna karşı alınan önlemler ise sadece patronlar tarafını sevindiriyor, işçi ve emekçiler lehine krizin etkilerini azaltmıyor. Örneğin otomotiv ve mobilya sektöründeki stokların eritilmesi için yapılan KDV indirimlerine rağmen satışlarda beklenen artış olmadı. Ama patronlar bu indirimleri fırsata çevirmek için, kar oranlarını arttırdılar. Yine bu dönemde işçilerin işten atılmasında veya büyük bir kısmının kazanılmış haklarına saldırılarda bir azalma olmadı. Hatta bazı şirketler işçi çıkararak, kalan işçilerin daha fazla çalıştırılması ile karlarına kar kattılar, kriz döneminde büyüdüler. Kısaca işçi sınıfı geçtiğimiz ayda da patronların yaratmış olduğu krizin faturasını ödemeye devam etti.
Son olarak patronlar ve kendi üyelerinin bile taleplerine kulak tıkayan bazı sendikalar birleşerek işçi ve emekçilere “evine kapanma pazara çık” dediler. Aslında işten atılan, ücretleri düşürülen milyonlarca işçi ve emekçi ile dalga geçtiler. Eğer kendilerine güveniyorlarsa evlerinde karlarını hesaplayan patronlar ve onların işbirlikçisi olan sendika bürokratları pazara çıksınlar. Pazarda esnafın, işçinin, emekçinin, işsizin onlara diyeceklerini dinlesinler. Gerçi yüksek karlar elde eden patronlar ile bu karlardan nemalanan işbirlikçi sendikacıların insanları pazara çıkmaya davet etmeleri de olağan. Çünkü onlar tüm insanların kendi gittikleri büyük alışveriş merkezlerine gittiklerini sanıyorlar. Durumları İngiltere kraliçesinden farksız. Kraliçe, halkın çok yoksul olduğunu, ekmek bulamadıklarını söyleyenlere cevabı tarihe geçer: “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler”.
Krize karşı hükümet cephesinde de durum farklı değil. Tuzları kuru olanlar ne anlasınlar yoksulun halinden. Şimdi yeni ekonomik paketler açıklama arifesindeler. Yıllarca devletin elini ekonomiden çekmesini, üretim ve ticaret yapmamasını savunanlar şimdi tersi bir durumdalar. Devletin her ekonomik müdahalesinde yaygara koparan patronlarda “her şeyi devletten beklemeye” başladılar. Patronlar adeta birbirleri ile yarışarak hükümetten yardım talep ediyorlar. Eee tabi ki “devletin malı deniz yemeyen keriz”.

Demokrasi, faşizm ve adaletsizlik…
Geçtiğimiz günlerde Hükümetin AB’den sorumlu bakanı AB ile uyum sürecinde “vites büyüteceklerini” açıkladı. Cumhurbaşkanı Gül “Kürt sorunu Türkiye’nin birincil sorunudur” dedi. Öncesinde ise Kürt sorununun çözümü için tarihi bir fırsat olduğu ve iyi şeyler olacağı açıklamaları yapıldı. Bir anda olumlu bir hava esti. Merakla neler olacağını beklemeye başlamışken KESK Genel Merkezi ile birlikte eş zamanlı olarak Van, İstanbul, Manisa ve İzmir’de KESK’e bağlı sendikalar polis tarafından basıldı. Çok sayıda sendikacı gözaltına alındı. Gerekçe ise KESK’in PKK ile bağlantılı olduğu iddiası.
Yine İçişlerine bağlı olan polis DTP milletvekillerini ifade vermeye ve eğer gelmezlerse zorla götürüleceklerini açıkladı. Bunun üzerine yeni bir gerginlik dönemi yaşandı. Tüm milletvekilleri gibi dokunulmazlıkları olan ve bu nedenle de yargılanamayacak olan DTP milletvekilleri haklı olarak ifade vermeye gitmeyeceklerini açıkladılar. Meclis başkanı başta olmak üzere birçok milletvekili DTP’nin gerginliği arttırmaması gerektiğini, yani kısaca ifade vermeye gitmelerini istedi. Ama söz konusu Cumhurbaşkanı Gül olduğunda tersini savunmaya başladılar.
Ama tüm bunlara rağmen geçtiğimiz aya damgasını vuran açıklama Başbakan Erdoğan’dan geldi: “Farklı etnik kimliklerin kovulması faşistlikti. Bu hatalara zaman içerisinde, zaman zaman biz de düştük”. Bir taraftan böyle bir açıklamaya kadar gelinmesi elbette sevindirici. Ama yıllarca bu ülkenin faşizmle yönetildiğini söyleyen, Türk ulusu dışındaki ulus ve milliyetlere baskı uygulandığını, katledildiklerini, soykırıma uğradıklarını söyleyen devrimcilere, komünistlere kulaklarını tıkayanların, tersine bunları açıklayanları bölücülükle suçlayanların bu açıklamayı yapmaları şaşırtıcı. Oysa aynı Erdoğan zaman zaman “ya sev, ya terk et” söylemini de kullanıyordu. Şimdi ise bunu “zaman zaman bizde aynı hatalara düştük” diyerek geçiştirmeye çalışıyor. Biz yıllardır söylüyoruz, bu ülke faşizmle yönetildi, yönetiliyor. İktidar dalaşı çerçevesinde AKP Hükümeti ile bazı şeylerin değişmeye başlaması sorunun esasını değiştirmedi. Örneğin bir taraftan böyle açıklamalar yapılırken, diğer taraftan KESK’e olduğu gibi birçok kurum, Temel Demirer’e olduğu gibi bir çok insan faşizmin soğuk yüzü ile tekrar karşılaşıyor. İnsanlar “bölücülük” suçlaması ile yargılanıyor, hapse atılıyor.
Başbakanın bu açıklaması üzerine ise CHP’liler ayağa kalktı. CHP’li Canan Arıtman TBMM’ye Başbakan Erdoğan’ın yanıtlaması istemiyle “Türkiye Cumhuriyeti Devleti faşist bir devlet midir? Hangi etnik kimlikten kaç kişi kovulmuştur?” sorusunu yöneltti. Başbakanın daha önceleri de olduğu gibi açıklamasını ilerletmeyeceğini, çark edeceğini tahmin edebiliriz. Ancak biz bu konuda hem Erdoğan’a hem de CHP’lilere “Günaydın” dedikten sonra Arıtman’ın sorusuna olumlu cevap veriyoruz. Yaklaşık bir milyon Ermeni sürgün edilerek soykırıma uğramıştır. Yıllardır Kürt halkına baskı uygulanmış, insanlar katledilmiş, binlerce Kürt yerini, yurdunu terk etmeye zorlanmıştır. Zorunlu mübadele yasalarıyla, yaratılan provokasyonlarla, katliamlarla Rumlar, Süryaniler, dini farklılıkları nedeniyle Aleviler yok edilmeye çalışılmış, asimilasyona uğratılmış, kovulmuşlardır.

Buradan çıkış yolu…
Zaman zaman söylenir “Burası Türkiye!”. Gerçekten de yaşanan gariplikleri açıklamak için bazen kelimeler yetersiz kalıyor ve “Burası Türkiye!” diyoruz. İç dinamikleri, karmaşıklıkları, çelişkileri kendine özgü bir yol izliyor. Bir taraftan demokratikleşiyoruz, bir taraftan son birkaç yıldır nispi olarak uzaklaşılan faşizme dönüyoruz. Bir taraftan 301. madde değiştiriliyor, diğer taraftan insanların yargılanmaları hız kesmiyor. Gül’ün dokunulmazlığı var yargılanamaz deniyor, diğer taraftan DTP’liler ifade vermeye zorlanıyor. Kürt sorunu için tarihi fırsat açıklamaları yapılıyor, diğer taraftan yasalar çerçevesinde kurulan sendikalar basılıyor, operasyonlarla sorunun “çözülmesine” gayret ediliyor, savaş tırmandırılıyor. vb. vb. Son noktada insanlar trübin sloganlarına zorlanıyor: “Burası Türkiye! Buradan çıkış yok!” Oysa tarih çıkış yolunu berrak bir şekilde gösteriyor.
15-16 Haziran 1970 Büyük İşçi Direnişi bize çıkış yolunu gösteriyor. Sendikalar yasasında yapılacak bir değişiklik ile DİSK’in tasfiyesini amaçlayan hakim sınıflara, işçi sınıfı büyük bir cevap verdi. İstanbul ve İzmir’de 150 bin işçinin direnişini durdurmaya, fabrika bölgelerinden gelen işçilerin birleşmesini engellemeye çalışan asker ve polis barikatları dağıtıldı. Silahsız işçilere karşı silah kullanan güvenlik güçleri üç işçiyi katletti. Yine de eylemi durduramadılar. İşçi sınıfı bu mücadelesi ile yasanın değiştirilmesini engelledi. İşte bu ders bugünkü sorunların çözümünün biricik yolunu gösteriyor: İşçi sınıfının, egemenleri iktidardan alarak kendi iktidarını kurmasının yolunu. Halklar arasında gerçek barışın olacağı, ekonomik krizlerin, yoksulluğun, adaletsizliğin son bulacağı yeni bir dünya işçi sınıfının mücadelesi ile kazanılabilir. İşçi sınıfı önderliğindeki emekçilerden, ezilenlerden başka güçlerden medet ummak bizi başladığımız noktaya getirir. İşçi sınıfı önderliğinde devrim olmadan, buradan çıkış yok!

31.05.2009 √