1-
8
+ TC BM Güvenlik Konseyi Başkanlığını devraldı…
+ Mayın Yasası çıktı .. Anayasa Mahkemesi Yolunda …
+ AİHM ve Türkiye …
+ Ergenekon’da 13. dalga ve sanık avukatından açık tehdit
+ General Motors sizlere ömür …
+ Çatışmasızlık Süreci mi….
+ Obama Mavi Boncuk Dağıtmaya Devam ediyor…
+ İki ilginç araştırma sonucu …
+ Hükümetin Kriz’den çıkış Programı…
+ Yerel seçimler tamamlandı … + Güney Kürdistan Petrolü Ceyhan üzerinden akmaya başladı!“Kürt sorunu”nun “çözüm”ü üzerine hararetli tartışmaların yürütüldüğü bir ortamda Güney Kürdistan’da ‘Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ Haziran ayı başında tarihi bir adım atarak yıllar sonra bölgeden ilk petrol ihracını gerçekleştirdi. Güney Kürdistan’da çıkarılan ve şimdi Türkiye/Ceyhan üzerinden dünya pazarına sunulacak petrolü çıkaranlardan biri de Çukurova Grubu bünyesindeki Genel Enerji isimli şirket. Güney Kürdistan-Irak ve Türkiye ekonomisi için önemli boyutlara sahip olan ihracat, Erbil’de yapılan uluslar arası bir basın toplantısı ve törenle dünyaya tanıtıldı. Törene, Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi Cumhurbaşkanı Mesut Barzani'nin yanı sıra Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başbakanı Neçirvan Barzani, Tabii Kaynaklar Bakanı Dr. Ashti Hawrami ve Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi Bakanlar Kurulu Danışmanı Dr. Khaled Salih ile Taq Taq petrollerini arama ve üretme yetkisine sahip DNO, Addax ve Genel Enerji şirketlerinin temsilcileri katıldı. Barzani ve Talabani temsili olarak bölgedeki petrolün dünyaya yayılmasını sağlayacak vanayı birlikte çevirdiler. Onlar Erbil’de temsili olarak vanayı çevirirken, aynı anda Kurmala’da gerçek vana açılıyordu.
Henüz Irak’ta Petrol Yasası Federal Hükümet Meclisi’nden çıkmadı. Buna rağmen Kürdistan Bölge yönetimi kimi petrol tekelleri ile yaptığı anlaşmalar temelinde, ABD ve Türkiye’nin de onayını aldığı açık olan adımı atarak, Takwe ve Taq Taq sahalarındaki petrolü dış satıma sundular. Kürdistan Bölge Yönetimi bunu yaparken petrol gelirinin paylaşımında şu anahtarı kullanıyor :
- Şirketler ihraç edilen petrol gelirlerinin yüzde 12'sini elde edecek.
- Şu anda Kürt Bölgesi'nde 30'a yakın petrol şirketi faaliyet gösteriyor.
- Kürdistan Yönetimi, petrol gelirlerinden yüzde 17 pay alacak.
- Gelirin % 71’i ise Irak Merkezi Yönetimine aktarılacak.
Petrol yasası çıkmadan böyle bir paylaşımın öngörülüp ilan edilmesi, Güney Kürdistan yönetiminin gelirin büyük bölümünü merkezi yönetime aktarma kararı ve açıklaması, kuşkusuz bu adımın şimdilik büyük kavgalara yol açmadan atılabilmesinin temellerinden biri. KYB’nin kurucusu Talabani törende yaptığı konuşmada altını çizerek Irak’ın petrol zenginliğinin “hiçbir etnik grubun siyasi ve ekonomik çıkarına kullanılmayacağını” vurguladı.
Talabani Irak'ı oluşturan tüm kesimlerin ülkenin zenginliğini adil biçimde paylaşmayı öğrenmesi gerektiğini belirterek, yabancı şirketlerle imzalanan petrol anlaşmalarının Irak anayasasına uygun olduğunu vurguladı. Irak Başbakanı Maliki'nin de törene katılmamasına tepki gösteren Talabani, "Maliki ve Kürt yönetimi siyasi olarak uzlaşmalı. Maliki Kürtlerle bu heyecanı paylaşmalıydı. Bugün bu ihracatın başlaması, Kuzey Irak petrolü hakkında yapılan haksız suçlamaları da ortadan kaldırıyor. Bütün bunları söyleyebilmek için yaşayabilmek bile çok önemli. Burada yaşayan halk bunu görmek için çok fazla kan ve gözyaşı döktü. Kürdistan petrolünden tüm Irak yararlı çıkacak. Kuzey Irak petrolü hiçbir etnik grubun siyasi ve ekonomik çıkarına kullanılmayacak. Irak'ın zenginliklerini paylaşmayı herkes öğrenmeli. Parlamentoda demokrasiyi, insan haklarını ve ticaret alanlarındaki özgürlükleri geliştirmek için altyapı oluşturmaya çalışıyoruz" dedi.
Törende yaptığı konuşmada Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başbakanı Neçirvan Barzani, "Bir başka ülkede bu olay tipik bir ekonomik ve teknik bir başarıdır. Kürdistan Bölgesi içinse bu, yakın geçmişten dramatik bir ayrılık. Bunun Irak'ın çıkarına olduğundan kimse şüphe duymamalı. Daha barışçıl bir geleceğe katkıda bulunmalıyız. Bugün Kürdistan Bölgesi ve tüm Irak için bir adım atmak istiyoruz" dedi.
Kürdistan Bölgesel Yönetimi Cumhurbaşkanı Mesut Barzani ise, bugünün Kürt ulusu için bir milat olduğunu belirterek, "Bu miladın altına imza atan Kürt yönetimini büyük bir minnetle kutluyorum. Irak petrolü tüm Irak’lılarındır. Bağdat yönetimi görecektir ki, Kürtler herkesten daha adil olacak. İnşallah, Kürt Hükümeti Irak'ın geleceği için çok daha büyük anlaşmalara imza atacaktır" diye konuştu. Kürdistan Bölgesel Yönetimi Doğal Kaynaklar Bakanı Ashti Hawrami Irak tarihinde ilk kez Kürt halkının, bölgenin doğal kaynakları hakkında karar verdiğini belirterek, "Petrol lanetini ardımızda bırakıyoruz. Sınırötesi işbirliklerinin ve istikrarın hüküm süreceği bir döneme giriyoruz. Artık birbirimiz için tehdit değil, partneriz" diye konuştu.
Şimdi Güney Kürdistan’dan yapılan petrol ihracatında çok önemli bir rol oynayan “Genel Enerji” Çukurova Grubu'nun (M. Emin Karamehmet) çoğunluk hissesine sahip olduğu bir şirket. 2003’te yüzde 70’i Karamehmet’e, yüzde 30’u da Mehmet Sepil’e ait olarak kurulmuş. Genel enerji, 6 sahada arama izni olan şirketlerde yüzde 20 - 44 arasında hissedar. Ortak olduğu şirketler şunlar: Addax (Kanada), DNO (Norveç), Petoil (Türkiye), KEPCO (Bölgesel Kürt Yönetimi), Heratege (Kanada).
2003 yılında ilk kez Kuzey Irak’taki sahaları için 25 yıllık sözleşme imzalayan Çukurova Grubu ortaklığı Genel Enerji, Taq Taq’a, Takwe sahasını da ekledi. Yalnızca Taq Taq’tan günde 40 bin varil petrol üretiliyor. Türkiye’nin günlük üretimi 42 bin varil civarında. Yani yalnızca bu alandan üretilen petrol Türkiye’nin günlük petrol üretimine eşit.
Türkiye’nin 260-270 milyon varil üretilebilir petrol rezervine karşılık, Taq Taq’ta tespit edilen üretilebilir petrol rezervi 750 milyon 1 milyar varil civarında.
2006 yılında yüzde 55 Genel Enerji, yüzde 45 Addax ortaklığı ile kurulan Taq Taq Opetating Company Ltd. (TTOPCO), 8 Ağustos 2007 tarihli Bölgesel Petrol Kanunu’na göre arama ruhsatlarını genişletti. Genel Enerji, 2009 Mart ayında Kuzey Irak’ta yeni açılan petrol arama sahalarında ortaklık hisseleri aldı.
Hisselerinin yüzde 100’üne sahip olduğu Taq Taq Petroleum Refinery (TTPRC) şirketini kuran Genel Enerji, Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile 26 Şubat 2008 tarihinde rafineri kurmak üzerine de bir sözleşme imzaladı. Buna göre, TTPRC günlük işletme kapasitesi 60 bin varillik, 750-800 milyon dolar yatırımla bir rafineri kurma izni de aldı. Bu rafineri Irak’a petrol ürünü satacak.
Güney Kürdistan yönetimi ile Türkiye’nin petrol alanında yatırım yapan burjuvazisinin bir bölümü arasındaki ilişkiler, görüldüğü gibi “aşiret reisleri ile görüşmeyiz” ilkelliği içinde olan kimi “yüksek” bürokratın hayal bile edemeyeceği boyutlarda. Ve görünen odur ki, cumhurbaşkanı Abdullah Gül, başbakan R.Tayyip Erdoğan’ın Kürt sorununun çözümü konusunda sözünü ettiği “tarihi fırsat”lar arasında, Güney Kürdistan yönetimi ile ticari anlaşmalarla da desteklenen, karşılıklı çıkara dayanan sıkı işbirliği de var.
+ TC BM Güvenlik Konseyi Başkanlığını devraldı…
Türkiye, 1 Ocak 2009’da iki yıllığına geçici üyesi olduğu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) başkanlığını 1 Haziran’dan itibaren bir aylığına üstlendi. Türkiye’nin BM Daimi Temsilcisi Baki İlkin, görevi bugün dönem başkanı Rusya Daimi Temsilcisi’nden devraldı.
Bu T.C. açısından bir ilk. Şimdi Türkiye’nin başkanlığını devraldığı BMGK’nin gündeminde önümüzdeki kısa dönemde uluslar arası alanda kriz alanları olanlar oldukça önemli şu sorunlar var:
KUZEY KORE: Kuzey Kore’nin nükleer test denemesi ve kendisine tepki gösteren ülkelere "Gerekirse savaşırız" tehdidinde bulunması, BMGK’nın öncelikli görevleri arasında yer alacak. Dış işleri bakanı Davutoğlu, Kuzey Kore yönetimini, "provokatörce" davranmakla ve dünyayı yeni bir küresel krize sürüklemekle suçlamıştı. Kuzey Kore konusunda ABD ile aynı pozisyonda olan Türkiye, Rusya’nın ortaya koyduğu yeni uzlaşma önerisiyle ilgili olarak diğer üyelerle temas halinde olacak. Türkiye dönem başkanlığı boyunca "Kuzey Kore’ye Yaptırımlar Komitesi Başkanlığı" görevini de yürütecek.
SRİ LANKA: Sengal Sri Lanka’nın, Tamil Kaplanları Kurtuluş örgütüne karşı elde ettiği askeri başarı sonrası bu ülkede beklenen olası gelişmeler bir diğer önemli gündem maddesi olarak GK’nin gündeminde olacak. LTTE’nin askeri yenilgisi, Tamil sorununun çözümü anlamına gelmiyor. Şimdi bütünüyle toplama kamplarında esir edilmiş ve yıllardır bağımsızlık için savaşan bir halk söz konusu.
ORTADOĞU, IRAK VE İRAN: İsrail-Filistin anlaşmazlığı, Suriye-İsrail görüşmelerinin yeniden başlatılması, Lübnan sorunu da BMGK’nın önemli gündem maddeleri arasında yer alıyor. Irak ve İran’da kapsamlı şekilde BMGK’nin gündemindeki maddeler arasında. Bu konularda AKP hükümeti arabulucu rolüne hazır.
KAFKASYA: Geçen yıl Rusya ile Gürcistan arasında patlak veren savaş ve Kafkasya’daki genel sıkıntı, Türkiye-Ermenistan ve Azerbaycan-Ermenistan arasında birbirine paralel yürütülen görüşmeler, Türkiye’nin dönem başkanlığı sırasında ele alınacak konular arasında yer alıyor.
Gürcistan'la Abhazya arasındaki ateşkesi gözlemlemekle görevli 1993 yılında kurulan BM Gürcistan Gözlem Misyonu'nun görev süresinin bu ay içinde uzatılması gerekiyor. Ancak geçen yazki Rusya Gürcistan savaşından sonra Abhazya'nın bağımsızlığını tanıyan Moskova, kısaca UNOMIG denen bu görev gücünün ismine itiraz ediyor. Gürcistan yerine Abhazya denmesini istiyor. Gürcistan ise buna karşı çıkıyor. Burada bir tarafta Türkiye'nin son derece iyi ilişkiler içinde olduğu Gürcistan var. Üstelik Türkiye Abhazya'nın bağımsızlığını da tanımadı. Diğer tarafta yine Türkiye'nin iyi ilişkiler içinde olduğu ve düşmanlığını kazanmanın gayet olumsuz sonuçları olabileceği bir diğer komşusu Rusya var.
KIBRIS: Kıbrıs, Balkanlar ve dünyanın değişik bölgelerindeki sorunlar da BMGK toplantılarında gündeme gelebilecek.
Dönem başkanlığı aslında pek fazla işlevi olan bir görev değil. Daha çok Türkiye açısından bir ilk olması nedeniyle sembolik bir değeri var. BMGK’de kararlar 5 daimi üyenin (ABD, İngiltere, Fransa, Rusya, ÇHC) aralarındaki pazarlıklar temelinde alınıyor. Bu beşlinin kendi aralarındaki pazarlıklarla üzerinde anlaşmadıkları bir kararın GK’den çıkması mümkün değil. Çünkü bu beş daimi üyenin her birinin veto hakkı var. Bu beşli ortak bir noktada buluşurlarsa dönem başkanının işi kolay. Uzlaşma yoksa, dönem başkanı arayı bulmaya çalışıyor ama buna rağmen uzlaşılamıyorsa, karar çıkarmak yerine, başkanlık açıklaması yapılması gibi alternatif yollara başvuruluyor. Ancak başkanlık açıklamasının yaptırımcı bir rolü vb. yok.
+ Mayın Yasası çıktı .. Anayasa Mahkemesi Yolunda …
AKP hükümeti ile muhalefet arasında dört haftadır büyük tartışma ve kavgalara neden olan Suriye sınırındaki mayınlı arazinin temizlenmesiyle ilgili yasa tasarısı 4 Haziran’da Meclis Genel Kurulu'nda 91 redde karşılık 255 kabul oyuyla yasalaştı. Yasa tasarısının son gün görüşmelerinde yine çok sert tartışmalar yaşandı.
MHP'li Şenol Bal'ın AKP milletvekillerine 'Bastırılmış, örtülmüş, karartılmış vicdanlarınızın sesini duymak için bizi dinlemelisiniz' diye seslenmesi kavgaya neden oldu.
Ardından CHP'li Nur Serter'in 'Bu yasa açıkça vatan toprağının satılma yasası. Başbakan'ın sömürge valisi edasıyla şehit kanlarıyla sulanmış vatan topraklarını satmasına izin verdiğiniz için AKP milletvekillerini kutluyorum' deyince ortalık yine karıştı.
Kabul edilen yasanın süreci şöyle işleyecek:
- NAMSA formülü temizleme işinde ilk seçenek olarak belirlendi. Önergeye göre, mayın temizleme işi öncelikle Milli Savunma Bakanlığı tarafından davet usulüyle yaptırılmaya çalışılacak. Bu formül, Genelkurmay'ın da istediği şekilde NATO kuruluşu NAMSA'ya temizleme işini alabilme yolunu açacak.
- Bu yolla temizleme işi yaptırılamazsa, 2. aşamada Maliye Bakanlığı hizmet satın almak suretiyle ihaleye çıkacak. İhalenin şartnamesinin hazırlanması, muayene ve kabulünde oluşturulacak komisyonda Genelkurmay Başkanlığı da olacak.
- Bu yöntemden de sonuç alınamaması halinde, Yap-İşlet-Devret (YİD) modeli devreye girecek. Buna göre, mayın ihalesi, temizlenecek alanların tarımsal amaçlı kullanım hakkı karşılığı gerçekleştirilecek.
Gerekli görülen hallerde temizlenecek mayınlı alanlar bir bütün olarak ya da kısımlara ayrılmak suretiyle ihale edilebilecek.
Maddeye eklenen yeni hükme göre, kanunun uygulanması sırasında ihaleyi yapan bakanlığının bilgi, belge, teknik ve personel gibi talepleri diğer kamu kurum ve kuruluşları tarafından öncelikle ve ivedilikle karşılanacak. Böylece Genelkurmay Başkanlığı'nın elinde bulunan mayınlı arazilere ilişkin haritalar da ilgili bakanlığın talebi halinde verilecek.
Üzerine en fazla tartışılan ve “vatan toprakları satılıyor”, “vatan hainliği”, “Vatan toprakları Yahudilere peşkeş çekiliyor” vb. suçlamalarına temel olan şık, çıkan kanunda üçüncü alternatif olarak sunulan şık. Yani: İhale ile, mayınları temizleme karşılığı arazilerin tarımsal amaçla 44 yıla kadar özel firmalara kullandırılması. Bir tür 'Yap-İşlet-Devret'. Daha doğrusu 'Temizle-İşlet-Devret' formülü. İhale ise bu 44 yıllık süreyi en fazla kısaltmayı teklif etme esasına dayanacak. Mayınların temizlenmesi süresi ise en fazla 5 yıl olacak. Muhalefetin çıkış noktası pratikte bu üçüncü yolun izleneceği, AKP’nin niyetinin “vatanı satmak” olduğu, bunun ön anlaşmalarını zaten yapmış olduğu vb.vs.
Bu suçlamalar AKP’nin içinde de belli ölçülerde yansımasını bulduğu için, bir çok AKP milletvekili meclis oturumlarına katılmadı ve AKP yasanın çıkarılmasında bayağı zorlandı. 2 Haziranda Mecliste Grup toplantısında yaptığı konuşmada RT Erdoğan esasında AKP milletvekillerine yönelik olarak yasa taslağını savundu. Bu yasanın mutlaka çıkarılması gerektiğini belirten Erdoğan :
''Dikkat ediniz; 6,5 yıldır hangi meseleye el attıysak, karşımıza hamaset çıktı. Karşımıza, yıldırmaya, vazgeçirmeye dönük bir muhalefet çıktı. 6,5 yıl boyunca Türkiye'nin meseleleriyle birlikte sadece 'istemezük' diyen ama ne istediği belli olmayan bir muhalefetle de mücadele etmek zorunda kaldık'' diye konuştu. Aynı tavrın bugün de mayınlı arazilerin temizlenmesiyle ilgili yasa tasarısının görüşmelerinde yeniden uygulandığını ifade eden Erdoğan, bu konunun hassasiyetine dikkati çekti. ''Bu denli izan, insaf dışı yaklaşımla, kanun tasarısının gündemde tutulduğunu'' belirten Erdoğan, sözlerini şöyle sürdürdü: ''Tasarı Meclis Genel Kuruluna geldiği andan itibaren muhalefetin provokatif tavrı ve tavra bazı köşe yazarları tarafından verilen destek, konuyu çok farklı boyutlara çekmiştir. Konfüçyüs'un bir sözü var: Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak tehlikelidir... TBMM Genel Kurulunda görüşülen yasa tasarısı, tam 6 maddeden oluşuyor. Herhalde bir sayfalık bir şey. Ancak, ne hikmetse bu tasarıyı, etrafında fırtınalar koparılırken muhalefet temsilcilerinin ya da bu konuda kalem oynatan yazarların tenezzül edip, zahmet edip bu bir sayfalık metni okumamış olması son derece anlamlıdır. Okumuyorsunuz, hiç olmazsa bu tasarıyı getirenlerle bir konuşun. Köşe yazarısınız veya milletvekilisiniz, 'burada ne demek istedi?' Yasa tasarısını okuyup anlamayı bir kenara bırakın, kulaktan dolma iddialarla, dedikodularla adeta hayaller kurarak, komplo teorileri üreterek, meseleyi hiç olmadık noktalara taşıdılar. Niyet okuyuculuğu, ağır bir iftira ve karalamaya dönüşmüştür. Bir süre sonra kendileri dahi inanır hale geldiler. Biz bir yasa tasarısı hazırladık. Her nasıl olduysa, birden bire ihale İsrail'e gitti. İhaleyi İsrailliler aldı (!) Bunu neye dayanarak söylüyorsun? İhale yapılmadan nasıl böyle bir şey söyleyebilirsin? 'Adrese teslim bir ihale' diyorsun. Neye göre bunu söylüyorsun? Bu bir sayfalık metnin neresinde adrese teslim? İhale, herkese açık olan bir uygulamadır. Ama anlıyorum ki bu adamların hayatında yaptıkları bir ihale bile yok. Görünen bu. Bunlar ihale nedir bilmiyorlar. Kamu İhale Kanunu nedir bilmiyorlar. Kaldı ki bugüne kadar bizim iktidarımız her ihalesini şeffaf yapmıştır, medya huzurunda yapmıştır. Bizim bu noktada en ufak bir sıkıntımız yok. Neye dayanarak söylüyorsun? Neresinde bunun İsrail yatıyor? Neresinde İsrail'e yönelik bir atıf var? 'Efendim, dünyada bu işi İsrail'den başka yapan yok.' OSTİM'e gidersen var mı yok mu görürsün.''
Erdoğan, Suriye sınırındaki mayınların temizlenmesiyle ilgili yasa tasarısıyla ilgili görüşlerini açıkladı. Milli Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığının sürecin her an içinde olduğunu belirten Erdoğan, ''Acaba bunu anamuhalefet ve diğerleri biliyor mu?'' diye sordu. Bölgedeki mayınların tamamı temizlendikten sonra, belli bir genişlikteki alanın, tamamıyla Silahlı Kuvvetlerin aynı şekilde tasarrufu ve güvenliği altında olacağına işaret eden Erdoğan, buranın fiziki güvenliğe tahsis edileceğini, sınırın yine denetim ve gözetim altında tutulacağını, hiçbir seçeneğin uygulanamaması halinde yap-işlet-devret modeliyle kiralansa bile yabancıların buraya ellerini kollarını sallayarak giremeyeceğini, istedikleri gibi faaliyet yürütemeyeceklerini, hepsinin bir kontrol mekanizması olduğunu vurguladı. En çok istismar edilen konulardan birinin, bölgedeki petrol ve maden olduğuna dikkati çeken Erdoğan, şöyle konuştu: ''Ne yazık ki bu tasarı, iki haftadır tartışılmasına rağmen ortaya hiçbir alternatif de konulmuş değil. Her kafadan bir ses çıkıyor, herkes aklına ilk geleni söylüyor ve herkesin uçuk kaçık fikirleri ortada. Ama ayağı yere basan, çözüm getiren tek bir öneri bile sarf edilmiş değil. Kahve köşelerinde konuşuluyor; 'Mayınların üzerine taş atalım, patlatalım', affedersiniz 'Koyun, eşek sürüsüyle mayınları temizleyelim' diyenler de var. Muhalefetin şu andaki zihinsel durumu bu. Bir kaç gün sonra bakarsınız bu öneriler çözüm olarak gazetelerde yer alır. 'Hakikaten ya, niye oralara mayın eşekleri göndermiyoruz?' diyenler var. Muhalefet ve onun değirmenine su taşıyan gazeteciler, bilerek ya da bilmeyerek böyle ciddi bir konuyu sulandırıyorlar. 'Ben yaparım, şu yapsın, bu yapsın' diye ortaya çıkanlar var. Bakıyorsunuz, bir emekli yarbay çıkıyor, 'bana iki tabur versinler, ben bu işi çözerim' diyor. Sen bir defa haddini bil, artık emekli oldun git bir kenarda dur. Bu ülkenin bir Genelkurmay Başkanı var, kuvvet komutanları var. Biz onlarla konuşuyoruz, önerilerini alıyoruz. Sana ne oluyor ya, otur oturduğun yerde. Bunlar da emekli olduktan sonra konuşmaya başlıyorlar... Eğer bu kadar kolaysa, yapabiliyorsa ihaleye girerler, ya da bu işi çok iyi biliyorsa bir özel firmanın yanında danışmanlık görevi alır, iki taburdan fazla adamı da dışarıdan bulabilir sivillerden, onlarla beraber bu işi yapabilirsin. Bedeli karşılığında yaparsın... Yani, bedeli neyse onu da öderiz. Açık söylüyorum, son derece de mutlu oluruz. Biz, hiç kimsenin bu işe girmesinden rahatsız değiliz.
Tarım arazilerinin kiralanması karşılığında mayınların temizlenmesinin tasarıda üçüncü ve son seçenek olarak belirtildiğine dikkati çeken Erdoğan, ''Birinci ve ikinci seçeneği atlayarak; doğrudan üçüncü seçeneği tartışma konusu yapmak, eğer bilgisizlikten ve tasarıyı okumamaktan kaynaklanmıyorsa, tamamen bir art niyet ürünüdür'' dedi. Erdoğan, muhalefetin son dört seçimde kaybetmiş olmanın verdiği umutsuzlukla her türlü meseleyi tahrik vesilesi olarak gördüğünü belirterek, Türkiye'nin en küçük sorunundan en büyük sorununa kadar çözmek için kolları sıvadıkları anda muhalefetin meseleyi kilitlemenin gayreti içine girdiğini söyledi. Başbakan Erdoğan, ''Çözüm üretemeyenler, sorun üretmek noktasında büyük beceri sarfediyorlar. Mayınların temizlenmesi konusunda ortaya çıkan reaksiyon, 29 Mart seçimleri sonrasında muhalefetin nasıl bir siyaset tarzı izleyeceğinin ilk işaretidir. 6.5 yıl boyunca yaptığımız gibi her türlü engel ve engellemeye rağmen soğukkanlılıkla, sağduyuyla hareket edeceğiz, tahriklere asla prim vermeyeceğiz'' diye konuştu. Milletvekillerine seslenen Erdoğan, tasarıyla ilgili gerçekleri kamuoyuyla paylaşmalarını isteyerek, şöyle konuştu: ''Haklı olduğumuz bu konuyu tüm boyutlarıyla kamuoyuna anlatın. Muhalefetin nasıl bir paranoya içinde olduğunu, nasıl bir hayal dünyasında gezindiğini, iddialarının ne kadar asılsız olduğunu, eleştirilerinin ne denli ölçüsüz bir kampanyayla paralel yürütüldüğünü, en hassas olduğumuz noktalarda hedef alındığımızı ifade edin. AKP'ye karşı, AKP iktidarına karşı insafsız ve ölçüsüz bir kampanyanın sürdürüldüğünü anlatın. Bu milletin hassasiyetleri, bizim hassasiyetimizdir. Biz 6,5 yıl boyunca millete rağmen, hiçbir kararın altına imza atmadık. Bundan sonra da asla atmayacağız. Ülkenin çıkarları üzerinde bir mesele tanımıyoruz, ülkenin menfaatleri üzerinde bir menfaat asla tanımıyoruz. Bizden aksini bekleyenler, ebediyen beyhude beklerler.''
Bu noktada AKP’nin NİYETİ tartışmasında çok ilginç bir koalisyon çıktı ortaya : Ergenekonculardan, aşırı dincilere, ulusalcı “Sol”dan, MHP’ye ve hatta PKK’ye kadar uzanan bir koalisyon. Ortak noktası : Antisemitizm.
Örneğin Abdullah Öcalan’ın 3 Haziran görüşme notlarında şöyle deniyor :
“GAP’ın tamamen İsrail projesi olduğunu kaydeden Öcalan, mayın meselesinin Erdoğan’a yaptırılacağını ve bu yüzden başbakan olmasına fırsat verildiğini söyledi. Öcalan şu değerlendirmelerde bulundu: “GAP, tamamen İsrail projesidir. Hatta parasını bile İsrailliler vermiştir. Ben gençken GAP’a gidip bakardım. Dikkatimi çeken şey, kanallarla suyu Harran’a götürmek istemeleriydi. Etrafını neden sulamıyorlardı da ta Harran’a kadar suyu taşıyorlardı? Kendime hep bunu soruyordum. Etraf kupkuruyken suyu neden bu kadar uzağa götürüyorlar diye. İsrailliler İbranilere dayanır. Hatta Harran ismi Harun’dan gelir. Harun, İbrahim’in kardeşidir. Yahudiliğin buradan çıktığı söyleniyor. Yahudiler için bu toprakların önemi büyüktür deniliyor. Bunlar büyük projelerdir. Enka-Koç yatırım ortaklığı, orada yatırım yapıyorlar, çiftlikler satın alıyorlar, oraya yerleşiyorlar. Para verip parça parça arsa alıp genişletiyorlar.
Bu mayın temizleme meselesi; kırk dört yıllığına İsrail şirketlerine verecekler. Bunu kimse engelleyemez. Erdoğan çırpınıyor, mecburum, diyor. Çünkü vermezse başbakanlığı tehlikeye girer. Bu mayın meselesini Erdoğan’a yaptıracaklar. Onun için başbakan olmasına fırsat verdiler. Baykal onlar da bunu biliyorlar. Baykal’ın, Bahçeli’nin sözleri, sözde muhalefettir, oy toplamaya yöneliktir. Suriye sınırı boyunca uzanan 800 km. uzunluğundaki alandır. O toprakları alacaklar, bakir topraklardır, verimlidir. Organik tarımda kullanacaklar. O toprakları Kürtlerin elinden alacaklar. Kürtleri işsiz güçsüz bırakıyorlar. Kürtlerin 18 ve 20 yaşlarındaki genç kızlarını Karadeniz’e, Marmara’ya, Ege içlerine gönderiyorlar. Her tarafa dağıtıyorlar. Namus cinayetleri diyorlar, esas namus cinayeti budur, esas namussuzluk budur. Bu bin defa daha namussuzluktur.”
İlk iki alternatifin işlememesi halinde öngörülen “Yap (burada “temizle”) -İşlet-Devret” formülü 80’li yıllardan bu yana Türkiye’de ve tüm emperyalist dünyada çokça kullanılan bir sistem. Şimdi bu konuda bunca gürültü koparılmasının temel nedeni rantın kimin tarafından yeneceği meselesi aslında. Daha önce de yazdığım gibi “vatan” bahane.
Tartışmalar içinde çokça, özellikle CHP tarafından, bu iş için yasa çıkarmaya gerek olmadığı, yasa çıkarmanın geri planında bu işin ucunda görünen “yüce divandan kaçma/korunma” hesaplarının yattığı gerekçeleri getirildi.
Bu bağlamda da durum şöyle : Hükümet bu mayın işini önce klasik ihale yöntemiyle çözme kararı almıştı. Bu karar muhalefet tarafından yürütmeyi durdurma istemiyle Danıştay’a götürüldü. Danıştay 13. Dairesi kararı mayın temizletme karşılığı araziyi tarım için kullandırmaya yönelik ihalenin “mutat (yani alışılmış, normal- BN) olmadığı” gerekçesiyle iptal etti. Yani Yüksek Yargı hükümetin sorunu ihale yöntemiyle çözme girişimini durdurdu, imkansız kıldı. Danıştayın bu kararı ile yeni bir yasal düzenleme yapılması kaçınılmaz hale geldi.
Şimdi yapılmış olan yasa değişikliği de sorunun çözülmüş olduğu anlamına gelmiyor. Muhalefet şimdi umudunu önce Cumhurbaşkanının bu yasayı iptal etmesine bağladı. Ki bunun olmayacağından, bunun olmaması halinde cumhurbaşkanının da vatan hainliği hanesine bir eksi daha yazılacağından yola çıkmak gerekir. Kaldı ki, cumhurbaşkanının iptali halinde de - AKP’nin bu yasayı çıkarmaktaki kararlılığı ve Genelkurmayın da bu yasaya karşı olmadığı bilindiğinde- yasanın aynen bir kez daha cumhurbaşkanına gönderileceğinden yola çıkmak gerekir. Yani cumhurbaşkanının bu yasayı imzalamaması beklentisi gerçek bir beklenti olmaktan çok, onu vatan hainliğine imza atan Çankaya noteri olarak adlandırıp, cumhurbaşkanlığından indirmek çabalarına yeni bir gerekçe sağlamanın bir aracı olarak kavranmalıdır.
Bunun olmaması halinde ise sırada en yüksek yargı, Anayasa mahkemesi vardır. Nitekim yasa çıkar çıkmaz CHP yasayı Anayasa Mahkemesine götüreceğini açıkladı. MHP de bu noktada CHP ile aynı konumda. Anayasa mahkemesinin bugünkü yapısından yola çıkıldığında, şimdi çıkmış olan ve Anayasa mahkemesi yolunda olan bu yasanın iptali şaşırtıcı olmayacaktır.
+ AİHM ve Türkiye …
AİHM’de sicili en kötü olan ülkelerden biri Türkiye.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi sistemi, emperyalist dünyada insan hakları alanında şimdiye dek yaratılan en etkili koruma mekanizmalarından biri olarak görünüyor. BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri Louise Arbour, AİHM’in 2008 yargı yılının açılışı dolayısıyla yaptığı konuşmada AİHM’in, “bütün dünya bakımından bir model oluşturduğunu” söylerken şu gerçeği dile getiriyor: AİHM, İzlanda’dan Vlodivostok’a kadar uzanan 800 milyon insanın yaşadığı bölgede, ulusal hukuk sistemlerinin yetersiz kaldığı durumlarda, bireylerin hak ve özgürlüklerini -bunlar emperyalist sistemin özüne yönelik biçimde kullanılmadığı, sistem içi kaldığı sürece ve ölçüde- koruyor. Aynı zamanda, Avrupa kamu düzeninin bir parçası. Verdiği kararlarla Avrupa’da bir ortak hukuk alanı yaratıyor.
AİHM’in Türkiye ile ilgili aldığı kararların çoğu Türkiye’de egemenlerin önemli bölümünün hoşuna gitmiyor. Bu bağlamda Türkiye’den Türk hukukuna/ devletine karşı bireysel bir çok şikâyetin yanında, egemenlerin bir dizi kurumunun AİHM’in kararlarına yönelik bir dizi şikâyeti de var. Son olarak AİHM’in bağlı olduğu Avrupa Konseyi’nin (AK) Delegeler Komitesi’nde Türkiye büyükelçilerinden Daryal Batıbay AİHM’i eleştirdi. Eleştiri “çifte standarta”, “yavaşlığa”, “Türkiye’ye haksızlık yapıldığına” vb. yönelik eleştiri. Yani Türkiye resmi bir sözcüsü ağzından AİHM’den şikayetleniyor. Haklı mı?
AİHM büyük bir iş yükü altında eziliyor. Şu anda AİHM’de 97 bin 300 bekleyen dava var. AİHM’in daha etkili çalışmasını sağlayacak reformlara gereksinmesi olduğu açık. Bu amaçla reformları içeren ve sözleşmede değişiklik yapan 14. protokol hazırlandı. Türkiye dahil, bütün üye devletlerce onaylanan protokol, sadece Rusya tarafından onaylanmadığı için yürürlüğe girmedi.
Bu nedenle uygulanamayan reformların AK Delegeler Komitesi kararı ile yürürlüğe konulması düşünüldü. Türkiye önce buna karşı çıktı. Sonra kabul etti.
Türkiye’nin AİHM ile ilgili eleştirilerinde haklı olduğu noktalar var. Ancak, AİHM’e yönelik kimi doğru eleştiriler getiren Türkiye’nin kendi iç hukuk düzenine, işleyişine ve bunun yanında bir de AİHM siciline de bir göz atmak gerekir. Türkiye’nin kendi iç hukuk düzeni ve işleyişi gerçekte burjuva anlamda demokratik hukukla da ancak kağıt üzerinde bir ilgisi olan bir düzendir. Hukukun üstünlüğü ve bağımsızlığı, Türkiye’de hukukun yasalardan bağımsızlığı, yüksek yargının hukuku istediği gibi bükmesi anlamında bir bağımsızlık olarak kavranmakta ve uygulanmaktadır. AİHM siciline gelince : AİHM’de bekleyen 97 bin 300 davadan yüzde 28’i Rusya’ya, yüzde 11’i Türkiye’ye, yüzde 9’u Romanya’ya, yüzde 8.5’i Ukrayna’ya ait. 2008 yılında verilen 1543 karardan 264’ü Türkiye, 244’ü Rusya aleyhine. Son on yılda Türkiye aleyhine 1676 ihlal kararı çıkmış. Türkiye bu rakamla birinci durumda.
Son 10 yılın (1998-2008) istatistiklerine göre, 47 devlet arasında Türkiye yaşam hakkını en çok ihlal eden devlet (63 esastan ihlal, 114 etkin soruşturma eksikliğinden ihlal), en çok işkence ve kötü muamele yapan devlet (161 ihlal), en çok birey özgürlüğünü hukuka aykırı olarak sınırlayan devlet (329 ihlal), en çok haksız yargılama yapan devlet (513 ihlal), en çok düşünce özgürlüğünü ihlal eden devlet (166 ihlal), en çok toplantı özgürlüğünü ihlal eden devlet (26 ihlal), en çok özel mülkiyeti ihlal eden devlet (446 ihlal).
Bu veriler karşısında, herhalde AİHM’deki reformun yetersizliğinden en son söz etme hakkında sahip olanlardan biri Türkiye olabilir.
Türkiye ile ilgili bu olumsuz tablonun değişik nedenleri var. Yasa değişiklikleri kısmen olumlu olsa bile, uygulamalardaki yanlışları ortadan kaldıramıyor. Anayasa’nın 90. maddesinde yapılan değişiklikle, Türkiye’nin AİHM kararları ile yasalar arasında çıkacak uyuşmazlıklarda AİHM kararlarının esas alınacağını kabul etmesi de uygulamada köklü bir değişiklik getirmedi. Örneğin, düşünce özgürlüğüne getirilen sınırlamalarla ilgili TCK maddeleri sürekli değişiyor. Ama hala AİHM’den aynı ihlal kararları çıkmaya devam ediyor. Bunun en önemli nedeni, bireysel hak ve özgürlükleri Türkiye’nin kendi değer sisteminin bir parçası olarak görmemesi, bunların ne kurumlar ne de halk tarafından içselleştirilmemiş olması, demokrasi bilincinin gelişmemiş, yerleşmemiş olmasıdır.
+ Ergenekon’da 13. dalga ve sanık avukatından açık tehdit
Ergenekon’da yeni gözaltılar ve tutuklamalar gerçekleşti. 4 Haziran’da gerçekleşen operasyon hakkında Haber Ajanslarının verdiği haber şöyle :
“Ergenekon Soruşturması kapsamında Ankara GATA'da 3 sivil kadın memur gözaltına alındı. Bir avukat ile iki albayın evinde de arama yapıldı. Bu arada, Poyrazköy'de ortaya çıkan mühimmat ile ilgili olarak Deniz Kuvvetleri'nde görevli bazı subayların evlerinde arama yapıldı.
İzmir Foça'daki Deniz Kuvvetleri'ne bağlı tesislere ses kayıt cihazıyla girmek isterken yakalanan ve askeri mahkemede yargılanan sivil memur kadın, Ergenekon soruşturması kapsamında gözaltına alındı.
Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri, ''Ergenekon Soruşturması''nı yürüten Cumhuriyet Savcısı'ndan gelen talimat üzerine D.B. adlı kadını Bayraklı'daki evinde gözaltına aldı.
Çınarlı'daki Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü'ne getirilen kadının, işlemlerinin ardından İstanbul'a gönderileceği bildirildi.
D.B, Deniz Kuvvetleri'nde sivil memur olarak çalıştığı Foça'daki askeri tesislere servis minibüsüyle girerken yapılan aramada, ses kayıt cihazıyla yakalanmıştı. D.B, kendisine cinsel tacizde bulunduğunu öne sürdüğü askeri personel Z.B. hakkında Foça Cumhuriyet Savcılığı'na suç duyurusunda bulunduğunu, kanıt toplamak için de ses kayıt cihazını getirdiğini söylemişti. Cihazda bazı kişilere ait ses kayıtları bulunurken, askeri mahkemeye çıkarılan D.B. tutuklanmış ve 42 gün cezaevinde kaldıktan sonra avukatının itirazı sonucu serbest bırakılmıştı.
D.B. hakkında ''emre itaatsizlikte ısrar'', ''müteaddit kişiler arası konuşmaları izinsiz olarak kayda alma'', ''madde-i mahsusa tayin suretiyle amire hakaret etme'' suçlarından dava açılmış, ayrıca yürütülen idari soruşturma kapsamında açığa alınmıştı.
Ergenekon'un tutuklu sanığı Emekli Albay Levent Göktaş'ın avukatı Serdar Öztürk'ün Ankara'daki bürosu terörle mücadele ekipleri tarafından arandı. Ergenekon soruşturması kapsamında saat 13:00'te Öztürk'ün Çankaya'daki avukatlık bürosunda başlatılan arama 2 saat sürdü. Aramalar sonucunda terörle mücadele ekipleri Öztürk'e ait çok sayıda dosya ve evraka el koyarak bürodan ayrıldı.”
Operasyonun devamında muvazzaf kimi subaylar, bu arada GATA’dan göz altına alınan üç sivil kadın çalışan tutuklandı.
Bu gözaltı ve tutuklamaların Poyrazköy’de ortaya çıkan silahlar ertesi yapılan arama, gözaltı ve tutuklamalarla bağıntılı olduğu ve II. İddianamede daha soruşturma kapsamında pek çok ismin yer aldığı bilindiğinde Ergenekon soruşturmasında hala sona varılmadığı, daha yeni dalgaların gündeme geleceğinden yola çıkılmalıdır.
Tabii Ergenekoncular bunu engellemek için ellerinden geleni yapıyorlar. Bu ellerinden gelenler içinde, Saylan olayında ve 17 Mayıs’ta Ankara’daki kitle eyleminde olduğu gibi Ergenekon soruşturmasını “cumhuriyete karşı saldırı” olarak gösteren bir kamuoyu yaratma çabaları olduğu gibi, soruşturmayı yürüten savcılara karşı açık tehditler de var. Bunun en son örneklerinden biri Ergenekon davasının son duruşmalarından birinde yaşandı.
Tutuksuz sanık Prof. Dr. Alemdaroğlu'nun avukatı Metin Çetinbaş duruşmada "Kimse, 'bize dokunulmaz' demesin. Bu makamlar kalıcı değil, gelip geçici. Eski bir ceza hakimi olarak söylüyorum; bu davaya iştirak eden bazı savcılar ve hakimlerin tutuklandığını, hapse girdiğini göreceğiz" diyerek açık tehditte bulundu.
Ergenekon soruşturmasının ilerlemesini önleme çabaları bugüne kadar çok başarılı olmadı. Bundan sonra başarılı olup olmayacağı önemli ölçüde hükümetin bu soruşturmanın arkasında siyasi olarak ne ölçüde duracağına bağlı. Hükümet ise bu işe kendi “adım adım iktidara yürüme”, egemen elitle doğrudan çatışmadan iktidara yürüme taktiği çerçevesinde yaklaşıyor. Diğer yandan bu soruşturmanın en azından Kuzey Kürdistan ayağında bugün hükümet içinde ve çevresinde olan kimi kişilere de uzanması ve dokunması muhtemeldir. Bu noktada şimdi soruşturmanın arkasında durur görünen sivil siyasi iradenin, davanın arkasından çekilmesi gündeme gelebilir.
* Yargıtay Başsavcısı yine konuştu:
AKP’nin kapatılması davasında Anayasa Mahkemesi kararının açıklanmasından bu yana kamu oyuna yönelik bir açıklaması olmayan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı A. Yalçınkaya suskunluğunu bozdu. Bilindiği gibi Yalçınkaya AKP hakkında, onun “laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline geldiği” iddiasıyla kapatma davası açan baş savcı. Ve yine bilindiği gibi, 11 Anayasa Mahkemesi üyesinden 10’u, AKP’nin “laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline geldiği” iddiasını gerçek olarak kabul etti. Kapatma istemi, 1 oy eksik olduğu için kabul edilmedi.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı Onur Günü etkinliğinde yaptığı konuşmasında geçtiğimiz günlerde vefat eden Türkan Saylan'ı anarak başladı. Konuşmasında ekonomi ile gündem değiştirildiğini kaydeden Yalçınkaya, ''Muhafazakar partiler öne çıktıkça, ekonomik büyümeye daha çok vurgu yapılmak suretiyle, laikliğin gündemden düşürüldüğü görülmektedir'' dedi.
Aslında bu sözler, Türkiye’de egemen olan bürokrat elit’in yaklaşım ve ruh halini çok iyi yansıtan sözler. Bu elit için kendi anladıkları ve yorumladıkları anlamda laiklik -yani Atatürkçü devlet dini- sığındıkları son kalelerden biridir. Bu laikliğin savunulması onlara göre TC açısından ölüm kalım meselesidir. (Gerçekte TC’den kastettikleri kendi iktidarlarıdır.) Ekonomi vs. bunun yanında teferruattır! Birileri ekonomik büyümeye daha çok vurgu yapıyorsa, o bunu “laikliği gündemden düşürmek” için yapıyordur !!! Bu yaklaşım hastalıklı bir yaklaşımdır. Tıptaki adı paranoyadır.
Yalçınkaya konuşmasında AKP’nin sonuçlanmış olan kapatılma davasına ve DTP hakkında da yürüyen davaya da atıfta bulunuyor. DTP’nin kapatılması beklentisini bir kez daha dile getirirken, AKP hakkında sonuçlanan davanın bu işin sonu olmadığının da işaretini veriyor. Aslında AKP hakkında alınan Anayasa Mahkemesi kararında, yeni bir dava açılmasının gerekçesi bugünden mevcuttur. Önümüzdeki dönemde bürokratik elit iktidarının daha da geriletilmesi halinde, yeni bir kapatma davasını da gündeme getirebilir.
+ General Motors sizlere ömür …
General Motors yirminci yüzyıla damgasını vuran en büyük otomotiv tekeli, çok değil bundan üç yıl önceye dek en büyük tekeller listesinin ikinci sırasında yer alan bir emperyalist tekel, bir “dev”di. Şimdi bu “dev” ABD devleti tarafından “iflas koruma” kapsamına alındı. Bu General Motors’un dünyanın en büyük özel otomotiv tekeli olarak çöküşü, sonu demek. İflas koruma kapsamında ABD hükümeti 30 milyar dolar vereceği GM'in yüzde 60'ına sahip olacak.
Bu ABD tarihindeki üçüncü en büyük, imalat sektöründe ise en büyük iflas anlamına geliyor. “İflas koruma” yasası çerçevesinde işlemler süresinin 60-90 gün arasında sürmesi bekleniyor. Şimdiye kadar hükümetten 20 milyar dolar yardım alan GM 30 milyar dolar daha alacak ve şirketin % 60'ının kontrolü hükümete geçecek. Otomobil İşçileri Sendikası (UAW) yeni GM'de yüzde 17,5 hisse sahibi olacak. Kanada hükümetinin yüzde 12, GM Tahvili sahiplerinin ise yüzde 10 hissesi bulunacak. Bu arada, GM kreditörlerinin çoğu, hükümetin borca karşılık yeni GM'den hisse alma teklifini kabul etti.
Hükümet, borçların azaltılması, istihdam maliyetlerinin düşürülmesi ve fabrika kapatmalar için şirkete 2 Haziran’a kadar süre tanımıştı. Geçen yıl 30 milyar dolardan fazla zarar açıklayan GM, iflas koruma sürecinde, ABD dışında GM şirketlerinde çalışan işgücünün yüzde 34'ünü temsil eden 21 bin kişiyi işten çıkarmayı ve bayi sayısını da 2 bin 600'e düşürmeyi planlıyor. Sürecin başarılı olması durumunda, GM daha az işgücü, daha az fabrikayla daha küçük bir şirket kuracak. ABD'de 11 tesis kapatılacak, 3 fabrikada da üretim durdurulacak. Yeni şirket, 4 çekirdek birimi olan Chevrolet, Cadillac, Buick and GMC'ye dayanacak.
Bir diğer ABD'li otomotiv şirketi Chrysler da (daha önce Daimler ile birleşmiş, fakat Daimler daha sonra bu birleşmeden geri çekilmişti) Mayıs başında iflas koruma başvurusunda bulunmuş, daha sonra da İtalyan otomotiv devi Fiat ile ortaklık anlaşması imzalamıştı. Chrysler'in iflası da sonuçta ABD Hazinesi tarafından finanse edildi. Fakat boyutları açısından GM'in yeniden organize edilmesi çok daha büyük ve karmaşık sınav. Ortakları GM'le birlikte yürüttükleri projeleri devam ettirmek istiyor. GM'in en büyük rakibi olan ve dünya liderliğini kaptırdığı Toyota, Califonia'da ortak oldukları fabrikada GM ile birlikte çalışmaya devam etmek istediğini duyurdu.
Obama hükümetinin yeni GM'in yüzde 60 hissesini kontrol etmesi, borcunu yarı yarıya indiren ve sendika ile yaptığı anlaşmayla işgücü maliyetini azaltan Japon Toyota'nın rekabet gücü karşısında tam anlamıyla bir kumar.
Fakat kumar nasıl olsa ABD halkının ve ABD’nin sömürdüğü halkların parasıyla oynandığı için kumarbazlar rahat ve oynadıkları kumarı da işçilerin, emekçilerin çıkarına bir iş olarak gösterebiliyorlar.
General Motors'un künyesi
Merkezi: Detroit
Çalışan sayısı: 244 bin 500
Bulunduğu ülke sayısı: 140
Üretim yaptığı ülke sayısı: 34
Markaları: Buick, Cadillac, Chevrolet, GMC, GM Daewoo, Holden, HUMMER, Opel, Pontiac, Saab, Saturn, Vauxhall ve Wuling
Satış: 2008'de 8.35 milyon adet otomobil ve kamyon sattı.
Pazar: En büyük pazarı ABD. Onu Çin, Brezilya, İngiltere, Kanada, Rusya ve Almanya takip ediyor.
İşbirlikleri: Chrysler, Daimler, BMW ve Toyota ile ileri teknoloji alanında işbirliği var. Toyota, Suzuki, Çin'den Shanghai Automotive Industry, Rusya'dan AVTOVAZ ve Renault ile ortak araç üretiyor.
100 yılın kısa öyküsü…
16 Eylül 1908: Buick ve Oldsmobil'in katılımıyla GM kuruldu. Bir sonraki yıl Cadillac da bu şirkete katıldı.
1910: Şirketin kurucusu William Crapo Durant, bankacılardan oluşan bir komitenin zorlamasıyla şirket başkanlığından ayrılmak zorunda kaldı.
1912: Cadillac elektrikle çalışmaya başlayan modeli geliştirdi. Tüketiciler büyük kolaylık sağlayan bu modeli çok sevdi.
1915: Düşük maliyetli modelleriyle Ford'la çekişen Chevrolet, GM ile birleşti.
1921: GM'in Amerikan otomobil pazarındaki payı yüzde 12'ye ulaştı.
1923: Alfred P. Sloan Başkan oldu. Şirket 1920'li yıllarda farklı tüketici grupları için farklı üretim stratejileri geliştirdi.
1925: İngiliz Vauxhall Motors'u aldı. Almanya, Fransa, Brezilya ve Arjantin'de operasyonlara başladı.
1929: Alman otomobil üreticisi Opel'in yüzde 70'i satın alındı. İkinci Dünya Savaşı'nda Alman hükümetinin ele geçirdiği Opel sonradan tekrar GM'e devredildi.
1937: Ülkedeki en büyük işverenler arasına girince sendikaların da hedefi oldu. Büyük bir grev sonrası UAW sendikası ile ilk anlaşmasını imzaladı.
1937: Tasarım biriminin başına getirilen Harley J. Earl, Amerikan otomobillerinin görünümünü değiştirdi.
1942: İkinci Dünya Savaşı nedeniyle sivillere yönelik üretimini durdurdu ve ordunun kullandığı araçları üretmeye başladı.
1948: Cadillac modellerinde kanatçıkları ilk kez kullanmaya başladı.
1954: Amerikan otomobil pazarındaki payı yüzde 54'e ulaştı. 50 milyonuncu otomobil üretildi.
1959: Tasarımın başına geçen Bill Mitchell keskin kenarlı modellerle yeni bir çağ başlattı.
1962: Otomobil ve kamyon pazarında payı yüzde 51'de kaldı. Şirketin bölünmesi için çağrılar yapıldı.
1964: V-8 motorlu Pontiac Tempest'in GTO versiyonu kaslı otomobil dönemini başlattı. Ford ve Chrysler de kendi kaslı otomobillerini üretmeye başladı.
1965: Güvenlik açıklarından bahseden bir kitap yazarı hakkında araştırma yaptırdığı ortaya çıkan şirket başkanı kamuoyu önünde özür diledi.
1975: GM, emisyonu azaltan katalitik dönüştürücüleri kullanan ilk otomobil üreticisi oldu.
1977: Enerji krizi tüketiciyi küçük arabalara yöneltti. GM de Sedan modellerini küçültse de 1980'lerde pazar payı da gerilemeye başladı.
1980: Pazar payı 10 yılda yüzde 45'den yüzde 35'e geriledi. İç pazardaki düşüş nedeniyle 59 yılda ilk kez zarar etti.
1985: Toyota ile kurulan ortaklık doğrultusunda Califonia'da Chevrolet Nova ve Toyota Corolla'nın üretimi başladı.
1989: Avrupa'da genişleme planları doğrultusunda Saab hisselerinin yüzde 50'sini satın aldı. Ancak marka sayısını artırmanın maliyeti giderek büyümeye başladı.
1990: UAW sendikası ile imzalanan yeni sözleşmeler ABD’deki işgücü maliyetlerini az miktarda arttırdı.
1995: GM Başkanı John G. Smile, GM'in idari yapısında değişiklikler yapmak üzere çalışma başlattı.
1996: 1 milyar dolar harcanan elektrikli EV1 modelleri sonradan geri çağrıldı ve imha edildi.
1998: 7 hafta süren geniş çaplı grevler şirketin kârını ve pazar payını olumsuz yönde etkiledi.
1999: Hummer markası satın alındı. H1 modelinin yanı sıra 2002'de H2 ve 2005'te H3'ten oluşan daha küçük modeller çıkarıldı.
2002: SUV modellerine yatırıma hız verildi. Satışların düşmesi sonrasında bile yeni modeller çıkarıldı.
2005: Yatırımcıların emeklilik ve sağlık sigortası yükümlülüğü endişeleri nedeniyle Ford ve GM'in yatırıma ilişkin kredi notları düşürüldü.
2008: Hazine 19 Kasım'da GM'in kurtarma planını reddetti. Bush yönetimi Aralık’ta GM'e 13.4 milyar dolarlık kredi verdi.
2009: GM Nisan ayında ABD’deki işgücünü 38 bine indireceğini duyurdu. Yeni CEO Fritz Henderson iflasın büyüyen bir olasılık olduğunu söyledi.
+ Çatışmasızlık Süreci mi….
“Yeni Özgür Politika”nın 2 Haziran tarihli nüshasında şu haber yayınlandı:
“Koma Civakên Kurdistan (KCK) Yürütme Konseyi Başkanlığı, Kürt sorununun barışçıl yollardan çözülmesi için 13 Nisan’da ilan ettiği çatışmasızlık sürecini bir buçuk ay uzattığını bildirdi. Çatışmasızlık kararını 15 Temmuz’a kadar uzattığını açıklayan KCK, saldırıların gelişmesi durumunda meşru müdafaa hakkının kullanılacağını kaydetti. KCK tarafından dün yapılan yazılı açıklamada, yakın tarihte Kürdistan’da yaşanan ağır trajedilerden sonra, Türkiye’de Kürt halkının otuz yılı aşkın süreden bu yana geliştirdiği özgürlük mücadelesinin bugün önemli bir düzey kazandığı belirtildi. Uluslararası ve bölgesel güçlerin desteğinde geliştirilen tüm bastırma ve şiddet yöntemlerinin herhangi bir sonuç vermediği kaydedilen açıklamada, “Toplumsal bir düzey kazanan Kürt özgürlük mücadelesinin tasfiye edilemeyeceği ve yenilemeyeceği kanıtlanmıştır” denildi. Açıklamada, Kürt halkının en son 29 Mart yerel seçimlerinde ortaya koyduğu irade düzeyi ile önemli bir siyasal sonucu ortaya çıkardığının altı çizildi.
Zemin daha uygun
Açıklamada şu ifadeler yer aldı: “Bugün halkımızın büyük bir gururla beşinci yıldönümünü karşılamakta olduğu şanlı 1 Haziran Hamlesi temelinde uluslararası ezme ve teslim alma konseptine karşı halkımızın gelişen toplumsal direniş mücadelesi önemli başarılar elde etmiştir. Bu dönem boyunca gelişen askeri saldırılar önemli oranda boşa çıkarılmış, Gabbar, Oramar, Zap örneklerinde görüldüğü gibi ciddi başarılar elde edilmiştir. Kürt Özgürlük Hareketi’nin her açıdan sağladığı gelişme, Kürt sorununu barışçıl, demokratik yollardan çözüm zeminini her zamankinden daha fazla olgun hale getirmiştir.”
Konjonktür engel değil
Uluslararası alanda sorunun çözümünü istemeyen güçler olsa da konjonktürel durumun Kürt sorununda demokratik çözümün gelişmesi önünde ciddi bir engel oluşturma durumunda olmadığına dikkat çekilen açıklamada, Türk ve Kürt halklarının sorunun çözümü için siyasi irade ortaya koymaları durumunda kendi aralarında sorunlarını çözme imkanları olduğu vurgulandı.
13 Nisan’dan 1 Haziran’a
Açıklamaya şu hatırlatmalarla devam edildi: “Ortaya çıkan bu olumlu koşulları Kürt sorununun çözümüne yönelik bir fırsat olarak değerlendirmek ve demokratik çözüm sürecini geliştirmek amacıyla Hareketimiz 13 Nisan’dan 1 Haziran’a kadar çatışmasızlık sürecini başlattığını resmen ilan etmiştir. HPG zorunlu kendini savunma halleri dışında Türk ordu güçlerine karşı herhangi bir planlı eylem gerçekleştirmemiş, eylemsizlik çağrımıza uymuştur. Ancak HPG’nin bu yaklaşımına rağmen, Türk ordusu tarafından operasyonlar sistemli bir biçimde sürdürülmüş, Medya Savunma Alanları’na yönelik hava operasyonları ve top atışı saldırıları yapılmıştır. Bu saldırılarda içinde komuta kademesinin de bulunduğu 35’e yakın HPG gerillası şehit düşmüştür. Yaşanan bu şahadetler barış sürecinin şahadetleri olarak tarihe geçmişlerdir. Bununla beraber açıkladığımız eylemsizlik kararının hemen ertesi günü 14 Nisan’da Kürt halkının sivil toplum kuruluşlarına ve DTP’ye yönelik kapsamlı tutuklama operasyonları sürdürülmüş, 28 Mayıs’ta bu operasyonun çapı KESK’i de kapsayacak bir şekilde genişletilmiştir.”
Süreci saboteye yönelik
Türk devletinin veya devlet içindeki bazı odakların geliştirdiği bu saldırılarda hiçbir hukuk kriteri ve toplumsal etik kural tanınmadığı belirtilen açıklamada, yeni bir çatışma sürecinin başlatılmak istendiği uyarısı yapıldı. Açıklamaya şöyle devam edildi: “Süreci sabote etmek ve hareketimize mal edilmek amacıyla Mardin’in Zangirt (Bilge) köyünde korucular eliyle 44 Kürt insanı katledilmiştir. Halkımızın oyuyla seçilmiş Kürt milletvekillerine karşı çifte standartçı bir yaklaşım geliştirilerek hiçleştirilmek amacıyla zorla mahkemeye götürülmek istenilmektedir. Gerilla güçlerimize ve halkımızın siyasi alandaki temsilcilerine karşı bu operasyonlar sürerken, Önderliğimizin ve Hareketimizin yaptığı açıklamalarla beraber Türkiye kamuoyunda ve yurtdışında Kürt sorununun çözümüne yönelik bir süreden beri başlatılan tartışma süreci de ivme kazanmıştır.”
Gül ve Erdoğan açıklama yapmalı
Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün ‘Kürt sorununu en önemli mesele olarak tanımlayan ve çözümünün ertelenemez olduğunu kaydeden’ açıklaması hatırlatılan KCK açıklamasında, sorunun nasıl çözüleceği konusunda henüz somut bir proje ortaya konulmadığına dikkat çekildi. Açıklamada, Abdullah Gül’ün Kürt sorunu konusunda ‘kurumlar arası mutabakat vardır’ sözüne rağmen, açıklamalara tezat bir biçimde askeri ve siyasi alanda operasyonların sürdüğü dile getirildi. “Eğer bu mutabakat, sorunun siyasi yollardan çözümüne ilişkin ise neden bu operasyonlar durdurulmamaktadır? Söylenen sözler ve açıklanan mutabakat bir oyundan veya bir oyalamadan ibaret ise bunun yaratacağı sonuçlar hesaplanmıyor mu?” sorularının da sorulduğu açıklamada, Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın bu sorulara ilişkin bir açıklama yapmasının sürecin nasıl ilerleyeceğini netleştireceği ifade edildi.
1 Eylül’e kadar uzatılabilir
Açıklamada, sürecin olumlu ve olumsuz yönlerini değerlendiren KCK Önderi Abdullah Öcalan’ın, Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün sorunun çözümüne dönük yaptığı açıklamaları, kamuoyunda yürütülen tartışmaları, kimi aydınların, demokratik parti ve çeşitli sivil toplum örgütlerinin yapmış olduğu çağrıları ve Kürt halkının sorunun çözümüne yönelik beklentilerini dikkate alarak, 1Haziran’da sona eren çatışmasızlık durumunun devam ettirilmesi için çağrı yaptığı kaydedildi. KCK’nin açıklaması şöyle devam etti: “Önderliğimizin Kürt sorununun çözümünde siyasal yöntemlere öncelik verme, çatışmaların durdurulması ve barış ortamının inşasına şans tanınması amacıyla yaptığı bu çağrı, Hareketimizin yönetimi tarafından değerlendirilmiştir. Hareketimizin tüm organlarının görüş birliğiyle, Önderliğimizin yaptığı çağrının pratikleştirilmesinin uygun olacağı kararına varılmıştır. Bu temelde Hareketimiz gelişen saldırıları da dikkate alarak eylemsizlik durumunun Temmuz’un 15’ine kadar sürdürülmesi sonucuna ulaşmıştır. Bu zaman içerisinde çözüme dönük olumlu gelişmelerin yaşanması halinde eylemsizlik sürecinin 1 Eylül’e kadar uzatılabileceği görüşü kabul görmüştür. Ancak bunun için durumun yeniden değerlendirilmesine ihtiyaç olacaktır.”
Barış tek taraflı olmaz
Kürt Özgürlük Hareketi’nin geliştirdiği bu tutumumun temelinde barış ve demokratik çözümdeki ısrarı ve kararlılığının yatmakta olduğu belirtilen açıklamada, ancak barış ve demokratik çözümün Kürt Özgürlük Hareketi’nin tek taraflı çabasıyla gelişecek bir durum olmadığına dikkat çekildi. Geçmişteki pratiğin de bunu açıkça ortaya koyduğu vurgulanan açıklamada, bunun için ilgili tüm tarafların iyiniyete dayalı çabalar göstermesi gerektiği belirtilerek, “Eylemsizlik kararımızın bir çatışmasızlık durumuna ve silahların tümden susturulmasına dönüşmesi için karşı tarafın da silahlı saldırılarını durdurması gerekmektedir” denildi. Tek taraflı çabalarla bu sonucun elde edilemeyeceğinin de açık olduğu kaydedilen açıklamada, “Hiç kimse ordunun durmayacağını söyleyemez. Nasıl ki Ocak ayından itibaren, Mart sonuna kadar operasyonlarını durdurarak bir çatışmasızlık ortamını yarattıysa, bu dönemde de pekala aynısını yapabilir” denilen açıklamada, burada önemli olan karar ve siyasi iradenin ortaya konulması olduğu vurgulandı.
Meşru müdafaa hakkı
İçinde bulunduğumuz ayların yaz ayları olması itibarıyla gerillanın en fazla aktif olabileceği ve kendisi açısından sonuç alıcı bir pratiği sergileyebileceği bir mevsim olduğu belirtilen açıklamada, “Öte yandan hareketimiz ve gerilla güçlerimiz en derli-toplu dönemini yaşadıkları ve her zamankinden daha fazla eylemsel bir gücü ortaya çıkarabilecekleri açık bir gerçektir. Varolan bu eylemsel gücün harekete geçirilmesi halinde baştanbaşa kapsamlı bir savaşın yaşanabileceği açıktır. Fakat Önderliğimiz, hareketimiz ve halkımız savaşı değil, barışı tercih etmektedir. Bu gerçeğin doğru görülmesi çözüm sürecinin gelişmesi açısından en önemli bir halka olmaktadır. Bu süreç boyunca askeri güçlerimiz herhangi bir eylemsel aktivitede bulunmayacaktır. Hiçbir yerde hiçbir saldırıda bulunmayacaktır. Ancak kendisine karşı geliştirilen imha saldırıları durumunda bir evrensel hak olan meşru müdafaa hakkını kullanacak ve her saldırı karşısında misilleme hakkını saklı tutacaktır” ifadeleri yer aldı.
Türkiye tarafı sorumlu
Türkiye Cumhuriyeti devletinin, AKP hükümeti ve muhalefet güçlerinin bu süreçte Türkiye’nin en temel sorununu çözmek ve demokratikleştirilmesi adına siyasal sorumluluk alması gerektiğine vurgu yapılan açıklamada, bu sürecin hiçbir belirsizliği ve oyalamayı kaldıramayacak denli kırılgan olduğu uyarısı yapıldı. Açıklamada, başta hükümet olmak üzere ilgili herkesin üzerine düşen tarihi sorumlulukları yerine getirmesi gerektiği vurgulandı. Bu sürecin sabote olmaması ve kalıcı bir çözüm sürecine dönüşmesi için Kürt halkının demokratik legal kurumlarına ve seçilmiş temsilcilerine dönük tutuklama furyasına bir an önce son verilmesi istenen açıklamada, Kürt halkına, siyaset yapma zemininin kapatılmaması gerektiği vurgulandı.
Taktik değil, stratejik yaklaşım
Önümüzdeki süreçte operasyonların sürdürülmesi halinde gerilla güçlerinin çatışmaya zorlanması temelinde çatışmaların yaşanmasının olası olduğu uyarısı da yapılan açıklama şöyle sürdürüldü: “Bu temelde yaşanacak can kayıplarında sorumluluk, ordu ve buna karşı tavır geliştirmeyen siyasi iradeye ait olacaktır. Biz sürece taktik değil, stratejik yaklaşmaktayız. Geçici bir dönem için silahların susturulması değil, silahların karşılıklı susturulması halinde bunu kalıcı sürece ve demokratik çözüme dönüştürmek istiyoruz. Bu açıdan oluşan çözüm zeminini doğru değerlendirme sorumluluğu her iki tarafa da aittir. Şiddet yöntemiyle sonuç alınamayacağı ortaya çıkmıştır. Bunun hiçbir hamaset edebiyatına yer verilmeden doğru görülmesi temelinde geliştirilecek samimi yaklaşımlar ve diyalog ile sorunun köklü çözümü mümkün olabilecektir. Bu noktada Önder Apo’nun tüm Kürt kurumlarından alacağı görüş temelinde Ağustos ayında sunacağı yol haritasının kalıcı çözümü ön görmesi bakımından önemli olacaktır.”
Sabote edenlere karşı...
Tüm kamuoyunun ve ilgili güçlerin KCK’nin 45 gün uzattığı eylemsizlik sürecine yeterli bir sorumlulukla yaklaşması gerektiği belirtilen açıklamada, bu sürecin Kürt ve Türk halklarının geleceğini düşünerek doğru değerlendirilmesinin önemine işaret edildi. KCK’nin açıklamasında, Türkiye’deki muhafazakâr demokrat, liberal demokrat ve sol demokrat güçlerin de birleşerek, bu süreci sabote etmek isteyenlere karşı demokratik birlik içerisinde barıştan yana, sorumluluk ve risk üstlenerek tarihi görevlerine ve Türkiye’nin demokratik geleceğine sahip çıkmaları gerektiği ifade edildi. Uluslararası ve bölgesel güçlerin de Türkiye devletini ve hükümetini, Kürt sorununun demokratik çözümü yönünde teşvik edici, cesaretlendirici destek sunmaları istenen açıklamada, “Dört parçadaki tüm Kürdistan halkı ve siyasi güçleri, tüm yurtsever demokratik kurum ve kuruluşlar her zamankinden daha çok ulusal demokratik birliğini sağlayarak her türlü provokasyona karşı uyanık olma temelinde onurlu bir barış ve demokratik çözüm mücadelesini yükseltmeli, bunun için örgütlü gücünü daha da yetkinleştirerek çözümde aktif rol oynamalıdır” ifadeleri yer aldı. ANF/BEHDİNAN”
Görüldüğü gibi, daha önce de yazdığım gibi, PKK kendini savunma eylemlerini içeren “çatışmasızlık süreci”ni uzattı ve bu süreci 1 Eylül’e kadar da uzatabileceğini açıkladı. Bu bugüne kadarki çizginin ve tavrın sürdürülmesi demek. KCK açıklamasında dikkat çekildiği gibi aslında devlet içindeki kimi güçler çatışmasızlık sürecini baltalamak için ellerinden geleni yapıyor ve yapacaklar. KCK’nin çatışmasızlık süreci açıklamasının bu kesimler için hiçbir anlamı yok. Diğer yandan içinde bulunduğumuz ortamda Türkiye/Kuzey Kürdistan işçi sınıfı hareketinin TC devletinin, ya da devlet içindeki savaş rantçısı kesimlerin PKK’nin ilan ettiği bu çatışmasızlık ortamında PKK/KCK güçlerine saldırmasını engelleyecek bir hareketliliği, barışı zorlayacak bir hareketliliği de yok. Bunun kısa vadede ufukta görünmediği bir ortamda, savaş rantçıları saldırılarına devam edecekler, PKK de “kendini koruma” ve bu çerçevede misilleme eylemlerine devam edecektir.
Yani önümüzde adı “çatışmasızlık süreci” olan çatışmalı bir dönem var.
+ Obama Mavi Boncuk Dağıtmaya Devam ediyor…
ABD başkanı Obama, mavi boncuk dağıttığı yurtdışı gezilerine Haziran ayı başında bir yenisini ekledi. Önce Kahire’de İslam alemine dönük mesajlar verdiği bir ziyaret gerçekleştirdi. Ardından kısa bir Almanya ziyaretinde Dresden’e uğradı, Merkel ile birlikte bir Nazi Yok Etme Kampını ziyaret etti. Oradan Fransa’ya geçerek Normandiya çıkarması ve bu çıkarmada ölen ABD ve müttefik askerlerini andı. Uğradığı her yerde ABD’nin liderliği altında nasıl bir dünya istediğinin mesajlarını verdi.
ABD Devlet Başkanı Barack Obama’nın Mısır ziyareti konusunda beklentiler oldukça yüksekti. ABD kaynakları sürekli olarak bu ziyarette önemli mesajlar verileceği havasını pompalıyorlardı. Obama merakla beklenen İslam dünyasına sesleniş konuşmasını Mısır'da Kahire Üniversitesi'nde yaptı.
Obama’nın “Es Selamün Aleyküm” diyerek başladığı konuşması, gerçekte yalnızca kullanılan sözcüklerde farklı olan, aslında ABD’nin radikal İslam’ı bir yandan “terörizme karşı enternasyonal mücadele” kapsamında savaşla ezme diğer yandan ılımlı İslam’la dengeleme ve etkisizleştirme siyasetinin kurandan alıntılarla da savunulduğu, içeriğinde bir yenilik olmayan bir konuşma idi.
Türkiye açısından Obama’nın gerek Mısır’da yaptığı konuşmada Türkiye’nin model rolüne yaptığı vurgu, gerekse Fransa’da yaptığı konuşmada, ABD’nin Türkiye’yi AB’nin üyesi olarak görmek istediğini vurgulayan ve örneğin Sarkozy’i “görüş ayrılıklarımız var” açıklamasına iten tavrı, ABD’nin Ortadoğu siyasetinde Türkiye’ye biçtiği rolde şimdilik kararlı olduğunu gösteriyor. Bu bağlamda ABD şu anda AB’nde çoğunluğu oluşturan güçlerle açıkça ters düşmeyi göze alıyor. Aslında bu da yeni değil, fakat şimdi başka sözlerle ve daha açık vurgulanıyor. Sonuçta savunulan ABD emperyalizminin çıkarlarıdır ve Türkiye’nin AB üyeliği ABD emperyalizminin bugünkü çıkarlarına uygundur. ABD Türkiye’nin AB üyeliğinden Almanya/Fransa karşısındaki bloğun güçlenmesini beklemektedir. Ayrıca zaten ABD’nin Türkiye’nin AB üyeliği konusunda tavır takınmasının ABD’ye bir maliyeti de yoktur.
“Esselamün Aleyküm”ün ve Kuran’dan alıntıların ABD’ye bir maliyeti olmadığı, tersine onu barışçı ve şirin göstererek bir getirisi olduğu gibi. Yapılanlar söylenenlerden çok daha önemli ve belirleyicidir. Yapılanın ne olduğunu ise Afganistan’daki savaşın şimdi Pakistan’a da genişletilmesi göstermektedir.
+ İki ilginç araştırma sonucu …
Haziran ayı başında iki ilginç araştırmanın sonuçları kamuoyuna yansıdı.
Birincisi “Radikalizm ve Aşırıcılık” başlıklı bir araştırma.
İngiltere Dışişleri Bakanı David Miliband'ın Bahçeşehir Üniversitesi'ni ziyaretinde yapılan anlaşma kapsamında bir araştırma gerçekleştirildi. Prof. Dr. Yılmaz Esmer tarafından gerçekleştirilen "Radikalizm ve Aşırıcılık" araştırması örnekleme yöntemiyle yüz yüze yapılan görüşmelerle yapıldı. Aralarında Şanlıurfa, Trabzon, İstanbul, İzmir, Konya, Malatya, Balıkesir'in de bulunduğu 34 ilde bin 715 kişi üzerinde gerçekleştirilen araştırma bu ayın başında tamamlandı. Söz konusu araştırmanın sonuçları Bahçeşehir Üniversitesi'nde düzenlenen konferans ve basın toplantısı ile değerlendirildi.
Araştırmayı Prof. Esmer, İngiltere Büyükelçiliği müsteşarı Giles Portman’ın da katıldığı bir basın toplantısıyla medyaya tanıttı.
İngiltere Büyükelçiliği Müsteşarı, araştırmanın amacını “Her iki ülkedeki ılımlılara görüşlerini ifade edebilecek bir platform sunmak istedik. Aşırılık nedir bunu tanımlamak istedik." sözleriyle belirtti. Aslında konuşulanların profili hiç te “ılımlılar”ın söz konusu olmadığını gösteriyor. Sonuçları nasıl buldukları yönündeki bir soruyu yanıtlayan Portman, "Müthiş ilginç. Bir çok bakımdan halkın kafasının karışık olduğunu gördük. Özellikle AB ile ilgili çelişkiler söz konusu. Çok olumsuz değerlendirmeler yapılırken insanların AB'ye üye olmayı istediğini gördük. İngiltere'nin pek sevilmeyen bir ülke olduğu ortaya çıktı. Biraz sürpriz bu. Hayal kırıklığı yaşadım. Hemen British Council'deki arkadaşlarla neden böyle bir sonuç çıktı diye bir değerlendirme yaptık. İngiltere, Türkiye'nin AB üyeliğini en çok destekleyen ve bunu her platformda dile getiren bir ülkedir." ifadelerini kullandı.
Araştırmayı yapan Prof. Dr. Esmer ise, soruları cevapladı. Esmer, araştırmaya göre Türkiye'de dindarlığın artmadığını söyledi. AK Parti iktidarı döneminde dindarlığın arttığı görüşüne katılmayan Esmer, "Biraz daha belirginleşmiş olabilir ama benim tespitlerime göre dindarlık artmadı." dedi. Türkiye'de son 20 yılda bazı değişiklikler olsa da temel değerlerde büyük değişiklik yaşanmadığını belirten Esmer, "Dindar olanlar birden dinsizleşmedi ya da dinsizler bir anda dindarlaşmadı. Pek çok şey aynı gidiyor." şeklinde konuştu.
Mahalle baskısının artıp artmadığı konusunda ise daha önce yaptığı bir araştırma olmadığı için bir karşılaştırma yapamayacağını söyleyen Esmer, "Yakın çevreden baskı geliyor mu? konu komşu, bakkaldan falan dindar olduğu ya da laik olduğu için, mezhebinden dolayı baskı görüp görmediği konusunda çok büyük bir rakam çıkmadı. Yüzde 5, yüzde 3 gibi rakamlar çıktı. Bu rakamlar önemli gibi görünmüyor ama 50 milyon insanın yüzde 5'i 2,5 milyon yapar. Bu da çok önemli bir sayıdır." ifadelerini kullandı. Halkın aşırı İslam'ı benimsemediğini düşünen Esmer, bunun toplum için bir tehdit olarak görüldüğünü dile getirdi.
Araştırmaya göre ABD'ye karşı büyük bir düşmanlık söz konusu. Anti ABD duygular hakim. AB'ye üye olunmasını isteyenlerin oranı yüzde 57. İstemeyenler ise yüzde 27'lik kesim. Araştırmaya katılanların yüzde 25'i AB'nin ne olduğu konusunda yeterli bilgiye sahip değil. Etnik ve dini çeşitliliği zenginlik olarak görenler fazla. Ancak hoşgörü sorunu var. En istenmeyen kesim eşcinseller. Yahudi komşu istemeyenlerin oranı yüksek. Yani homofobi ve antisemitizm oldukça yaygın. Araştırmaya katılanların yüzde 72'si içki içen bir komşu istemiyor. (Burada tabii soruda “içki içme”nin ne anlama geldiği önemli. Böyle büyük bir oran herhalde içki içen= sarhoş olarak kavrandığında anlaşılır.) Hıristiyan komşu istemeyenlerin oranı ise yüzde 52. (Antisemitizm, Hıristiyan düşmanlığından daha yaygın) Yüzde 67'si ise nikahsız yaşayan komşular istemiyor. (Burada da bu oranın diyelim bundan 20 yıl önce filan ne olduğunun bilinmesi ilginç olur.) Araştırmada PKK'lılar en sevilmeyen kesimi oluşturuyor. Halkın yüzde 82'si PKK'yı Türkiye için ciddi bir tehdit olarak görüyor. (Bu kadar yoğun medya bombardımanında bu sonuç şaşırtıcı değil. Tabii yine soruların nasıl sorulduğu, nasıl kavrandığı da önemli) Halkın yüzde 83'ü PKK'ya karşı geniş çaplı bir askeri harekatın iyi olacağını düşünüyor. (Bu soru adeta saldırı için bir kamuoyu araştırması gibi bir soru. Zaten büyükelçilik müsteşarı araştırmanın çıkış noktasının iki ülkenin de “terörizme karşı mücadele sorunu olması” olduğunu belirtiyor basın toplantısında. Hal böyle olunca araştırmanın bu bölümündeki soruların bu biçimde olması da araştırmanın ruhuna uygun.)
Türkiye'de kendisini herhangi bir sebeple ayrımcılığa uğradığını düşünenlerin oranı yüzde 18. Konuştuğu anadil nedeniyle devletten ayrımcılık gördüğünü söyleyenlerin oranı yüzde 8. Yüzde 9'u ise farklı etnik gruba mensup olduğu için devletten ayrımcılık gördüğünü belirtti. Laik görüşe sahip oldukları için devletten ve toplumdan ayrımcılık gördüğünü düşününler ise sadece yüzde 6'lık bir kesim. (Bu kesim fakat medya üzerinden kamuoyunu önemli ölçüde etkileyen, evet belirleyen kesim.)
…
İkinci araştırma Prof. Dr. Füsun Üstel ve Doç. Dr. Birol Caymaz’ın gerçekleştirdiği, İstanbul Üniversitesi Sivil Toplum Çalışmaları Merkezi ve Açık Toplum Vakfı tarafından desteklenen “Seçkinler ve Sosyal Mesafe” başlıklı çalışma. Bu araştırma da Haziran ayı başında basın ve sivil toplum örgütleri temsilcilerine verilen bir resepsiyonla tanıtıldı. Prof. Füsun Üstel ve Doç. Dr. Birol Caymaz yaptıkları sunumda, araştırmanın “prestijli” orta öğretim ve yüksek öğretim kurumlarından mezun, orta-üst gelir grubundan, iyi meslekî pozisyonlara sahip, kendisini cumhuriyetçi-laik değerlerin taşıyıcısı olarak gören kesimlerin Türkiye siyasetinin temel problemlerine yönelik algı ve temsillerinden hareketle Lozan azınlıkları, Kürtler ve İslami kesimlerle kurdukları ilişkinin biçimini ve mesafe boyutunu ele almakta. Araştırmanın amacı ise, hedef kitlenin ayrımcılık ve ötekileştirme söylemini tespit etmek, bu söylemin bu kesimin sosyal ve ekonomik statüleri ve son dönemdeki iç ve dış siyasal dönüşümlerden nasıl etkilendiğini ortaya koymak.
Verilen bilgilere göre araştırma, Temmuz-Aralık 2008 tarihleri arasında İstanbul, Ankara ve İzmir’den 18-25, 25-45 ve 45 yaş üstü yaş dilimlerinde 21’i kadın toplam kırk kişi ile görüşülerek yapılmış. Araştırmanın yapıldığı dönem, cumhurbaşkanlığı krizi, 367 kararı, 27 Nisan muhtırası, AKP’nin 22 Temmuz seçim zaferi, DTP’nin Meclis’e girmesi, sınırötesi operasyon kararının alınması, Hrant Dink cinayeti, Malatya Zirve Yayınevi katliamı gibi siyasi yönden çalkantılı, toplumun kutuplaştığı bir dönem. Prof. Üstel ve Doç Dr. Caymaz, araştırmanın bu döneme denk gelmesinin öngörülmediğini, hatta bir yanıyla olumsuz bir tesadüf olduğunu vurguluyorlar. Ancak bu araştırma açısından bir olumsuzluk değil. Çünkü tam da gerilimli ortamlar bireylerin gerçek yaklaşımlarının görülmesi açısından daha doğru sonuçlara varılmasını mümkün kılan ortamlar. Araştırma tam da bu orta ve orta-üst gelir grubundan eğitimli kesimlerin- isterseniz son dönemde oldukça yaygın kullanılan “Beyaz Türkler” de diyebilirsiniz- önemli bir bölümünün, esen laiklik ve milliyetçilik rüzgârının aktörleri olarak ortaya çıktığını da gösteriyor.
Gayrı Müslim azınlıklar…
Araştırmanın önemli bulgularından biri, bu kesimde gayrimüslimlere yönelik “ötekileştirme” söyleminin azalması oldu. Bundaki ana etken, ayırımında “merkez”in, taşralı, mütedeyyin, köylü çevrece ele geçirilmeye başlamasının, kentli, yüksek kültürlü azınlık gruplarının ülkeden “gitmiş” olmasına bağlanması. Laik seçkinler eski İstanbul’a özlemle ve sayılarının tıpkı onlar gibi azaldığı düşüncesiyle azınlıklara romantik bir yakınlık hissetmekteler. Dolayısıyla ülkede kalan azınlıklar, korunması ve kollanması gereken değerli objeler olarak yeniden kurgulanmış. Bu kesimde “en yakın arkadaşlar arasında azınlıkların da bulunması” âdetâ bir prestij konusu. Ancak buna rağmen azınlıklarla kurulan ilişkide gayrimüslimlerin devlet kaynaklı haksızlık ve ayırımcılığa uğradığı bu kesimde de kabul edilmiyor. Gayri Müslimlere yönelik ayrımcılık devletin değil, dincilerin edimiymiş gibi görülüyor.
Bu bağlamda görüşmelerden bazı ilginç tavırları aktarıyorum aşağıya :
B. (34): Yani biz hiç takılmıyoruz ki böyle şeylere. Sen Ermenisin, sen Musevisin, sen şusun, sen busun, biraz... [Gayrimüslimlerin yaşadığı sorunlar hakkında] Yani ne bileyim, herkesle beraber okuduk. Hiç böyle bir şey yoktu. Herkes birbirleriyle beraberdi. Yani bir tek farkımız vardı, din dersine girmezlerdi o kadar.
L. (31): Onlara [azınlıklara] da ibadethane açılması gerektiğini savunuyorum ama biliyorum ki ibadethanelerin açılmasını iyice şeye bırakırsak her yerden Kur’an kursları pörtleyecek.
B. (39): Ayırımcılık yapılıyor ama ayırımcılık yapan, uygulayan kişiler kesinlikle Kemalist veya ulusalcı değiller, kesinlikle değiller.
Kürtler…
Görüşmecilerin Kürt sorunu üzerine verdikleri cevaplar, Kürtler üzerindeki yoğun milli baskının da bu kesim tarafından yok görüldüğünü gösteriyor. Kürt sorunu bu kesimde yabancı –emperyalist- güçlerin Türkiyenin içini kartışırmak için çıkardıkları, yarattıkları bir sorun olarak görülüyor. Bu konuda ana belirleyici, Kürt kimliğinin inkârına dayalı resmî tarih ve devlet söylemi. Görüşmecilerin Kürt sorununun sebepleri üzerine dillendirdikleri ikinci argüman ise meselenin bir kimlik sorunu değil, devletin bölgeyi ekonomik olarak ihmal etmesi ve Kürtlerin bölgedeki rant ekonomisinden sağladıkları çıkarların bir sonucu olması. Deneklerden bir kısmı eğitimli Kürtlere kuşkuyla bakarken, geri bırakılmışlığın neden olduğu sorunların kaynağının, eğitimsiz, cahil bırakılmış, tembel Kürtlerin kandırılabilme potansiyeli olduğunu düşünüyor. “Çocuk Kürtler” olarak adlandırılan bu algıya göre devlet bu insanların elinden tutmadığı için bu insanlar örgütler ve uyuşturucu mafyası tarafından kullanılabiliyor. vs. Görüşmecilerin büyük bir bölümü ise Kürtlere kültürel haklar verilmesi konusunda olumlu görüş taşıyor. Onarıcı pragmatik önlemler olarak kültürel hakların sağlanmasına yönelik bu olumlu yaklaşım, bu kesimin Batılı ülkelerdeki gözlemlerine dayanıyor. Kültürel haklardaki bu olumlu bakış, iş DTP’nin Meclis’teki varlığına geldiğinde yerini açık bir ötekileştirmeye ve redde bırakıyor. Çoğuna göre DTP meşruiyeti sorunlu, PKK ve Öcalan’la ilişkisi tehlikeli bulunan ve kapatılması gereken bir parti. İşte Kürtlerle ilgili mülâkatlardan birkaç örnek:
B. (34): Çünkü [Kürtler] o kadar tembeller ki kendi önlerindeki çiçeği ya da börtüyü böceği bile sulamayı bilmedikleri için hiçbir zaman gelişemezler. Sürekli ağlarlar devlet diye. Devlet senin neyine yardım etsin?..
P. (34): Kimlik sorunu... Söyleyeyim mi... Yüzyıllarca oradaki insanlar beraber yaşamışlar, hiçbir sorun olmamış. Neden son zamanlarda çıkıyor? Kesinlikle yabancı kaynaklı ve kesinlikle bunun içinde çıkarları var.
N. (51): İnsan mutluysa anadilde eğitim olsa da bu ülke bitmez. Bir şeylerini tatmin edeceksin adamların yani.
AKP
AKP beyaz Türklerin algısında açıkça bir tehdit olarak görülüyor. AKP takiyeci/şeriatçı bir parti bu kesimin algısında. Yaşam tarzları, dünyayı algılama ve yorumlama biçimleri ile kendilerini Cumhuriyet’in değer ve kazanımlarının taşıyıcısı olarak gören yerleşik seçkinler, “yeni gelenleri”, “orada olmayı hak etmemiş işgalciler” olarak görüyorlar. “Kendi devletleri”nin elden gideceği korkusu içindeler. Kadrolaşmanın zaten hep olduğu, ama “kendilerinden” olduğu için bunu sorun olarak algılamadıklarını söylüyorlar. Görüşmecilerin genel eğilimi ise partinin kapatılması yönünde. Görüşülen kişilerin küçük bir bölümü ise mevcut hükümete karşı olumsuz bakışa rağmen ülkede bir rejim sorunu olmadığını düşünüyor. Cumhuriyet Mitingleri’ne yoğun katılım gösteren katılımcıların bu kararlarında rejim kaygısı ön planda. Mitinge katılanların arasında emekli subayların varlığı ise onlar için önemsiz bir ayrıntı. Ancak katılımcılar “Yeniden milli mücadele” ve “Ordu göreve” gibi pankartları paylaşmadıklarını, basının yanlış yansıttığını düşünüyorlar. Ergenekon davası ise katılımcılarda kafa karışıklığı yaratmış gibi. Kimine göre bu dava AKP’nin cumhuriyet kadrolarıyla hesaplaşmasından ibaret. Ergenekon’un arkasında darbe varsa bunu asla desteklemeyeceğini söyleyenler olduğu gibi, ya darbe ya şeriat diye sorulursa tereddütsüz darbeyi destekleyeceğini ifade edenler de var. Görüşmelerden bazı örnekler ise şöyle:
A. (40): Atatürk’le ilgili herhangi bir şey, küçük bir anekdot olabilir, küçük bir resim olabilir, internetten gelen, doğruluğu bile belli olmayan bir anı bile olabilir, gözlerimizin dolmasına neden oluyor.
D. (32): Cumhuriyet balosunda görmek istemem adamı [Gül’den bahsediyor], orada beyaz Türklüğüm çıkar, elim ayağım oynar.
K. (31): Anti-demokratik olsa da burada zor kullanma hakkı vardır Silahlı Kuvvetler’in. Bu silahlı kuvvetler para-militer olabilir, gerilla şeklinde olabilir, devletin kolluk kuvveti olabilir.
B. (39): Başından beri Ergenekon olayı beni gülümsetti sadece. Adı da çok komik zaten.
Araştırmacıların sonuçları…
“Seçkinler ve Sosyal Mesafe” araştırmasının analiz bölümünde sonuçların yekpare, blok bir davranış ve algılama biçimi çıkarmaktan ziyade, Atatürkçülük- Kemalizm-Ulusalcılık anlayışları temelinde her pozisyonun kendi içinde gösterdiği çeşitliliğe dikkat çekiliyor. AKP hükümeti, Kürt sorunu, AB üyeliği üzerinden kurgulanan tehdit algısı oluşturulan kolektif kimliğin ana yapı taşları. Kimlik olgusunun dinamik değil statik bir olgu olarak ortaya çıktığı, kimliksel çeşitliliği algılamada ise ciddi bir körlük olduğu belirtiliyor. Değişime ve toplumun dinamizmine kapalı hayat algısı, seçkinlerde var olan “Biz ve Onlar” ayrımının ana kaynağı. Bu bakışın temel nedeni prestijli okullarda eğitim görmüş olmaktan ziyade, 12 Eylül rejiminin milli eğitimi hoşgörüsüzlük ve ötekileştirme üzerine kuran ırkçı, milliyetçi zihniyetinin içselleştirilmesi olduğu belirtiliyor. (Bu tabii bizzat araştırmacıların Türkiye’deki ırkçı milliyetçi zihniyeti 12 Eylül’le başlatan bir yanlış anlayışına işaret ediyor.) Görüşmeciler, kendi hayat tarzlarına uygun ve yakın coğrafyalarda yaşayan azınlıklara romantik ama yüzeysel bir yakınlık beslerken, gayrimüslimlerin “görünmezliği” ve uğradıkları ayırımcılıkla yüzleşilmiyor. Çünkü azınlıklar azalan rekabet gücü ile bu kesim üzerinde endişe yaratmıyor. Kürtler ise, bu beyaz Türklerin nezdinde, hem yaşam tarzı, hem de sosyal çevre olarak, azınlıklara göre, çok daha yabancı. Kimlikler konusunda ikircikli, çelişkili duygular besleyen katılımcılar, Kürt sorununu komplo teorileriyle açıklamaya yatkın. Katılımcıların önemli bir bölümünde “askerî çözümün çözümsüzlüğü” konusunda görüş birliği var. Yaşam tarzına müdahale ve muhafazakârlaşma konusunda yaşanan büyük korku ise AKP ile ilişkilendiriliyor. “Militan laiklik” anlayışına sahip kesimler, AKP ve tabanının yükselişini devrimlerin başarısızlığı olarak görme eğiliminde; bu ise grupta özgüven kaybına neden oluyor.
Bu araştırmanın tümüne internet üzerinden ulaşabilirsiniz.
Bütün dünyada “Krizden çıkış” adına hükümetler program üzerine program ilan edip, paket üzerine paket açıyorlar. Bu paketlerin hepsinin temel özelliği krizden çıkışın yolu olarak devletin özel sektöre kaynak aktarması, iflasın kaçınılmaz olduğu hallerde “sistem için gerekli” görünen firmaların geçici olarak bizzat devlet tarafından üzerlenilmesi.
Türkiye’de de kabine değişikliği ertesinde Haziran ayı başında hükümetin
“teşvik ve istihdam paketi” adındaki krizden çıkış programı açıklandı. Erdoğan yaptığı basın toplantısında Program hakkında şu bilgileri verdi :
“Dünya ekonomisi kendi kendine bu krizden çıkamayacak. Bu nedenle ülkeler art arda mali önlem paketlerini devreye aldılar. Böylece üretim ve istihdamdaki daralma yavaşladı. Ancak para politikası önlemleri tek başına yeterli olmuyor. Küresel ekonominin bu yıl yüzde 1,3 daralması bekleniyor.
Türkiye de artık küresel bir aktör haline geldi. Türkiye'nin böyle bir krizden etkilenmemesi mümkün değildi. Biz 'krizden etkilenmeyiz' iddiasında bulunmadık. Türkiye'nin aldığı tedbirlerle en az seviyede etkileneceğini ifade ettim. Bunu 'teğet geçecek' diye ifade ettim. Diğer ülkelerde iflaslar gündemi meşgul ederken, ülkemizde bankacılık sektöründe ciddi sıkıntı yaşanmadı.
Daha önce Hong Kong hapşırdığında Türkiye ağır grip geçiriyordu. Geçmişe göre daha sağlıklı bir yapıya sahibiz. Uyguladığımız politikalarla krizin etkisi düşük kaldı. 'Bize bir şey olmaz' düşüncesinde olmadık. Krizin etkisini sınırlandırmak için ilk andan itibaren tedbirler aldık. 60'tan fazla değişik tedbirlerin olumlu sonucunu aldık.
Yeni teşvik sistemi çalışması yeni yatırımları desteklemek amacıyla hazırlandı. Ülkenin rekabet gücünü artıracak ve bölgesel gelişmişlik farklarını en aza indirecek yatırımlar desteklenecek.
Sistemi üç gruba ayırdık. Büyük proje yatırımları için 12 sektör belirledik.
Kara taşıtı, Tekstil, Konfeksiyon, Deri sektörü, Madencilik, Tıbbi aletler, İlaç, Elektronik, Hava aracı, Makine imalatı, Demiryolu, Liman, Transit boru hattı taşımacılığı ve Kimya sektörleri desteklenecek.
Tutarı 250 milyon lira olan yatırım projelerini, büyük yatırımlar olarak destekleyeceğiz. Transit boru hattıyla taşımacılık da büyük yatırımlar olarak teşvik edilecek. Madencilik yatırımları büyük yatırımlar kapsamına alınacak. Elektronikte de katma değeri yüksek büyük proje yatırımlarını teşvik edeceğiz. Büyük proje yatırımları için kurum ve gelir vergisi indirimi, bölgelere ve büyük proje yatırımlarına farklı uygulanacak. Altyapısı mevcut olan hava araçlarındaki makina imalatlarını destekleyeceğiz. SSK priminde işveren hissesi belli süre Hazine tarafından karşılanacak. Az gelişmiş bölgelerde yatırımların kredi faizinin bir bölümü karşılanacak.
İllerimizi dört bölgeye ayırdık. Şimdi bölgesel olarak ele aldık. Ağırlıklı olarak Doğu ve Güneydoğu bölgelerinin yer aldığı üçüncü ve dördüncü bölgede tarım ve tarıma dayalı imalat sanayi, konfeksiyon gibi emek yoğun sektörler teşvik edilecek. Turizm, sağlık ve eğitim yatırımları da desteklenecek. 81 ilin tamamı yeni teşvik sisteminden faydalanacak.
Yatırımcılar elde edecekleri kârdan yüzde 20 yerine birinci bölgede yüzde 10, ikincide yüzde 8, üçte yüzde 4, dörtte yüzde 2 kurumlar vergisi ödeyecek. İndirimli kurumlar vergisi oranlarından yararlanma süresi, bölgelere ve yatırım büyüklüğüne göre değişecektir. Az gelişmiş bölgelere yatırım yapanlar, daha uzun süreyle bu imkandan faydalanacaktır. Yatırım yapanlar sağladıkları yeni istihdam için SSK işveren primini birinci bölgede iki yıl, ikinci bölgede üç yıl, üçüncü bölgede beş yıl, dördüncü bölgede 7 yıl boyunca ödemeyecek.
Üçüncü ve dördüncü bölgelerde yatırım yapanların kullandıkları TL kredi faizinin üçüncü bölgede 3 puanını, dördüncü bölgede 5 puanını Hazine'miz karşılayacak. Bu oranlar döviz cinsi krediler için sırasıyla 1 ve 2 puan olarak belirlendi. Kredi faiz desteğinin üst limitleri, AR-GE ve çevre yatırımları için 300 bin lira, diğer yatırımlarda ise 500 bin lira olacaktır. Büyük proje yatırımları ile bölgesel ve sektörel bazda belirlenmiş yatırımlar, yatırım yeri tahsisi desteğinden de faydalanacaktır.
Bölgesel farklılıkları gidermek üçüncü ve dördüncü bölgelerde istihdamı artırmak amacıyla tekstil, konfeksiyon ve hazır giyim, deri ve deri mamulleri sektörlerinde birinci ve ikinci bölgelerde üretim yapan girişimcilerimize yeni bir fırsat sunuyoruz. Bu kapsamda 2010 yılı sonuna kadar birinci ve ikinci bölgeden üçüncü ve dördüncü bölgeye taşınacak firmaların en az 50 istihdam sağlamak koşuluyla 5 yıl süreyle SSK işveren pirimi Hazine tarafından karşılanacak, bu firmalara kurumlar vergisi yüzde 20 yerine yüzde 5 olarak uygulanacak ve nakliye masrafları da tarafımızdan karşılanacak. Teşvik paketini kriz ortamını fırsata çevirmek için yürürlüğe koyuyoruz. Bu sistemden 2010 sonuna kadar başlayacak yatırımlar yararlanacak.
İstihdamda aktif işgücünün desteklenmesi çalışmasını uygulamaya geçiriyoruz. İşsizlere 6 aya kadar iş imkanı oluşturacağız. Bu çerçevede 120 bin işsizin okulların ve sağlık kurumlarının bakım onarım, çevre düzenlemesi gibi işlerde istihdamını hedefliyoruz. Vasıflı işgücü ihtiyacı için mesleki eğitim faaliyetleriyle 200 bin işsize kurs verip meslek edinme imkanı getirilecek. 10 bin işsize girişimcilik eğitimi verilerek destek olunacak. Lise ve üstü eğitim alan 100 bin gencin stajyer olarak istihdam edilmesi sağlanarak iş bulmalarının önünü açıyoruz. Bu çerçevede 6 ay destek sağlayacağız. Sosyal güvenlik primleri de 6 ay devlet tarafından karşılanacak.
İstihdam şurası toplanıp uzun vadeli istihdam politikası oluşturulacak. Bu paketle 500 bin kişiye istihdam imkanı oluşturuyoruz.
Kredi garanti sistemini de başlatıyoruz. Bu sistemden ve bununla birlikte yıllık cirosu 25 milyon liranın altında ve en fazla 250 çalışanı olan KOBİ'ler yararlanacak. 30 Haziran 2008'den önce takibe düşmüş borcu olmaması şartı aranacak. KOBİ'ler bu sistemle yeni krediler sağlayabilecek. Sistemde iki yıl boyunca sağlanacak krediler için uygulanacak. Kredinin yüzde 65'ine Hazine'nin desteğiyle kefalet verilecek, kredi riskinin yüzde 35'i bankalarla üstlenecek. İlk etapta kredi garanti kurumlarına 1 milyar lira kaynak aktarılacak. Bu kaynağa karşılık 10 milyarlık krediye kefalet sağlanmasını bekliyoruz."
Basın toplantısında soruları da yanıtlayan Erdoğan paketin maliyeti ile ilgili bir soruya :
"Buradaki maliyet durumu buna katılımlarla ilgili bir süreç. Açıklanan paketin maliyetinin ucu açık. Ne kadar müracaat olursa, ona göre maliyeti belirlenir. Ancak biz maliyeti karşılamakta kararlıyız. İstihdam paketinin maliyeti 1 milyar TL'yi bulabilir.” diyerek cevap verdi.
IMF ile ilgili bir soruya ise Erdoğan’ın verdiği cevap şöyle :
“IMF ile görüşmeleri şu anda da devam ettiriyoruz. Görüşmeler noktasında sıkıntı yok. İlk başladığımız andan itibaren IMF'ye karşı önerilerimizi verdik, onlardan bize bazı yeni teklifler geldi. Biz tekrar bazı öneriler sunduk. Geçen Mayıs'tan bu yana yaklaşık 13-14 ay geçti, süreç devam ediyor. Biz ülkemizin menfaatini zedeleyecek anlaşmaya 'evet' diyemeyiz. Akşam belli mutabakata yaklaşıp, yarın başka önerilerle gelinince buna 'evet' diyemeyiz. Siyasi noktada bir içerik taşıyorsa ona hiç olumlu bakamayız. İşin siyasi neticeleri oluşuyorsa kararı biz veririz. Bunu kendilerine çok açık söyledik. Bu ay sonuna kadar bazı karşılıklı görüş alışverişlerini yeni ekonomi koordinasyonu yapacak, neticeyi göreceğiz. Henüz kesilip atılmış bir şey söz konusu değil, görüşmeler sürüyor.
Piyasa oyuncularının bir kısmı beklenti içine girebilir ama hükümetin oyuncuları 'IMF varsa var, yoksa yok' noktasında olmamalıdır. Son 14 ayda bizim piyasa oyuncuları IMF ile ayakta durmadı.”
ÖTV indirimi bağlamında Erdoğan
“ÖTV indirimine yönelik çalışma sürüyor. Bazı sektörlerde sıçrama çok ciddi oldu. Şu anda bu sektörleri arkadaşlarımız tek tek inceliyor. Bunların içinde devam kararı alınacak olanlar var, alınamayacak olanlar var. Örneğin otomotivde yerli üretimde üç vardiya çalıştığını söyleyen patronlar var.” diyen Erdoğan, İşçi ! ve Patron örgütlerinin birlikte başlattıkları “kriz varsa çare de var” kampanyası bağlamında da
“’Kriz varsa, çare de var' kampanyasını destekliyoruz. 'Harcayacak para yok' diyenler yanılıyor. Kusura bakmayın arkadaşlar para var. Para yok diye bir şey yok. Biz gelince en düşük memur maaşı 660 liraydı şimdi 1.200 liraya çıktı." tavrını takındı.
Açıklanan ve bizzat başbakan tarafından “maliyeti” -bundan anlaşılması gereken devlet eliyle emekçilerden toplanan veya borçlanılarak patronlara aktarılacak paraların/kaynakların miktarıdır- “ucu açık” olarak adlandırılan “teşvik ve istihdam” paketi, gerçekte bütün emperyalist dünyadaki paketler gibi, patronlara devlet desteği paketidir. Bu paketin sermayeye önemli avantajlar sağlayan üç ayağı bulunuyor. Buna göre;
* Kurumlar ve gelir vergisi indirimi uygulanacak,
* Patron hissesi belirli bir süre Hazine tarafından karşılanacak.
* Yatırımcıya yatırım alanı devlet tarafından sağlanacak.
Paketin temel yaklaşımı, patronlar ne kadar kar ederlerse, istihdam o kadar artar, işçilerin de durumu o kadar iyileşir yaklaşımıdır. Zaten tuzu kuruların gözünde işçilerin emekçilerin durumu kötü de değildir. Erdoğan’a göre “Para yok diye bir şey yok.” İşçilere emekçilere Erdoğan gibi tuzu kuruların gözünde düşen ellerindeki paraları piyasaya sürmeleridir, alış verişe çıkmalarıdır ! Öyle ya Erdoğan döneminde en düşük memur maaşı 1.200 liraya çıkmış! Bozdur bozdur harca. Ye ye bitmez !
+ Yerel seçimler tamamlandı …
29 Mart yerel seçimleri ertesinde çeşitli nedenlerle iptal edilen 30 belediye başkanlığı, 11 beldede belediye meclisi üyeliği, 220 köy ve mahalle muhtarlığı için yapılan seçimler 7 Haziran’da yapıldı.
Bazı ilçe ve beldelerdeki seçimlerde olaylar çıktı. Seçim manzaraları şöyleydi:
* Mardin Nusaybin: Girmeli beldesinde oy verme işlemi sürerken AKP’liler ile DTP’liler arasında başlayan tartışma taşlı kavgaya dönüştü. Jandarma araya girerek kavgayı önlerken, pompalı tüfekle ateş açıldı. Jandarmalardan 2’si tüfekle, 3’ü atılan taşlarla yaralandı. Jandarma ve polis ekipleri kavgayı havaya ateş açarak, gözyaşartıcı gaz ve basınçlı su sıkarak ayırdı. Kavgaya karışan 15 kişi gözaltına alındı.
* Şanlıurfa Birecik: Ayran beldesindeki 2 okulda oy kullanmaya gidenler duvarlarda sloganlarla karşılaştı. Atatürk İlköğretim Okulu’nda AKP’liler ile DTP’liler arasındaki tartışma kavgaya dönüştü. Jandarma havaya ateş açtı.
* Isparta Şarkikaraağaç: Mesleki ve Teknik Eğitim Merkezi’nde oy kullanma işlemi sırasında MHP’li sandık görevlilerinin bir gence baskı yaptıkları iddiası üzerine AKP’liler ile MHP’liler arasında kavga çıktı.1 kişi gözaltında.
* Yozgat Sorgun: Gülşehri beldesinde seçimin ardından yapılan sayım sırasında bir okuldaki sandık kaçırıldı. Çıkan arbedede bir sandık görevlisi yaralandı. Sandıktaki birçok oyun yırtıldığı olaylar nedeniyle İlçe Seçim Kurulu Başkanı beldeye gitti. Kaçırılan sandıktaki oylar sayılamadığı için sonuç da açıklanmadı.
* Denizli Çal: Selcen beldesinde sağlık ocağında oy verme işlemi sürerken bina önünde CHP’li ve AKP’li iki grup arasındaki tartışma kavgaya dönüştü. 1 kişi gözaltına alındı.
* Malatya: Konak beldesindeki belediye kapatılınca, belde sakinleri 29 Mart yerel seçimlerinde sandığa gitmemişti. 3 mahalle muhtarı seçilememiş, muhtarlar valilikçe atanmıştı. Belde sakinleri dünkü seçimlere de protesto için yine katılmadı. Yenimahalle, Su ve Bahçebaşı mahalleleri için kimse aday olmazken, sandıklara da kimse gitmedi.
AKP 12, CHP 10 başkanlık kazandı
7 ilçe ve 23 beldede yapılan seçimlerde, AKP 12, CHP 10, DP 3, MHP 2, DTP 1 ve ANAP 1 belediye başkanlığı kazandı. Sorgun’a bağlı Gülşehri beldesinde seçimler ikinci kez iptal edildi.
İlçeler’de kazananlar şöyle:
* Akyazı (Sakarya): Yaşar Yazıcı (AKP)
* Koçarlı (Aydın): Cengiz Şen (CHP)
* Şarkikaraağaç (Isparta): Mevlüt Özdemir (AKP)
* Mecitözü (Çorum): Selçuk Aksoy (CHP)
* Ağın (Elazığ): Mustafa Yentür (AKP)
* Yapraklı (Çankırı): Hasan Basri Avşar (MHP)
* Kadışehri (Yozgat): Davut Karadavut (AKP)
Beldeler’de kazananlar şöyle:
* Kaldırım (Adana- Yumurtalık): Refik Şen (DP)
* Çakırhüyük (Adıyaman- Besni): Hasan Özdemir (CHP)
* Özburun (Afyonkarahisar- Bolvadin): Hasan Boyracı (CHP)
* Camili (Aksaray- Ağaçören): Hayrullah Şahan (AKP)
* Sultanhanı (Aksaray- Merkez): İsmet Sarı (CHP)
* Bağarası (Aydın- Söke): Salih Özdemir (DP)
* Selcen (Denizli- Çal): Mehmet Atılsın (CHP)
* Salkım (Gaziantep- Nizip): Ahmet Sönmez (AKP)
* Duroğlu (Giresun- Merkez): Murat Kılıçaslan (AKP)
* Tekke (Gümüşhane- Merkez): Gürsel Şeyhoğlu (AKP)
* Dadaloğlu (Kayseri- Tomarza): Hüseyin Eker (CHP)
* Köseli (Kırşehir- Çiçekdağı): Mehmet Sağlam (DP)
* Engili (Konya- Akşehir): Karatay Selçuklu Şehirli (AKP)
* Fırdan (Kütahya- Gediz): Hüseyin Kalaycı (AKP)
* Girmeli (Mardin- Nusaybin): Ömer Altun (DTP)
* Yalı (Muğla- Bodrum): İsmail Altındağ (ANAP)
* Seki (Muğla- Fethiye): Veli Yıldız (CHP)
* Kızılca (Niğde- Bor): İbrahim Gülümser (CHP)
* Aslancami (Ordu- Fatsa): Mustafa Yazıcı (CHP)
* Kuruduru (Sakarya- Karasu): Mehmet Alemdar (MHP)
* Ayran (Şanlıurfa- Birecik): Selahattin Alpay (AKP)
* Gürbulak (Trabzon- Merkez): Kemal Çoban (AKP)
AK Parti seçimin yenilendiği 7 ilçe ve 23 beldede 29 Mart’a göre oy oranını yüzde 6.17 artırdı. AK Parti 43.67, MHP 16.88, SP 15.92, CHP ise 14.33 oranında oy aldı.
AK Parti geçerli 73 bin 384 oydan 30 bin 936’sını aldı. 29 Mart’ta Elazığ Ağın’da 41.76 oranında oy alan AK Parti, dün bu oyu yüzde 53.78’e çıkardı. AK Parti oyları Sakarya Akyazı’da yüzde 34.11’den 48.61’e yükseldi. Isparta Şarkikaraağaç’ta da yüzde 41.56’dan, 49.44’e yükseldi. Yozgat Kadışehri’nde de AK Parti oyları yüzde 48.51’den 53.42’ye ulaştı. AK Parti oyları, Aydın Koçarlı’da ise yüzde 31.05’ten 35.44’e yükseldi. Ancak bu yükseliş, seçimi kazanmasına yetmedi. AK Parti, Çorum Mecitözü’nde de 29 Mart’ta yüzde 44.30 oranında oy alırken, dün bu oy oranını 45.69’a çıkardı. AK Parti, seçimi kaybettiği Çankırı Yapraklı’da da oyunu artırdı. 29 Mart’ta yüzde 36.23 olan oy oranı 47.84’e çıktı.
Çorum Mecitözü’nde 29 Mart’ta olduğu gibi CHP yine seçimi kazanırken, iptal edilen sonuçlara göre AK Parti’nin kazandığı ancak, dün kaybettiği tek ilçe ise Aydın Koçarlı oldu. Yozgat Gülşehri de ise seçimler yine iptal edildi. Mini seçimin 2. partisi MHP, 3. partisi SP, 4. partisi CHP oldu.
Bu seçim 29 Mart’tan sonra yapılmış olan en geniş kamuoyu yoklaması olarak okunduğunda AKP’nin gücünü koruduğunu gösteriyor.