Haiti:
Deprem salladı, binalar öldürdü!
Katliamlar, soykırımlar, ya da doğanın ürünü olan fırtınaların, depremlerin yol açtığı acı sonuçlar hakkında yazmak –sözkonusu olan verileri rakamlarla altalta yazmak olduğu sürece– kolay oluyor… Fakat, böylesi olaylarda işin özü rakamları ya da verileri alt alta dizmek olmuyor ve böylesi konular hakkında yazı yazmak gerçekten çok zor!
Eğer siz “büyük insanlığın” baskıdan, sömürüden, yoksulluktan kurtulması için mücadeleye katıldıysanız; gözünüzün önünde doğanın gazabının değil, sistemin bozukluğunun sonucu olarak insanlığa karşı barbarlık yaşanıyorsa ve sizin elinizde o anda özde hiç bir şeyi değiştirme imkanı yoksa; örneğin onbinlerce insan cesedinin beton yığınları gibi bir araya yığılmasını, insan cesetlerinin bir çöp gibi oradan oraya atılmasını, bunun da ötesinde ceset toplamanın kazanç işi olarak görülüp yapılmasını zor anlatabilirsiniz.
Bilincinizle gelişmeleri analiz etmeye çalışırken bile, eğer insanlığınız hala sizi terk etmemişse, kendinizi o insanların yerine koyma yetiniz varsa, yani empatinizi kaybetmemişseniz; o zaman insani duygularınızın sizi etkilemesini engelleyemezsiniz. Objektiv tavrınıza duygularınız da katılacaktır, öyle ya da böyle!
Bu zorluğu, Haiti’de yaşanan deprem ve sonrası dönemde ortaya çıkan sonuçları bağlamında, yardım adına ülkenin ABD emperyalizminin askerlerince kuşatılmasında; ölenlerin cesetlerinin günlerce sokaklarda bırakılmasında, aç ve susuz kalan yüzbinlerce insana yardım adına kurşun sıkılmasında ve tüm baskılara rağmen aç kalmanın, susuz kalmanın beraberinde getirdiği, kolluk güçlerine rağmen güçlülerin güçsüzlerden önce sözkonusu malzemelere el koymasında ve haklı olarak depolardaki mallara el konulurken sözkonusu aç, susuz insanlara “asayiş” adına saldırılmasında; yollara düşen onbinlerce insanın sınırlarda geri gönderilmesinde vb. vb. yeniden yaşadık.
12 Ocak’ta yerel saate göre saat 16.53’te yaşanan depremden, 9,5 milyon civarındaki nüfusun üçte biri zarar görmüştür. Ölenlerin kesin sayısı zaten belli değil. 28 Ocak itibariyle resmi ölü sayısı 170.000 olarak kabul edilmiş ama enkaz altında olduğu tahmin edilen cesetlerle birlikte bu sayının 200.000’i aşacağı tahmin edilmektedir. Yaralıların sayısı ise –yine gerçek bir araştırma hesabı sonucu değil– 250.000 kadar verilmektedir. Ki bu yaralılar arasında psikolojik olarak hastalık geçirenler, travma yaşayanlar yoktur. 1,2 Milyon insanın evsiz-barksız kaldığı bilgisi veriliyor. Bunun da esas kaynağı Haiti’nin Başkenti Port-au-Prince’deki durumdur. Ülkenin genelinde gerçek rakamlar, hem ölüler, hem yaralılar ve hem de evsiz-barksızlar bağlamında daha da yüksektir.
Batılı medyaya yansıdığı kadarıyla genel bina inşaatı konusunda Haiti’de depreme uygun bina inşa etmek yoktur. Fakat kimi somut binalar, –bunlar nedense işgalci güçlerin büroları ve yattığı yerler oluyor– fazla zarar görmüyor. Yani varolan binalar içinde en sağlamları yine işgalcilerin ve egemen sınıf temsilcilerinin elindedir. Buna rağmen sözkonusu binaların yıkılması ise depremin şiddetine ve binaların bu şiddete uygun inşa edilmemiş olmasındandır. Başkanlık sarayının ve parlamento binası ile kadetralin yıkılması yoksullarla zenginler arasındaki farkın gizlenmesine hizmet etmiştir. Bu farklılık ama pratikte, yardım sorunu gündeme geldiğinde gizlenememektedir. Olgu, yüzbinlerce insanı deprem değil binalar yaralayıp öldürmüştür.
Haiti’de devlet, kelimenin gerçek anlamında felce uğradı. Kaç bakanın öldüğü bile tam açıklanmadı. Hükümet polis karakolunun binasında (bahçede) toplanmaya çalıştı ve Başkan polis lojmanında kaldı. Toparlanana kadar hükümetin bir nevi yıkıldığı ortamda kimi “yardımsever” ülkeler, Haiti hükümetinden resmi yardım talebini beklediler! Talep gidip, yardım gelene kadar çoğu göçük altındaki depremzedeler için yardımda gecikilmişti…
Haitili depremzeler yardım adına kendilerine silahları doğrultup ateşleyenlerin kimliğini iyi bilir. Yüzyılların beraberinde getirdiği kölelik, yoksulluk, bağımlılık ve bununla birlikte köle sahiplerini, sömürgecileri, işgalci emperyalistleri iyi tanır Haitili yoksul işçiler-emekçiler!
Evet, Haiti’nin içinde bulunduğu durumun esas kaynağının sömürgecilik ve emperyalist sistem olduğu gerçeği, deprem üzerine yürütülen tartışmalarda, yapılan yorumlarda yeniden gündeme geldi, getirildi.
“Latin Amerika’nın ilk devrimi” olarak adlandırılan isyanın 1791 yılında Haiti’deki siyah kölelerin isyanı olduğu; bu isyanın sonucunda köleliğin 1793’te kaldırıldığı ve 1804 yılında da Haiti (Siyahlar) Cumhuriyeti’nin kurulduğu olgularını tespit edip 20. yüzyıla bakarsak, karşımıza, –İspanyol ve Fransız sömürgeciliğinden sonraki süreçte– en başta ABD emperyalizminin Haiti’yi 1915-1934 yılları arasındaki işgali çıkmaktadır. 1957’den 1986’ya kadar iktidarı elinde tutan “Duvalier-Clan”, 1957-1971 arası “Papa-Doc”, 1971-1986 döneminde de “Baby-Doc” ABD emperyalizmi tarafından teşvik edilen, desteklenenlerdi.
Haiti halkının 1986’da “Baby-Doc”u ülkeden kovmasından ve anayasal reformu gerçek anlamda olmadan 1987’de ordu darbe yaptı. Darbe 1990’a, seçimlerde “yoksulların papazı” Aristide seçilene kadar sürdü. Aristide “kurtuluş teolojisi” savunusucuydu. ABD emperyalizminin isteklerine tam uymadığı için 1991’de darbeyle alaşağı edildi.
Tüm bu süreçte ABD emperyalizmi Haiti’deki gelişmeleri belirleyen emperyalist güç olmuştur. 2004 yılına gelindiğinde Haiti’de “içsavaş” durumu yaşanıyordu. 2004 yılı Şubat ayında BM Güvenlik Konseyi’nin onayıyla Haiti yeniden işgal edildi. O günden bugüne dek de sözkonusu işgal sürüyor.
Depremle ortaya çıkan durumu kullanarak ABD emperyalizmi sözkonusu işgali pekiştirmektedir. Anda BM güçleri dışında bir de ABD işgal güçleri –yarım yamalak hükümetin ve başkanın işbirliğiyle– Haiti’yi yönetmektedirler.
ABD emperyalizmi yaklaşık 16.000 işgal gücüyle, birçok savaş gemisiyle, uçak ve helikopterlerle… kısacası savaş gücüyle Haiti’ye çıkarma yapmıştır.
Haitili depremzedelerin ilk başta suya, ekmeğe, ilaca ihtiyacı vardı, vardır. Onların başlarına yıkılan evleri, barakaları inşa edilmesi gerekiyor. Yaralıların tedavisine, psikolojik yardıma ihtiyaçları var. Bu konularda sayılabilecek yüzlerce, binlerce şeye ihtiyaçları var. Ama Haitili depremzedelerin ne ABD emperyalizminin, ne de başka bir devletin işgal gücüne ihtiyacı var!
Sezarın hakkı sezara! Dünya kamuoyuna yardım diye sunulsa da, ABD’nin Haiti’ye askeri çıkarmasının asıl amacının Haitililere yardım olmadığı, kimi ABD emperyalizminin temsilcilerinin konuşmalarından ortaya çıkmaktadır.
Birincisi, ABD Haitili depremzedelere değil, yönetimin yardımına koşmuştur. Açıkça, devlet kurumlarının çalışılabilir hale getirilmesi, yönetimin otoritesinin sağlanması onların amacıdır. Yani kısaca söylenirse kendi işbirlikçilerinin yardımına gitmişlerdir. Kendilerinin esas devlet olduğunu böylece göstermişlerdir.
Depremde yüzbinler mi ölmüş, milyonlar mı evsiz-barksız kalmış onların umurunda değildir. Bunun gerçeklik olduğunu, Port-au-Prince’de havaalanını ele geçirdikten sonra Haiti’ye gidecek yardımların geciktirilmesi, ulaşan yardımların da dağıtılmaması veya yine geciktirilmesi; dağıtımın havadan mı karadan mı yapılacağı konusunda tartışmaların yürütülmesi gibi tavırları da göstermiştir.
İlginç olan bir örnek de güya yardıma gönderilen uçak gemisinde 55 doktor olduğu söylenmişti. Ama Haiti’ye vardıktan sonraki beş gün içinde sadece üç ABD vatandaşı ve yedi Haitili muayene edilmiştir. Evet yüzbinlerce yaralı içinde sadece on yaralı…
ABD emperyalizminin asker çıkarmasının ikinci önemli ayağı ise, Haitililerin ABD’ye gitmesini engelleme amacıdır. Sözkonusu savaş gemilerinin önemli bir görevi de, deniz yoluyla Florida’ya gitmeye ve kendisini bu yolla kurtarmaya çalışanları yakalamaktır. Basına yansıyan bilgilere göre böylesi göçerleri, kaçarları yakaladığında götürülecekleri yerler de belirlenmiştir. Guantanamo bu yerlerin başında geliyor.
Tüm bunlar yardım adına emperyalistlerin kendi çıkarlarını nasıl öne çıkardığını, yüzbinlerce insanın bunlar için beş kuruşluk değeri olmadığını gösteriyor. Kapitalist sistemin gerçek yüzüdür bu! Barbarlık, barbarlık, barbarlık!
Böylesi olayları, gelişmeleri yazmak zor da olsa, kapitalizmin gerçek yüzünü ortaya sermek kolaydır. Sorun gerçeğe gözünü kapatmamak ve bu barbarlığa karşı mücadeleyi, insan olmanın en basit ölçüsü olarak algılamaktır.
Bu barbarlığa karşı mücadele, onurlu bir mücadele olduğu gibi, insanlığın kurtuluşu için tek alternatiftir de! Ya barbarlık içinde çöküş, ya da sosyalizm!
29 Ocak 2010 ✓
